Kategori: Psikiyatrik Hastalıklar

PSİKİYATRİ VE ORUÇ

2021/ Psikiyatri Uzmanı Dr. Sedat İrgil

PSİKİYATRİ VE ORUÇ

“Psikiyatrik Hastalıklar da biyolojik hastalıklar gibi değerlendirilmelidir”

Ramazan ayının başlamasıyla beraber “psikiyatri hastaları oruç tutabilir mi?” “Psikiyatri ilacı kullanırken oruç tutulur mu?” gibi sorularla sık karşılaşıyoruz. Bu nedenle sizleri bu konuda bilgilendirmek istedik.

Oruç tutmanın manevi ve biyolojik yararları oldukça fazladır. Belirli hastalıklara sahip, düzenli ilaç kullanması gereken ve/veya yaşlı bireylerin oruç tutması kişinin sağlığına zarar verebilir. Burada mantık kişinin fiziksel ve zihinsel sağlığının oruca bağlı nedenler ile bozulmamasıdır. Düzenli ilaç kullanması gereken veya kronik ya da akut bir hastalığı bulunan bireylerin oruç tutup tutamayacağını mutlaka hekimi ile görüşmesi gerekmektedir. Aynı durum yaşlı bireyler için de geçerlidir.

Psikiyatri hastalarının oruç tutup tutamamaları ise hastalığın şiddeti, türü ve kullandığı ilaçların özellikleriyle ilişkilidir. Ayrıca kişinin var olan sağlık sorunları da (eşlik eden hastalıklar) göz önüne alınmalıdır. Bu nedenle psikiyatri hastalarının da oruç tutup tutamayacakları kararı hekim ile birlikte verilmelidir.

HAFİF VE ORTA DÜZEY RUHSAL SORUNLAR

Hafif ve orta düzey ruhsal sorunları olan bireyler, sağlık durumları, ilaç etkileşimleri hekim ile değerlendirilerek, sağlıklarını tehlikeye atacak bir risk söz konusu değil ise oruç tutabilirler. Ancak yine bu karar hekim ile birlikte verilmelidir.

DEPRESYON

Depresyon iştah sorunları, karamsarlık, isteksizlik, umutsuzluk, uyku problemleri, değersizlik duyguları, suçluluk duyguları ile seyreden bir hastalıktır. Oruç tutmanın manevi yönü, oruç tutmaya çok istekli olan bireylerde hastaların olumlu duygular yaşamasına yardımcı olabileceği gibi hastalığın şiddetinin artmasına da neden olabilir. Depresyona bağlı olarak enerjisi, iştahı azalan hastanın beslenme sorunları, uyku problemleri, cinsel isteksizlik gibi sorunlarının artmasına neden olabilir. Bu nedenle depresyon hastalarının mutlaka hekimleri ile birlikte karar vermeleri ve ilaçlarını kendi kafalarına göre kesmemeleri gerekir. Unutmayınız ki depresyon hastalığı ruhsal hastalıklar içinde intihara bağlı ölümlere en çok yol açan hastalıktır.

BİPOLAR BOZUKLUK

Bipolar bozukluğa sahip bireylerin tedavilerinde kullanılan LİTYUM TUZU, beraberinde bol su tüketimini gerektirir. Hastaların bu ilacı düzenli kullanmaları gerekmektedir. Çünkü ilacın düzensiz kullanımı, doz atlaması veya alınmaması mani veya depresif atakları tetikler.

Bu ilacı kullanıp sıvı alımını sınırlandırmak ise böbreklere ciddi hasar verebilir. Bunu anlamanın yolu kan kreatinin düzeyini tespit etmektir. Neredeyse her yerde yapılabilen bu tahlil çok iyi bir yol gösterici olabilir. Sadece böbrek sorunları değil lityumun kandaki oranının yükselmesi de yine ciddi zehirlenmelere neden olabilir. Yeşil renkte görmeyle başlayan bu zehirlenmelerin ölümcül olabileceğini hatırlatmakta fayda var.

Bipolar bozukluk hastaları için oruç tutmanın olası olumsuz etkilerinden biri de uyku konusunda olacaktır. Sahura kalkmak, yemek yiyip yatmak, sabah tekrar uyanmak demek, düzensiz uyku demektir ve bu, söz konusu hasta grubu için kaçınılması gereken bir durumdur. Bipolar bozuklukta duygudurumun kontrol altında tutulması ve sabit bir duygusal çizginin yakalanması için düzenli ilaç kullanımının yanı sıra düzenli uyku da şarttır. Uykusuzluğun manik dönemi tetiklediği, bu hastalığın mizacına dair uzun zamandır bilinen bir gerçek. Hastaların bunu muhakkak göz önünde bulundurması gerek.

EPİLEPSİ HASTALARI

Halk arasında “sara” olarak bilinen epilepsi hastalığında da ilaçların düzenli kullanımı ‘hayatî’ derecede önemlidir. İlaçların etkileşimini sadece “ilacı içmiş olmak” sağlamaz. Vücuttaki sıvı kayıpları ve uzun açlık süreleri kan değerlerini (sodyum, potasyum ve kalsiyum gibi elektrolitler, vitamin ve mineral düzeyleri gibi) değiştirip nöbetleri tetikleyebilir. Çünkü bu tarz ilaçların işleyişi, etken maddelerin kanda belirli bir düzeyde bulunmasına dayalıdır. 16 saat boyunca aç ve susuz kalmak, kan şekerinin düşmesi ve sıvı kaybının artması ile ilaç-kan dengesi büyük oranda bozulacaktır. Kan şekerinin 60 ve altına düşmesi, sağlıklı kişilerde bile tek başına epilepsi nöbeti riski yaratır.

 

DEMANS HASTALARI VE YAŞLILIK

Demans hastalarının da oruç tutmaları hastalığın etkilerini olumsuz yönde arttırabilir. Hastalığın ileri seviyelerinde zaten kişinin bilişsel işlevleri zayıflamıştır. Ancak, hastalığın ilk aşamalarında da hastalığın seyrini kontrol altında tutmak adına kullanılan ilaçların günün belirlenen saatlerinde alınması gerekir. Oruç sebebiyle ilaç kullanımının ertelenmesi ve sıvı kaybı “sundown sendromu” diye adlandırılan ve akşam saatlerinde artan şaşkınlık, bilinç dalgalanmaları, hırçın ve saldırgan bir tutum gibi davranış sorunlarına yol açabilir.

Uzun süreli aç ve susuz kalmanın hastalığın seyrine dair olası etkilerini görmezden gelmek pek çok kaynakta tavsiye edilmiyor zaten. Oruç tutmak isteyen ve buna niyetlenen bütün psikiyatri hastalarının muhakkak doktorları ile görüşmesi, tedavileri üzerindeki etkilerini öğrenmesi ve buna göre karar vermesi çok önemli. Tabi ki sadece psikiyatrik hastaların değil, yüksek tansiyon, diyabet ve kalp hastaları gibi düzenli ilaç kullanmak zorunda olan tüm hastaların ve gündelik hayatında yüksek oranda alkol tüketenlerin de uzman doktorlarla görüştükten sonra karar vermesi gerektiğini de hatırlatalım.

ORUÇ TUTARSAM KULLANDIĞIM İLAÇLAR AĞIR GELİR Mİ?

Bu sorunun cevabı yine mevcut sağlık durumunuz ve kullandığınız ilacın etken maddesine ve dozuna bağlı olarak değişir. Psikiyatrik hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçlar kişinin metabolizma hızı, kilosu, karaciğer fonksiyonları, böbrek fonksiyonları, glisemik durumu vb gibi birçok kişisel ve tıbbi duruma bağlı olarak farklı düzeylerde ve çeşitlilikte yan etkilere neden olabilmektedir. Bu nedenle bu ve diğer tüm faktörler göz önünde bulundurularak hekim ile birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.

ORUÇ TUTMADIĞIM İÇİN YAŞADIĞIM OLUMSUZ DUYGULAR İLE NASIL BAŞEDECEĞİM?

İslam dinine göre gebelik, yolculuk, kişinin sağlığını olumsuz yönde etkileyecek hastalık gibi durumlarda oruç farz değildir. Burada önemli olan kişinin sağlığının bozulmaması, yaşamının tehlikeye girmemesidir. Hekimlerin hastalarını oruç tutma durumu konusunda değerlendirmeleri ve bilgilendirmeleri oldukça önemlidir. Oruç tutması tıbbi olarak uygun olmayan bireyler, manevi olarak hissettikleri eksiklik veya suçluluk gibi duyguları öncelikle hekimlerinden aldıkları bilgiler doğrultusunda farkındalık kazanarak, daha sonra da ihtiyaç sahiplerine yardımda bulunmak gibi sosyal izolasyon kurallarına özen gösterecekleri faaliyetler ile gidermeye yönelmeli, duygu ve düşüncelerini paylaşmaları konusunda desteklenmelidir.

Sağlık ve huzur dolu bir ramazan ayı geçirmenizi dilerim. Saygılarımla

 

 

 

 

UZAMIŞ COVİD- 19 SENDROMU NEDİR ? KİMLER RİSK ALTINDADIR ?

İngiltere’de King’s Colloge of London’dan bilim insanları bazı hastalarda uzun süreli Covid-19 riskinin neden arttığını araştırdı.

Araştırmalar COVID-19’a yakalanan her 10 hastadan birinde hastalık belirtilerinin en az 10 hafta (yaklaşık 3 ay) daha devam etme ihtimalinin olduğunu gösteriyor.

COVID-19’a neden olan virüs hafif, kısa süreli semptomlarla, akut solunum yolu hastalığı veya bazen hiç semptomsuz olarak atlatılabilirken bazı kişilerde enfeksiyondan sonra uzun süreli semptomlar devam ediyor.  Bu duruma uzamış covid veya uzun covid adı veriliyor.

İngiltere’deki insanların semptomlarını takip etmek amacıyla hazırlanan Covid Symptom Study uygulamasının verilerinin kullanıldığı çalışmaya göre kadınlarda, aşırı kilolu olanlarda ve astım hastalarında uzun süreli Covid-19 riski daha fazla. Ancak bu konuda araştırmalar devam ediyor.

Araştırma verilerine göre COVID-19 semptomları yaşayan kişilerin% 13’ünün bu semptomları 28 günden fazla yaşadığını,  ,% 4’ünün 56 günden fazla semptom taşıdığını gösteriyor. Araştırmalar SARS-CoV-2’nin insanların organları üzerinde uzun vadeli bir etkisi olabileceğini öne sürüyor.

Söz konusu yazılımın, uzun süreli Covid geçirecekleri yüzde 69 oranında önceden tahmin ettiği belirtiliyor.

Risk etmenleri konusunda uzmanlar ilk haftada beşten fazla farklı belirtiye sahip olmanın en önemli risk faktörlerinden biri olduğunu düşünüyor. Yani Öksürük, yorgunluk, baş ağrısı, ishal ve koku alma duyusunu kaybeden birinin tek başına öksürüğü olan kişilerden daha fazla risk altında olduğu söylüyor.

Diğer taraftan, uzun süreli Covid-19’un görülme sıklığının yaş ile birlikta arttığı belirtiliyor. Bilim insanları özellikle 50 yaşın üstündeki kadınların uzun süreli Covid-19 semptomlarından daha sık muzdarip olduğunu vurguluyor.

Doktor Steves, konuya ilişkin yaptığı açıklamada,  “Önceki çalışmalarda, erkeklerin hastalığı ağır geçirme ve hayatlarını kaybetme riskinin daha fazla olduğunu gördük, kadınlarda da uzun süreli  Covid-19 riski daha yüksek görünüyor” dedi.

Ayrıca astım hastalığı dışında diğer hastalıklar ile uzamış covid 19 arasında da bir bağlantı olmadığı belirtildi.

Uzmanlar uzamış covid 19 enfeksiyonuna yönelik araştırmaların devam ettiğini, literatürde uzamış- uzun covid sendromunun henüz bulunmadığını ancak Dünya Sağlık Örgütü tarafından resmi olarak tanınan iki haftalık semptom süresinden daha uzun süre devam eden kişileri tanımlamak için konuşma dilinde kullanılan bir terim olduğunu açıkladı.

KAYNAK:

https://en.wikipedia.org/wiki/Long_COVID

https://www.bhf.org.uk/informationsupport/heart-matters-magazine/news/coronavirus-and-your-health/long-covid

https://www.mayoclinic.org/diseases-conditions/coronavirus/in-depth/coronavirus-long-term-effects/art-20490351

https://www.kcl.ac.uk/news/study-identifies-those-most-risk-long-covid

 

Bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize başvurunuz .

 

Vişne Suyu Uykusuzluğu Gidermeye Yardımcı mı ?

Vişne Suyu Uykusuzluğu Gidermeye Yardımcı mı ?

Amerika’da yapılan bir çalışma sabah ve akşam 1 bardak vişne suyu içen yaşlıların ortama 84 dakika daha fazla uyuduklarını gösteriyor. Yaşlılarda iştahsızlık ve baş dönmesi gibi sorunlara neden olan ve düşme riski yaratan uyku ilaçları yerine içinde doğal olarak melatonin bulunan vişne suyu tercih edilebilir mi?

Ortalama 68 yaş civarındaki bireylerle yapılan araştırmada 2 hafta boyunca günde 2 defa vişne suyu veriliyor. Daha sonraki hafta ise vişne suyu içermeyen bir sıvı veriliyor. Sabah ve akşam Montmorency türü vişne suyu içenlerin, gece daha fazla (ortalama 84 dakika) ve daha iyi uyuduğu saptanıyor.

ABD ve Avrupa’da yetiştiriciliği en fazla yapılan vişne çeşidi olan Montmorency’nin uykuyu düzenleyen melatonin hormonu içerdiğini belirten bilim adamları ayrıca, vişnede bolca bulunan triptofan adlı amino asitlerin mutluluk hormonu serotoninin salgılanmasını da sağlayarak uyumaya yardımcı olabildiğine dikkati çekiyor.

Yaşlıların yüzde 24’ünü etkileyen uykusuzluk sorununu gidermek için denenebilecek bir yöntem olan doğal vişne suyu diyabet hastaları için hekim kontrolünde kullanılmalı.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Beynin mideyi yöneten bölümleri

Stres,  işsizlik, pandemi derken mide ülserlerinde de artış gözleniyor. Peki midenin beyin ile ilişkisi nedir ?

Araştırmacılar mide işlevlerini denetleyen beyin bölgelerini artık belirlediler. Bulgular stresin ülsere ve diğer mide barsak hastalıklarına nasıl katkıda bulunduğunu açıklayabiliyor.

Pittsburgh Üniversitesi’nden (Pennsylvania) David Levinthal ve Peter Strick;in yapmış olduğu araştırma şöyle;

Araştırmacılar kobayların midesine sinir hücrelerinin haritalanmasını sağlayan yani sinir hücrelerini enfekte eden kuduz virüsü  enjekte ediyor. )Kuduz virüsü birbiriyle bağlantılı sinir hücrelerinden (nöron) ilerleyerek herhangi bir organdan beyne doğru yol alabiliyor.) Midenin asitliğindeki değişmeler ülsere neden olan bakterilerin çoğalmasını etkileyebileceklerinden, bu beyin sinyalleri ülser geliştirme ihtimaline katkıda bulunuy düşüncesi ile harekete geçen araştırmacılar virüsün ilerleyişini izleyerek “rostral insula” denen (duyguların düzenlenmesinde rol alan) bir beyin bölgesindeki sinir hücrelerinin (nöron) besini sindirmesi için mideyi uyardığını buluyor. Beynin birincil motor korteksinde bulunan ve bedenin hareket etmesi için buyruk veren hücreler, mide asidinin üretilmesini ve sindirim yolunun kasılmalarını ketliyor.

Kaynak: https://www.nature.com/articles/d41586-020-01508-0?utm_source=commission_junction&utm_medium=affiliate&utm_content=deeplink&utm_campaign=3_nsn6445_deeplink_PID100011630

Bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

D Vitamini ve Şizofreni

Şizofreni psikotik hastalıkların başında gelen ve tüm toplumun yaklaşık %1’ini etkileyen bir hastalıktır . Mental fonksiyonlarda, duygulanımda, davranışlarda bozulmalarla karakterizedir. Algılama ve yargılama süreçlerini de oldukça etkilemektedir. Tipik olarak şizofrenide görülen belirtiler; pozitif belirtiler, negatif belirtiler ve bilişsel belirtiler olmak üzere 3 ana gruba ayrılmaktadır . Pozitif belirtiler; normal bir bireyde görülmeyen fakat hasta bir bireyde; hastalık süreciyle birlikte ortaya çıkan belirtilerdir (işitsel ve görsel varsanılar, sanrılar). Negatif belirtiler ise genellikle, uyaranlara duygularla yanıt verebilmede kısıtlanmayı, düşünce ve konuşmanın üretkenliğindeki ve akıcılığındaki bir yoksulluğu, amaca yönelik davranışları başlatmadaki güçlüğü ve isteksizliği ifade eder. Bilişsel belirtiler ise bellekte zayıflama, dikkat toplamada güçlük, anlama ve öğrenmede yetersizlik vb. gibi belirtileri ifade etmektedir.

Şizofreni tanımlandığı ilk günlerden beri yaşam boyu sürmesi, ciddi yeti kaybına yol açması nedeni ile dikkatleri üzerine çekmiştir. Şizofreninin etiyolojisi, nöropatolojisi, psikofarmakolojisi ve genetiği ile ilgili detaylı araştırmalar yapılagelmiştir. Ne yazık ki bu detaylı çalışmalardan elde ettiğimiz bilgiler şu an için şizofreniyle ilgili birçok soruya cevap verememektedir. Özellikle şizofreninin etiyolojik temelleri halen gizemini korumaktadır. Şizofreniye sebep olan faktörler kesin bir biçimde aydınlatılamamakla birlikte yapılan çalışmalar bazı öngörülerde bulunma şansını bize tanımıştır. Örneğin şizofreniyle ilgili net bir gen ifade edilememiş bile olsa şizofrenide bir genetik yatkınlıktan ve genetik geçişten bahsetmek mümkündür. Benzer biçimde erken dönem yaşam olaylarının ve beslenme bozukluklarının da şizofreniye zemin hazırlayabileceği öngörülebilmektedir.

Beslenme bozukluklarının şizofreni etiyolojisindeki rolü yaşamın erken dönemlerini; prenatal dönemleri de kapsamaktadır. Prenatal beslenme bozuklukları biyolojik açıdan önemlirisketkenleridir . Beslenme bozuklukları arasında da son yıllarda özellikle D vitamini üzerinde durulmaktadır.

D vitamini keşfedildiği ilk günlerden beri başlıca endokrinologların ilgi alanında olmuştur. Neredeyse bir yüzyıl boyunca D vitaminin yalnızca kalsiyum metabolizmasında ve sağlıklı kemik yapısının oluşumunda rol alan bir hormonolduğuna inanılmıştır. İlerleyen yıllarda kanser araştırmacılarınca D vitamininin özellikle osteoklastlarda hücre yaşam döngüsünde inhibisyon ve hücre farklılaşmasını uyarma gibi etkileri olduğu keşfedilmiştir .

Son 20 yılda D vitamini ile ilgili yapılan çalışmalar nörobilimi de kapsamaya başlamıştır. D vitamini ve nöropsikiyatrik hastalıklar arasındaki ilişkinin dikkatleri üzerine çekmeye başlamasının üzerinden henüz pek fazla zaman geçmemiştir. “D vitamini ve beyin arasındaki ilişkinin ilk dolaylı kanıtı; sağlıklı yetişkinlerde yapılan serebrospinal sıvı incelemesinde D vitamininin metabolitlerinin bulunmasıyla ortaya çıkmıştır . ” (Daha sonraki yıllarda bu bulgu kemirgen beynindeki 1,25- 2 hidroksi vitamin D (1,25 (OH)2D) dağılımının gösterilmesiyle de desteklenmiştir) . Elde edilen bu kanıtlar dolaylı kanıtlardı ve bilim adamları için pek de ikna edici değildi çünkü henüz özgül bir reseptör tanımlanmamıştı. Yapılan immünohistokimyasal çalışmalarla beynin birçok bölgesinde spesifik D vitamini reseptörlerinin gösterilmesi ise D vitamininin beyin gelişiminde rol alması ile ilgili ilk önemli kanıt olarak bilim dünyasına damgasını vurmuştur .”

Bilim dünyasının bu konuyla ilgili son zamanlardaki keşfi olan insan beyinde 1-hidroksilaz varlığının[g3][u4] gösterilmesi ise santral sinir sisteminin, D vitamininin inaktif formu olan 25 hidroksi vitamin D (25 (OH)D)’ den aktif formu olan 1, 25 (OH) 2D sentezleyebileceğini akıllara getirmiştir . Böylece serum 25 (OH)D seviyesi, santral sinir sisteminde aktif D vitamini sentezini etkileyebilecektir .

Gelişimsel D vitamini eksikliklerinin başta şizofreni ve otizm  olmak üzere birçok psikiyatrik hastalığa yol açtığı hipotezi, hayvan modelleri  kullanılarak yapılan birçok çalışmada da doğrulanmıştır. Birçok hayvan çalışmasında ve klinik çalışmada D vitamininin Parkinson hastalığı,multipl skleroz, epilepsi ve kronik stres durumlarında nöral koruyucu etkisinin olabileceğine dikkat çekilmektedir.

Bu derleme, D vitamini ve şizofreni arasındaki ilişki hakkında kısa bir gözden geçirme sunabilmek amacıyla hazırlanmıştır.

D Vitamini

D vitamini yağda eriyebilen bir vitamin ve steroid yapıda bir hormondur . D vitamini öncülleri derideki keratinositlerde 7-dehidrokolestrol olarak sentezlenir. Bu öncüller 275-305 nm dalga boyutundaki ultraviyole ışıktan yayılan ışık ışınlarının etkisi altında provitamin-D’ye dönüştürülür. Oluşan provitamin-D ise güneş ışınlarının ısı enerjisi yardımıyla vitamin-D’ye dönüştürülür .

D vitamini bu haliyle yeterli aktivite gösterememektedir. Etkili olabilmesi için 2 adet hidroksilasyon basamağından daha geçmesi gerekmektedir. Önce karaciğerde 25 (OH)D’ye sonra böbreklerde 1,25 (OH)2D’ye dönüştürülür. Böylece yeterli aktivite gösterebilecek yapıya dönüştürülmüş olur.

Besinlerden elde edilen D vitamini ise derideki ışık reaksiyonlarına maruz kalmak zorunda değildir.Hidroksilasyon basamaklarından geçtikten sonra vücut tarafından kullanılabilir.

D vitamini özellikle karaciğer, balık, yumurta, süt ve süt ürünleri gibi gıdalarda bol miktarda bulunmaktadır.

 

D vitamini ve Beyin

D vitamini Reseptörleri ve Beyin

Beyinde D vitamini reseptörlerinin varlığının ortaya konması birçok araştırma için zemin hazırlamıştır. D vitamini reseptörleri insan ve sıçan beyninde talamus, hipotalamus, bazal gangliyonlar, hipokampüs, olfaktör sistem, temporal-orbital ve singulat korteks, serebellum bölgelerinde yaygın biçimde bulunmaktadır . D vitamini reseptörleri tiroid ve steroid hormon ailesinin ligand kapılı grubunda yer almaktadır .

Sıçan beyninde mezensefalonda ilk D vitamini reseptörlerinin görülmeye başlanması gestasyonun 12. gününden itibaren olmaktadır; ki bu aynı zamanda dopamin nöronlarınında görülmeye başlama zamanıdır . Gestasyon boyunca beynin farklı bölgelerinde de bu reseptörler görülmeye başlar.Neonatal bebeklerin beyninde de subventriküler alanda D vitamini reseptörlerinin yoğun biçimde bulundukları gösterilmiştir. Bu reseptörlerin etkinliği ile ilgili yapılan in vitro deneylerde D vitamini reseptörlerinin glioma hücrelerinde hücre ölümü yollarını tetikleyebildiği gösterilmiştir .

D vitamini ve Gelişen Beyin

D vitamininin sinir hücresi büyüme faktörlerinin sentezini güçlü biçimde indüklediği gösterilmiştir. Bu büyüme faktörleri hücrelerin farklılaşmasına katkıda bulunmaktadır. Bahsi geçen büyüme faktörlerinin sentezinin azalması; beyinde birçok bölgede hücre farklılaşmasının azalmasına ve buna ikincil farklılaşamayan hücrelerin anormal biçimde çoğalmasına neden olmaktadır. Nitekim bir çalışmada D vitamininden fakir diyetle beslenen anne sıçanların yavrularında, kontrol grubu annelerin yavru sıçanlarına kıyasla dentat gyrusta ve hipotalamusta önemli ölçüdefazla olmak üzere hücresel mitoza rastlanmıştır. Aynı çalışmada D vitamininden fakir diyetle beslenen anne sıçanların yavrularında kontrol grubuna göre beyinlerinin daha ağır olduğu ve değişik şekillere sahip oldukları gözlenmiştir .
John McGrath 1999’da yayınlanan makalesinde, prenatal D vitamini düşüklüğünün şizofreni etiyolojisinde rol oynadığı ile ilgili bir görüşortaya atmışve hipoteziyle ilgili bir deneysel hayvan modeli geliştirmiştir. Bu model sıçanlarda da gestasyon boyunca ve erken neonatal dönemde olmak üzere D vitamininden kısıtlı diyete dayanıyordu. Ayrıca konsepsiyondan 6 hafta öncesinden başlanarak, gestasyon boyunca da devam edip, hayvanlara D vitamininden fakir diyet verilerek de D vitamini eksikliği oluşturulabiliyordu. Bu model son yıllarda biraz daha değiştirilerek geliştirildi . D vitamininden fakir diyet sadece prekonsepsiyonel dönemde verildi ve konsepsiyondan sonra D vitamininden zengin diyetle yerine konuldu. D vitaminin normal düzeyine erişmesi kontrol grubuna göre günler aldı . D vitamininden fakir diyetin yalnızca prekonsepsiyonel dönemle sınırlandırılması D vitamininin erken fetal dönemlerdeki etkisinin araştırılmasına olanak sağladı . Deneysel modellerle ilgili çalışmalar halen devam etmektedir.
Yukarıda da kısmen bahsedildiği gibi D vitamini eksikliğinin nörobiyolojisi hakkında birçok gerçek ortaya çıkarılmıştır. Gelişimsel D vitamini eksikliğinin beyinde önemli kimyasal yollarda kullanılan 36 kadar proteinin düzenlenmesinde ciddi eksikliklere neden olduğu gösterildi ki bunlardan bazıları; oksidatif fosforilasyon proteinleri, kalsiyum metabolizmasıyla ilgili proteinler,nörotransmisyon ve sinaptik plastisiteyle ilgili proteinlerdir . D vitamini eksikliğinin bu proteinlerin ve bazı enzimlerin sentezinde azalma, fonksiyonlarında bozulmalara neden olabildiği de görülmüştür. D vitamini eksikliği nedeniyle beyinde oluşan bu eksikliklerin erişkin yaşamda da devam ettiği bazı çalışmalarda gösterilmiştir. Lateral ventriküllerde hacimsel artış, nöron büyüme faktörlerinde azalma, nöronal yapılarda ve nörotransmisyonda rol alan genlerin ekspresyonunda azalma erişkin çalışmalardan elde edilen bulgulardır . Bu bulguların hangilerinin şizofreni gelişiminde ne ölçüde rolü olduğu, hangi bozukluğa zemin yarattığı araştırma konularıdır.
D vitamini, coğrafik özellikler ve şizofreni
D vitamini ve beyin gelişimi arasındaki ilişkiyle ilgili bildiklerimizin artması ve bazı psikiyatrik hastalıkların belli bölgelerde epidemiyolojik olarak görülmesi, bu hastalıklarla gün ışığına maruz kalınan sürenin bir ilişkisi olup olmadığı sorusunu gündeme getirmiştir.
Kuzey yarım kürenin kış ve sonbahar doğumlarının yoğun olduğu bölgelerinde, Kuzeybatı Avrupa’da yaşayan koyu deri renkli göçmenlerde şizofreni sıklığı daha yüksektir. Ayrıca kent merkezlerindeki doğumlarda kırsal kesimlerdeki doğumlara oranla şizofreni insidansının artması belki de bu gün ışığıyla ilişkili olabilir .

Daha önce de bahsedildiği gibi gün ışığından kast edilen 280-320 nm dalga boyutu aralığındaki ultraviyole B (UVB) ışınlarıdır. Ultraviyole B ışınlarının gün ışığı içerisindeki miktarı ise birçok coğrafik faktörden etkilenebilmektedir. Örneğin 90 derece ve üstü enlemler yeterli D vitamini sentezleyebilecek UVB ışınlarını alamamaktadır. Tam tersi 0 derece ekvator bölgesi ve yakın bölgeler ise aşırı miktarda UVB ışınlarına maruz kalmaktadır. D vitaminin optimal sentezi için en uygun konumun 40 derece enlemleri olduğu yapılan ölçümlerle ortaya konmuştur.Hatta yaşanılan coğrafyayı örten ozon tabakasının kalınlığı bile araştırmalara konu olmuştur. Ozon tabakasının ince olduğu bölgelerde UVB’nin Dünya yüzeyine ulaşan miktarının arttığı ve daha fazla D vitamini sentezlenebildiği kanıtlanmıştır. Güney yarım kürenin 27.5 derece enleminde ölçümler yapılmış ve bu bölgenin en ince ozon tabakasına sahip olduğu, bu lokalizasyonda ortalama %15 oranında daha fazla D vitamini sentezlenebileceği ispatlanmıştır. Her ne kadar ozon tabakasının inceliği D vitamini sentezini artırsada ozon kalınlığı farklı bölgeleri şizofreni insidansı açısından kıyaslayabilen bir çalışma değişkenlerin fazlalığı nedeniyle sağlıklı bir biçimde yapılamamaktadır.

Kentsel bölgelerde doğan bireylerdeki şizofreni insidansıyla kırsal kesimlerde doğan bireyler arasındaki şizofreni insidansı farkı birçok kohort çalışmasının konusu olmuştur .Kentselleşmekle bağlantılı olarak psikotik bozukluklar arasında doğrusal artış ilişkisine benzer bir ilişkiden bahsedilmiştir . Bu durum kısmen kentsel bölgelerde kapalı mekanlarda, gün ışığından uzak yaşamakla ilişkilendirilmiştir.

Epidemiyolojik şizofreni çalışmaları doğumun gerçekleştiği mevsim ile şizofreni arasındaki ilişkiyi birçok kez tutarlı biçimde açıklayabilmiştir. Kış mevsimi ve İlkbahar mevsiminin erken dönemleri arasında kalan bu zaman diliminde doğanlarda şizofreni oluşma riski %5-15 oranında artmış olarak bulunmuştur . Doğumun gerçekleştiği mevsim ile şizofreni arasındaki bu ilişki gün ışığına; dolayısıyla D vitamini sentezine bağlanabilmekle beraber bu konuyla ilgili farklı teoriler de gündeme gelmektedir. Son çalışmalar yılın belirli dönemlerinde salgınlara yol açan enfeksiyon hastalıklarının şizofreni riskinde artmadan sorumlu olabileceğini gösterebilmektedir . Bu konuyla ilgili bilgilerimiz henüz netlik kazanmamıştır.

D vitamini ve beyin gelişiminin bu kadar ilişkilendirilmesi dikkatleri D vitamininin diyete eklenmesi konusuna çekmiştir. Finlandiya’da yapılan bir kohort çalışmasında yaşamın ilk yılında D vitamini desteği verilen bebeklerde ileriki yıllarda verilmeyenlere kıyasla şizofreni görülme insidansı araştırılmış ve riskte anlamlı derece düşüş tespit edilmiştir . Küçük çaplı başka bir kohort çalışmasında 3. trimesterda anne kanında 25 (OH)D düzeyine bakılmış ve doğan bebekler 30 yaşlarına kadar izlenmişlerdir. Şizofreni gelişen çocukların annelerinde, gelişmeyenlere oranla 25 (OH)D düzeyi anlamlı derecede düşük bulunmuştur (%46 vs %29 .
“Nöroanatomik görüntüleme çalışmaları ve genetik çalışmalar şizofrenide nöronal bir distrofinin gerçekleştiğini ortaya koymuştur. Bu nöronal distrofiden nöron büyüme faktörleriyle ilgili önemli enzimler olan; fosfatidilinozitid-3 kinaz (PI3K) ve proteinkinaz-B (PKB)’de oluşan mutasyonların sorumlu olduğu düşünülmektedir. PI3K ve PKB aktivitesinin azaldığı bir sinir sistemi viral enfeksiyonlara,hipoksinin olumsuz etkilerine, doğum komplikasyonlarına daha duyarlı hale gelmektedir. Şizofreni için risk faktörleri olan steroid ve kanabis kullanımı bu enzimlerin aktivitesini azaltırken; D vitamini, östrojen, uzun süreli anti-psikotik ilaç kullanımı ve elektrokonvulzif şok tedavisi bu enzimlerin aktivitesini artırarak nöroprotektif bir etki göstermektedirler” .
D vitamini gibi nükleer reseptörleri olan retinoik asidin ve tiroid hormonlarının bu enzimlerle olan yakın ilişkisiyle ilgili birçok araştırma da yürütülmektedir.

D vitamini ve nöropsikiyatrik diğer hastalıklar
Erişkinlerde D vitamini düzeylerinin düşüklüğü birçok psikiyatrik hastalıkla ilişkilendirilmiştir.Şizofreni dışında mevsimsel affektif bozukluk , depresyon , bunlardan birkaçıdır.
Epidemiyolojik çalışmalarda D vitamini vemultiplskleroz arasında zıt bir ilişki bulunmuştur. Ekvator’a yakın bölgelerde yaşayıp gün ışığından faydalanabilen toplumlarda yüksek D vitamini düzeyi yüksekliği ile multiplskleroz insidansında azalma bağlantılı bulunmuştur .
50-79 yaş arasında 3000 kişinin katılımıyla gerçekleşen bir kohort çalışması, yüksek D vitamini düzeylerinin, yaşamın daha ileriki yıllarında dopaminerjik nöronlardaki spesifik nöroprotektif etkisiyle Parkinson hastalığının gelişimine dair koruyucu etkileri olduğunu ortaya koymuştur (53). Sıçanlarda yapılan bir çalışmada; sıçanlara özellikle dopaminerjik ve noradrenerjik nöronları tahrip edennörotoksin verilmiş ve 1,25 (OH)2D un koruyucu etkisi araştırılmıştır. 1,25 (OH)2D verilen sıçanların dopaminerjik ve noradrenerjik noronlarının etkilenmediği tespit edilmiştir .
D vitamini ile otizm arasında da bir ilişkiden bahsedilse de; D vitamini-şizofreni ilişkisindeki gibi güçlü kanıtlar henüz bulunamamıştır.
D vitaminin beyinde uzun süreli strese yanıt olarak salınan steroidlerin yaptığı olumsuz etkileri antagonize edebildiği, nöronal atrofiyi geri döndürebildiği bazı çalışmalarda gösterilmiştir .
Yaşlılarda bilişsel yetilerdeki kısıtlanma ve D vitamini ile ilgili yapılan geniş bir prospektif çalışmada; D vitamini takviyesinin bilişsel yetilerde önemli oranlarda düzelme sağladığı gösterilmiştir (56).

Kısıtlılıklar ve Araştırma Alanları
D vitamini ve beyin gelişimiyle ilgili son 25 yılda oldukça önemli hipotezler ortaya konulmuş ve birçok çalışma yapılmıştır. Bu çalışmalardan çok güçlü kanıtlar elde edilebilmiştir. Tüm bunlara rağmen D vitamini eksikliğinde gözlenebilen nöropsikiyatrik hastalıkların fizyopatolojileri kesin bir biçimde aydınlatılamamıştır.
D vitaminin beyin gelişiminde doğrudan etkili olduğu ve D vitamini eksikliklerinin nöropsikiyatrik hastalıkların oluşumunda doğrudan etkisi olduğu hipotezine karşılık infeksiyon hastalıkları hipotezi de ortaya atılmıştır.
D vitaminin gün ışığında sentezlenebilmesi, gün ışığının yeterli düzeylerde olmadığı kış ve erken ilkbahar dönemi arasındaki dönemde sentezinin azaldığı ve bu nedenle de bu periyottaki doğumlarda şizofreni insidansının arttığından daha önce bahsedilmişti. Bu zaman diliminin, veritabanları sayesinde daha ayrıntılı incelenmesiyle; influenza, rubella, parvovirüs, sitomegalovirüs, toksoplazmagondii gibi patojenler için epidemik, hatta pandemik bir dönem olduğu dikkatleri çekmiştir. Dolayısıyla D vitamini sentezinin azalmasının immün sistemi zayıflattığı ve buna paralel olarak infeksiyon hastalıklarının daha sık görüldüğü; sonuç olarak da şizofreni insidansının arttığı hipotezi ortaya atılmıştır. Bu şekilde şizofreni etiyolojisinde iki görüş birleştirilmeye çalışılmıştır.

Bugün itibariyle D vitaminin beyin gelişimi üzerindeki doğrudan etkilerinin mi yoksa D vitamini eksikliğinde zayıflayan immün sistem nedeniyle artan infeksiyon hastalıklarının mı daha etkili olduğu bilinmemektedir. Her iki konuda da güçlü kanıtlar bulunmaktadır. Hangi etiyolojik faktörün daha etkili olduğuyla ilgili daha detaylı çalışmalar gerekmektedir.

 

Sonuç

Bilim ve teknolojideki gelişmeler sayesinde psikiyatrik hastalıkların, özellikle de şizofrenin karanlık yönleri aydınlatılmaya başlanmıştır. Yakın bir gelecekte belki de şizofrenide tam iyileşme sağlanabilecek, insan beyninde oluşan yıkımlar geri döndürülebilecektir. Hatta bu derlemenin konusu olduğu gibi, şizofreni gibi hastalıklar prenatal dönemde hiç başlamadan engellenebileceklerdir. Bu konuda disiplinler arası bilgi alış verişinin ve yeniliklerin gerekli olduğu su götürmez bir gerçektir.

KAYNAK:

http://www.turkosteoporozdergisi.org/archives/archive-detail/article-preview/d-vitamini-ve-izofreni/5819

ŞİZOFRENİ HASTALARINDA DAMGALANMA | PSİKİYATRİ HASTALARINA YÖNELİK YANLIŞ İNANÇLAR

Bir hekim olarak yetersiz veya yanlış bilgiler ile mücadele etmemizin bir diğer nedeni de yanlış veya eksik bilginin kişilerde oluşturduğu duygu ve düşüncelerin sebep olduğu, psikiyatri hastalarının ve yakınlarının en büyük problemlerinden biri olan stigma yani damgalanma ile de mücadele etmektir.
Günümüzde psikiyatrik hastalıklara ve psikiyatrik tedavilere yönelik yanlış inançlar oldukça yaygındır. Bu inanışlar sebebi ile bir çok hasta tedavi olamamakta, tedavilerini yarıda bırakmakta veya yeterli sosyal desteğe erişememektedir. Günümüzde bilgiye erişimin kolaylaşması , psikiyatrik hastalıkların yaygınlaşması, tanı ve tedavi yöntemlerinin gelişmesi ile psikiyatri hastalarına veya psikiyatrik hastalıklara yönelik tutum yumuşamıştır. Ancak halen daha özellikle şizofreni hastalarına yönelik damgalama ve dışlama yaygın olarak görülmektedir.

ŞİZOFRENİ NEDİR ?

Şizofreni hastalığı hayat boyu süren ancak doğru tedavi ile kontrol altına alınabilen, kişinin düşüncelerini, davranışlarını, iş yaşamını, sosyal yaşamını ve gündelik yaşamını bozan, gerçeği algılamasını güçleştiren bir beyin hastalığıdır. Genetik ve çevresel faktörler, ergenlikte madde kullanımı, doğum öncesi ve doğum sonrası travmalar, beynin kimyasal yapısında meydana gelen bozukluklar gibi bir çok nedene bağlı olarak gelişebilen bu hastalığın nedeni henüz tam olarak aydınlanamamıştır.
Şizofreni hastalarına yönelik damgalama ve dışlama diğer psikiyatrik hastalıklara oranla daha yaygın ve şiddetli olarak görülmektedir. Bunun nedeni hastalığın doğasından kaynaklanan belirtiler ve eksik- yanlış bilgilenmedir. Medya da bazen bu davranış ve düşüncelerin oluşmasında oldukça etkili olmuştur. Kitaplar ve filmler çoğunlukla şizofreni hastalarını tehlikeli ve vahşi görünmelerine neden olabilmektedir. Oysa bu her zaman geçerli değildir. Çoğunlukla çevrelerinden uzaklaşmayı ve yalnız olmayı tercih eden şizofreni hastalarında, yapılan araştırmalar saldırganlık davranışının, normal sağlıklı bireylere benzer hatta daha az oranda olduğunu göstermektedir. Ancak hastalığa madde veya alkol kullanımının eşlik etmesi durumunda, şiddet potansiyeli artmaktadır. Zaten bu durum madde ve alkol kullanımında da görülmektedir. Şizofreni hastalarında kendine zarar verme veya intihar görülebilmektedir. Şizofreni hastalarında genç yaşta ölümün birinci nedeni intihardır.

DOĞRU TEDAVİ İLE ŞİZOFRENİ HASTALARI AİLELERİYLE VEYA TOPLUM İÇİNDE VERİMLİ BİR HAYAT YAŞAYABİLİRLER.

Şizofreni hastaları çalışamaz inancı da oldukça yaygındır. Oysa doğru tedaviyle şizofreni hastaları psikiyatri hastaneleri yerine, aileleriyle veya toplum içinde üretici bir hayat yaşayabilirler ve çalışabilirler. Toplumdan izole bir yaşam şizofreni hastalığının tedavisini olumsuz yönde etkilemektedir.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize başvurunuz.

ONLİNE TERAPİ NEDİR ? NASIL OLMALIDIR ?

Online terapi, çeşitli engeller nedeni ile psikiyatri uzmanları veya psikologlar ile  bire bir görüşme imkanı bulamayan danışanlar için geliştirilmiş, profesyonel danışmanlık hizmetidir. COVID-19 Salgını nedeniyle yaşamış olduğumuz deneyim sağlık alanında teknoloji uygulamalarının ne kadar değerli ve hayati olduğunu bir kez daha göstermektedir.

Kişiler arası temasın yüksek riskli olduğu salgın döneminde hastaların psikiyatrik tanı ve tedavilerinin aksamaması ve sağlık hizmetlerinin devam edebilir olması çok önemlidir. Çeşitli site ve uygulamalar üzerinden online danışmanık- online terapi hizmetleri verilmekte, ülkemizde ve dünyada yoğun olarak talep edilmektedir. Peki online danışmanlık alacak kişi nelere dikkat etmelidir ?

  • DİPLOMA VE YETERLİLİK

Mutlaka diploma ve yeterlilik belgeleri sorgulanmalıdır. Daha önce yüz yüze görüşme yapılmış uzmanlar tanı ve tedaviniz hakkında daha fazla veriye sahip olacaktır.

  • KAMERA KULLANIMI

Kameralı görüşme tercih edilmelidir. Uzman ve danışanın karşılıklı olarak birbirlerini görmeleri güvenilirlik, tanı ve değerlendirmenin sağlıklı yapılabilmesi açısından son derece önemlidir. Bu yönde kullanılabilecek oldukça güvenilir uygulamalar bulunmaktadır.

  • UZMANIN BULUNDUĞU ORTAM VE RANDEVU SÜRESİ

Kameralı görüşme yüz yüze görüşmeler gibi randevulu, 45 dakikalık randevu süresi görüşme ne kadar sürerse sürsün kişiye ayrılmış olmalıdır. Mümkünse uzman ofisinde hasta ile kameralı görüşme yapmalıdır. Görüşme yapılacak ortam güvenlik ve çevre koşulları açısından uygun olmalıdır.

  • CİHAZ GÜVENLİĞİ ÖNEMLİ

Bilgisayar, akıllı telefon veya tabletlerden yapılan görüşmelerde, danışan ve uzmanlar kişisel bilgilerinin güvenliğine dair, virüs veya benzeri zararlı uygulamalara karşı kendini korumalı, görüşmeler sırasında ödeme veya kredi kartı gibi bilgi ve şifreleri paylaşmamalıdır.

  • KVKK KİŞİSEL VERİLERİ KORUMA KANUNA UYGUNLUK

Görüşme yapılacak olan uzmanın kişisel verileri koruma kanununa uygun hareket edip etmediği, yani kişisel verilerinizin işlenmesi, saklanması, silinmesi veya paylaşılmasına yönelik aydınlatma metnini size bildirip bildirmediği, KVKK’ na uygun olarak izin ve onamlarınızı aldığından emin olunuz. Uzman ve danışan arasında yapılan tüm görüşme, eğitim, uygulama ve tedavi yöntemleri hasta hakları yönetmeliğine uygun olmalıdır. Görüşme kayıtları karşılıklı izin olmadıkça alınamaz.

  • TIBBİ BİLGİLENDİRME VE ONAM

Tıbbın her alanında olduğu gibi psikiyatrik tanı ve tedavi hizmetlerinde de uzmanınızın size tanı ve tedaviniz hakkında  bilgi vermekle yükümlüdür. Ayrıca uzmanınızın bir daha ki görüşmeler için notlar alması veya danışan dosyası oluşturması faydalı olacaktır.

ONLİNE DANIŞMANIK GÖRÜŞMELERİ HANGİ PROGRAM ÜZERİNDEN YAPILIR ?

Dünyada birçok uygulama kullanılmaktadır. Skype, zoom, hangouts, whatsapp ve facebook en çok tercih edilen platformlardır. Bazı uzmanlar kendi oluşturdukları sistemleri de kullanabilir.

Bu bir reklam değildir. Covid-19 salgını nedeni ile evden çıkmayan danışanların uygun koşullarda hizmet almalarını desteklemek ve oluşabilecek zararları engellemek amacı ile yapılan bilgilendirmedir. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

 

 

UMUMİ TUVALETLERDE COVİD-19 ENFEKSİYONU RİSKİNİ DÜŞÜRMEK İÇİN SİFONU ÇEKERKEN KLOZET KAPAĞINI KAPALI TUTUN!

UMUMİ TUVALETLERDE COVİD-19 ENFEKSİYONU RİSKİNİ DÜŞÜRMEK İÇİN SİFONU ÇEKERKEN KLOZET KAPAĞINI KAPALI TUTUN! …

PSİKİYATRİ VE ORUÇ

2021/ Psikiyatri Uzmanı Dr. Sedat İrgil PSİKİYATRİ VE ORUÇ “Psikiyatrik Hastalıklar da biyolojik hastalıklar gibi …

FONKSİYONEL TIP NEDİR ?

FONKSİYONEL TIP NEDİR ? Tıbbın her dalında tanı ve tedavi yaklaşımları bireyselleştirilmiş ve kişiye özeldir. …