Kategori: Psikiyatrik Hastalıklar

İşlenmiş Et ve Bipolar Bozuklukta Manik Atak Arasındaki İlişki

Johns Hopkins Üniversitesi’ndeki bilim insanlarının yapmış olduğu araştırmaya göre işlenmiş et tüketimi, bipolar bozukluğu olan hastalarda manik atak riskini arttırmaktadır.

Bulgular, mevcut mani ile nitratlı kurutulmuş sığır eti yeme öyküsü arasında güçlü ve bağımsız bir bağlantı olduğunu göstermektedir.Bu ilişki diğer diğer et veya balık ürünlerinde gözlemlenmemiş, işlenmiş etin manik nöbetleri tetikleyici özelliği olduğu bildirilmiştir.

İşlenmiş et tüketen bireylerin manik nöbetler nedeni ile hastaneye başvurma oranları üç buçuk kat daha fazla bulunmuştur. Uzmanlar, et koruyucuları olarak kullanılan nitratın, onları yiyen insanların beyinlerini ve bağırsak bakterilerini etkileyebileceğini,ayrıca, nitrik oksitin, bipolar bozukluğu olan kişilerin kanında daha yüksek seviyelerde bulunduğunu ortaya koymuştur.

Bu araştırmanın sonucuna göre Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden çalışmanın yazarı Dr. Robert Yolken, “bipolar bozukluğu olan veya maniye karşı savunmasız olan insanlarda manik atak riskini azaltmaya yönelik bir diyet düzenlemesinin yapılabileceği” açıklamasında bulunmuştur.

Kaynak: https://www.psychiatryadvisor.com

Bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

DEMANS HASTALARINDA ANTİDEPRESAN KULLANIMI

 

Demans, hafıza kaybı, düşünme sorunları ve konuşma güçlüklerini kapsayan belirtiler grubudur. Demansın en sık görülen nedeni, tüm demans hastalarının üçte ikisinden fazlasında görülen Alzheimer hastalığı yani Alzheimer tipi demanstır. Ancak her demans Alzheimer değildir. Beyni zayıflattığı için demans hastalığına yol açan çok çeşitli hastalıklar veya durum vardır. Vasküler / kan dolaşımına bağlı demans hastalığı da sıklıkla görülür. Daha az görülen demans nedenlerinden örneğin beyin boşluklarının büyümesi, ilaç yan etkileri, enfeksiyonlar, metabolik –toksik durumların tedavisi Alzheimer hastalığından oldukça farklıdır. Demans yaşlılığın değil, bir hastalığın sonucudur. Fakat Demans riski yaşlılıkla birlikte artar.

 

Demans hastalığında depresyon sıklıkla görülür. Bu nedenle demans hastaları antidepresan tedavisi alabilirler. Alzheimer Derneği tarafından verilerine göre, 65 yaş ve üstü 10 kişiden 1’i Alzheimer ile karşı karşıyadır. Alzheimer hastaları sıklıkla depresyon gibi zihinsel sağlık sorunları yaşarlar.

Ontario, Kanada’daki Waterloo Üniversitesi’nden araştırmacıların yapmış olduğu yeni bir araştırmaya göre; Demans hastalarında kullanılan antidepresan ilaçların sadece depresyonda değil, demansın tedavisinde de etkili olduğunu göstermektedir. Bu araştırmaya göre SSRI grubu antidepresanların beyindeki demans spesifik agregaların büyümesini engellediği göstermiştir. Araştırma ekibinin çalışmanın sonuçları ACS Chemical Neuroscience dergisinde yayınlanmıştır. Prof. Praveen Nekkar Rao, yapmış olduğu açıklamada, Alzheimer ve demans hastalarında antidepresan kullanımının getirdiği faydaların oldukça umut verici olduğunu, ileride geliştirilecek Alzheimer ve demans hastalığının tedavisine yönelik geliştirilecek ilaçlar için de yol gösterici olabileceğini vurguladı.

Kaynak: Medical News Today

Bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız. 

ŞİZOFRENİ HASTALIĞI NEDİR?

 

Tanımı: hayat boyu süren ama doğru tedavi ile kontrol altına alınabilen karmaşık, Kişinin düşüncesini, hareketlerini, gerçeği algılamasını çarpıtan ve sosyal ilişkilerini bozan, ciddi bir beyin hastalığıdır.

Nedenleri: Genetik yatkınlık ile bilişsel ve çevresel birtakım faktörlerin bir araya gelmesiyle oluşur. Yapılan çalışmalar, şizofreni hastalarının biyolojik akrabalarının şizofreni ve şizofreni spektrum bozuklukları için artmış risk taşıdıklarını göstermişlerdir.  Şizofreni fizyopatolojisinde yer alan etiyolojik süreçler tam olarak bilinmemektedir. Çevresel faktörler arasında doğum öncesi veya sonrası komplikasyonlar, fiziksel travmalar vs. sayılabilir. Bu faktörler şizofreni riskini arttırmakla birlikte, bu artış oranı oldukça düşüktür. Amfetamin ve metamfetaminin ve esrar kullanımının şizofreni benzeri psikozu tetiklediği bilinmektedir. Ergenlikte yoğun kannabis kullanımının daha sonra şizofreni ve benzeri psikotik bozukluk gelişmesi riskini arttırabileceği net olarak bilinmektedir. Kannabis tek başına şizofreninin nedeni olmasa da genetik yatkınlığı olan bireylerde önemli bir risk faktörüdür. Şizofreni bilinen en eski ruh sağlığı sorunlarından biridir. Şizofreni nadir görülen bir hastalık değildir. Türkiye’de 300 Bin’den fazla kişide bulunduğu düşünülmektedir. Dünyadaki tüm ırk ve kültürlerde bu hastalığa rastlanır.

Belirtileri: Şizofreni hastalarında beceri ve kişilik değişliklerini içeren birçok semptom vardır, ve değişik zamanlarda farklı davranışlar sergileyebilirler. Hastalık kendini ilk kez gösterdiğinde semptomlar genellikle ani ve şiddetlidir. En yaygın şizofreni belirtileri üç grupta toplanabilir: pozitif belirtiler, dezorganize belirtiler ve negatif belirtiler. Rahatsızlık belirtileri genelde 15-25 yaş aralığında ortaya çıkar. Bu yaşlarda ortaya çıkacak ilk işaretler tipik ergenlik davranışları nedeniyle göz ardı edilebilir.

Pozitif Belirtiler: Pozitif kelimesinden Hastalık ile ilgili olumlu ya da olumsuz bir anlam verilmemelidir. Şizofreninin “pozitif” belirtileri, sağlıklı insanlarda görülmeyen psikotik davranışları işaret eder.

Halüsinasyonlar: Halüsinasyonlar gerçek gibi görünen fakat zihinde yaratılmış deneyimlerdir. Çevrede bulunanların görmediği objeler görme, duymadığı sesler duyma ya da almadığı kokular alma, ağızda “tuhaf” tat hissi ve bedenine dokunan olmasa da temas hissi gibi gerçek dışı şeyler algılanır.

Hezeyanlar-Delüzyonlar: Aksine kanıt ya da gerçeklere rağmen takıntılı biçimde belirli inanç ve düşüncelere sahip olma ve bunları değiştirememe durumudur.

Negatif Belirtiler: Negatif kelimesi şizofreni hastalarındaki belirli normal davranışların eksikliğini yansıtır.

Düşünme ya da konuşmada dağınıklık, konuşurken konudan konuya atlama, uydurma kelime ve ifadeler kullanma, dürtülerini kontrol edememe, garip duygusal tepkiler, duygu ve ifade eksikliği, hayata karşı ilgisizlik ve sosyal izolasyon, bir işe başlayamama ya da devam ettirememe, gündelik aktiviteleri yerine getirmede zorluklar, Katatoni (çok uzun bir süre kişinin aynı pozisyonda hareketsiz kalması).

Dezorganize Belirtiler: kişinin net olarak düşünme ve doğru reaksiyon verme becerisinin olmaması ile ilişkili bulgulardır.

Örnek olarak; iletişim kurmayı zorlaştıran, anlamsız kelimeler kullanması, anlamı olmayan cümleler kurması, bir düşünceden diğerine ani geçişler, hareket yavaşlığı, karar verememe, anlamsız şeyler yazmak, tekrarlayan anlamsız hareketler (daireler çizerek yürümek gibi).

Tedavi: şizofreni hastaları kendilerine zarar verebilir. Şizofreni hastaları arasında genç yaşta ölümün birinci nedeni intihardır. Genç yaşta başlaması, uzun sürmesi hem hastalarda hem ailelerinde travmatik etkilere sahip olması ve toplumun kabullenmedeki güçlüğü (stigma, etiketleme) hastalığın sosyal yönünü daha da ağırlaştırmaktadır. Şizofreni hastalarında madde ve alkol kullanımı şiddet davranışlarına neden olabilir. Şizofreni hastaları düzenli ve etkili tedaviden oldukça yüksek düzeyde fayda görürler. Tedavi ile hasta ve hasta yakınlarının yaşamlarında çok yüz güldürücü değişiklikler gözlenmektedir. Şizofreni hastalığının tedavisinde ilk aşamada ve öncelikli olarak ilaç tedavisi yer alır. Hastalığın tedavisinde antipsikotik ilaçlar kullanılır. Antipsikotikler şizofreninin açık psikoz belirtilerini çok büyük ölçüde, negatif belirtilerini de oldukça azaltır. Relaps (yenileme) önlenmesi; ilaç tedavisinin devamlılığı ile sağlanır. Oral tedaviyi kabul etmeyenlere kas içi depo ampul yapılabilir.Ailenin hastalık hakkında bilgilendirilmesi relapsları azaltmada etkin olmaktadır.

 

 

 

 

PARKİNSON VE APANDİSİT AMELİYATI ARASINDAKİ BAĞLANTI.

APANDİSİTİN GÖREVİ ÇÖZÜLDÜ MÜ ?

ABD’de 62 milyondan fazla kişinin sağlık verilerinin analizi sayesinde apandisitini aldıran kişilerin Parkinson hastalığına yakalanma riskinin 3 kat fazla olabileceğini ortaya koydu.

Case Western Reserve Üniversitesi ve Cleveland Üniversite Hastanesi’nin 62 milyon hastanın verilerini analiz ederek yaptığı araştırmada apendektomi operasyonu geçirmiş kişilerin Parkinsona yakalanma riskinin 3 kat daha fazla olduğunu gösteriyor. Ekip ayrıca 3 kattan yüksek riskin yaş, cinsiyet veya ırka bağlı olmadığını tespit etti.

Bağırsaklar ve sinir sistemi üzerine yapılan araştırmada apandisit ameliyatı geçiren 488 bin 190 hastadan 4 bin 470’inin, 61.7 milyon apandisit ameliyatı geçirmeyen hastanın ise 177 bin 230’unun Parkinson hastalığına yakalandığı görünüyor.

 

2016 yılında Danimarka’da hareket bozukluklarına yönelik yapılan bir çalışmada, apandisit ameliyatı olan bireylerin Parkinson hastalığına yakalanma riskinin daha yüksek olduğunu ortaya koymuştu.

“Parkinson, hareketin kontrol altına alınmasına yardımcı olan beynin bir bölümündeki hücreleri yavaş yavaş yok eden bir hastalıktır. Parkinson semptomları arasında hareket sertliği, titreme, yavaşlık ve denge zorlukları bulunur”

Araştırmanın diğer önemli noktalarından biri ise Parkinson hastalığı ile bağlantılı alfa-sinüklein isimli proteinin, apandisitin de dahil olduğu sindirim sisteminden beyine kadar yolculuk edebildiği. Alfa-sinükleinin nöronlar arasında yer değiştirmesi, Parkinsonun ilerlemesini hızlandırıyor. Apandisit bugüne kadar ‘işlevsiz’ olarak nitelense de uzmanlar bu organın görevinin beyin hastalıklarıyla savaşmak olabileceğini düşünüyor.

Kaynak: https://www.medicalnewstoday.com/articles/325152.php?utm_source=newsletter&utm_medium=email&utm_country=TR&utm_hcp=yes&utm_campaign=MNT%20Weekly%20%28HCP%20non-US%29%20-%20OLD%20STYLE%202019-05-15&utm_term=MNT%20Weekly%20News%20%28HCP%20non-US%29

Sayfa İçeriği Tanı ve Tedavi Amaçlı Değil, Sadece Bilgilendirme Amaçlı Güncel Bir Haberdir. Lütfen Daha Fazla Bilgi İçin Hekiminize Danışınız.

 

BİPOLAR BOZUKLUK ve İLAÇ DOZ ATLAMALARININ ETKİSİ

Bipolar Bozukluk eski ismiyle manik depresif hastalık, ikiuçlu bozukluk olarak bilinen bir duygudurum bozukluğudur. Bipolar bozukluk tanısı alan kişi yaşamı boyunca mani, depresyon, hipomani ve karma dönem gibi çeşitli hastalık dönemleri geçirebilir.

Bipolar Bozuklukta, hastaların  ilaç kullanımına uyum sağlayamaması ciddi tedavi aksamalarına ve sorunlara neden olmaktadır.

Yapılan araştırmalara göre bipolar tanısı almış hastaların %64 ünün ilaçlarını düzenli olarak almadıkları belirlenmiştir. Ancak aynı çalışmalar bipolar bozukluğun tekrar eden ataklarının en önemli nedeni düzensiz ilaç kullanımı olduğunu göstermektedir.

Hastaların ilaçlarını kullanmama sebepleri çoğunlukla hastalığı inkar etmek, tanıyı reddetmek, bir daha hiç atak geçireceğini düşünmemek , ilaç yan etkilerinden çekinmek, ilaç kullandığının bilinmesini istememek ve damgalanma korkusu, aile ve çevrenin eleştirileri ve günlük ilaç kullanımından sıkılma,iyileştiğini ve artık ilaca ihtiyacı olmadığını düşünmedir.

İlaç kullanmama yada düzensiz ilaç kullanımının en önemli sebebi yetersiz bilgilenmedir. iyi bir doktor ve klinik izlemi,  Psikoeğitim ve terapi yöntemleri ilaç kullanımındaki düzensizlikleri önler.

(2018 , Uluslararası Bipolar Bozukluk Dergisi )  241 Bipolar Bozukluk tanısı alan hasta grubunda yapılan bir çalışmada hastaların  ilaçlarını 3 gün ve üzeri eksik aldıkları durumlarda, hatta tek günlük ilaç almama durumunda bile günlük duygudurumlarında ciddi bozulmalar rapor edildi. Depresif gün yüzdesinin düzenli ilaç alımına oranla ciddi artış gösterdiği gözlendi.

Yapılan araştırmalara göre tek günlük ilaç atlamalarının aynı zamanda düzenli ilaç kullanımı üzerinde de olumsuz etkilerinin olduğu iletildi.

Bipolar Bozukluğu olan hastaların tedavisinin asıl amacı ilaç kullanımı ile yaşam standartlarının ,hastalık ataklarının azaltılarak veya ortadan kaldırılarak iyileştirilmesidir. Bu nedenle ilaca uyum oldukça önemlidir. İlaç yan etkilerinin iyi izlenmesi , rutin kan tetkiklerinin düzenli aralıklarla izlenmesi, tedaviye yan etkileri azaltacak ilaçların eklenmesi, hastanın yan etkiler konusunda bilgilendirilmesi gerekmektedir.

Hastaların ilaçlarını kendi kendilerine kesmeleri , değiştirmeleri, doz değişiklikleri yapmaları tehlikeli sonuçlar yaratabilir.

Yapılan araştırmalara göre 5 yıllık ataksız dönem geçiren hastaların bile ilaçlarını kestiklerinde ataklar tekrar edebilmektedir.Bipolar bozukluğu olan hastaların ilaçlarını düzenli almaları yanında stresten uzak kalmaları, uyku düzenlerini bozmamaları, alkol ve madde kullanımından olabildiğince kaçınmaları, günlük yaşamlarını düzenlemeleri, acil durumlarda destek alabilecekleri bir plan geliştirmeleri gerekmektedir.Hastaların ve yakınlarının manik ve depresif atak belirtileri hakkında bilgilendirilmesi ve uyanık olmaları oluşabilecek ciddi problemleri önlemek için oldukça değerlidir.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır.Tanı tedavi ve diğer sorularınız için lütfen hekiminize başvurunuz.

ŞİZOFRENİDE KARBONİL,STRES VE MİKRO İLTİHAPLANMA İLE İLİŞKİLİ MOLEKÜLLER

Bugüne kadar, şizofreni teşhisi, tedavisi, görüntülemesi için periferik göstergelerin araştırıldığı bir takım çalışmalar yapılmıştır.

Bu çalışmalarda karbonil stres ve mikro iltihaplanmalarla ilgili göstergeler de araştırılmıştır.

Karbonil stres,

karbonhidrat ve lipidlerin parçalanması sonucu oluşan bileşenlerin hücre içinde artması ya da oluşan bileşenlerin hücreden atılamaması sonucu oluşan strestir. Karbonil stres, mikro iltihaplananmaya sebep olup, sinirlere ve mikrovasküler sistemlere zarar verebilir.

Bu konuyla ilgili daha önce yapılan çalışmalarda;

1)B6 vitamininin, pentosidine gibi şekere maruz kalması sonucu oluşan ve hücre içindeki maddelere zararlı etkisi olan bir proteinin çoğalmasını ve gelişimini engelleyebileceği bulunmuştur.

2)Tedavi sürecinde periferik kandaki yüksek Pentosidine, ve düşük Pyridoxal(B6 vitaminin bir türü) seviyelerinin antipsikotik tedaviye dirençli şizofreni

hastalarının tanısı için biyolojik gösterge olarak kullanılabileceğine ulaşılmıştır.

3) Yüksek Pentosidine seviyelerinin, genlerden etkilendiği ve ailedeki psikiyatrik vaka geçmişi ile ilişkili bulunmuştur. Ayrıca, doğum öncesinde Tip 1 Herpes Simplex virüsüne maruz kalmanın şizofreni hastalığının nedenlerinden biri olduğu gösterilmiştir.

4) Doğum sonrası strese maruz kalınması sonucu biriken mikro iltihaplanma, şizofreni hastalarının seyrinin kötüye gidişine ya da tedavi direncine yol açabilir.

5) Çevresel stres faktörleri(karbonil stres) ve mikro iltihaplanmalar; depresyon, bipolar bozukluk gibi  psikiyatrik bozukluklarla da ilgili olabilir.

Tohru Ohnuma ve arkadaşlarının(2018) bu konuda yaptığı son kesitsel ve boylamsal çalışmalarda şu sonuçlara ulaşılmıştır;

1) Çeşitli antipsikotik ilaçlar kullanan hastalarda, yüksek periferik Pentosidine seviyeleri, uzun süreli ve  yüksek doz antipsikotik kullanımıyla ilişki olabilir.

2) Tedavi sürecinde düşen Pyridoxal seviyeleri antipsikotik terapiye yanıt vermeyen hastaları tanımlamada yardımcı olabilir.

3) Yüksek Glycer AGE seviyeleri ve  Glycer-AGE/sRAGE oranları şizofreni teşhisinde kullanılabilir.

4) Yükselen periferik sTNFR1 seviyeleri, sadece akut şizofrenide teşhisi sağlayan göstergeler olarak değil, hastanın tedaviye olan tepkisinin önceden tahmin edilmesinde de kullanılabilir.

5) Yeni damarların oluşumunda, sinir yapılarının korunmasında, yaraların tedavisinde, ve mikro iltihaplarda önemli görev oynayan PEDF seviylerinin düşük olması, kısa hastalık sürelerine sahip ve tedavi edilmeyen hastalarda, iltihaplanma için bir hazırlığı yansıtıyor olabilir.

6) Şekerin düzenlenmesinde ve yağ asitlerinin yıkımında rol alan bir protein hormon olan Adiponektin değerlerinin artması, antipsikotik tedavi gören şizofreni hastaları için metabolik sendromun habercisi olabilir.

Sonuç olarak Tohru Ohnuma ve arkadaşlarının yaptığı çalışmalar, mikrovasküler bozulmalar ve hafif lokalize enfsefalit perspektiflerinden değerlendirilip, şizofrenideki erken müdahalenin ve iltihapların olası dışlanmasının ayırdının önemini gösterir.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır.Tanı tedavi ve diğer sorularınız için lütfen hekiminize başvurunuz.

kaynak : neuroscience  dergisi/ çeviridir.

Uykuda Diş Gıcırdatma

Bruksizm (diş gıcırdatma) genellikle uyku esnasında oluşan güçlü çene hareketlerinin neden olduğu çeneleri sıkma, dişleri gıcırdatma olayıdır. Toplumumuzda sık rastlanır. Genellikle bu alışkanlığa sahip bireyler bundan habersizdir.

Vücudumuzda stres belirtilerini ilk olarak gördüğümüz yer ağız dokularıdır. Stres bruksizmin hem oluş nedeni hem de olayın şiddetini artıran en önemli faktör olarak belirlenmiştir. Derin uykuya dalma sırasında, duyuların iletildiği beyin bölgesine stres  ne kadar yoğun iletilirse çiğneme kaslarının o oranda sıkımı güçleşir ve kişi farkında olmadan dişlerini gıcırdatmaya, sıkmaya başlar. Kişi ancak uyandığında çenesindeki ağrıdan bunu fark edebilir. Diş sıkma, çocukluk çağında başlar, erişkinlikte artar. Yaşanan stres nedeniyle de devam eder. Yapılan araştırmalar bir kişinin diş sıkma gücünün 5 tona kadar ulaşabildiğini gösteriyor

Genellikle uykuda görülen bruksizm; diş kayıplarına, diş eti hastalıklarına neden olurken, baş ve yüz ağrılarını da tetikleyerek ciddi boyun ve sırt ağrılarını da beraberinde getiriyor. Eğer bruksizm tedavi edilmez ise; ağızdaki diş, dolgu veya porselenlerde kırıklara neden olabilir. Dişleri çene kemiğinde tutmaya yardımcı olan diş destek dokularının zedelenmesine neden olarak, dişlerin kaybedilmesiyle de sonuçlanabilir. Ayrıca çene ekleminde zedelenmeye, yeme zorluklarına ve ağız açamamaya kadar sonuçlar ortaya çıkabilir. Boyun ve omuzda ağrılara, böylece kas rahatsızlıklarıyla kendini göstererek çabuk yorulmaya da neden olabilmektedir

Bu rahatsızlığın en önemli sebebi strestir. Uyurken diş sıkma ve diş gıcırdatma huzursuz bir hayatı işaret etmektedir. Diş gıcırdatan ya da sıkanların yaklaşık üçte birinde psikolojik bozukluklara rastlanmaktadır. Bu rahatsızlık çoğunlukla anksiyete yani kaygı bozukluğudur.
Çoğunlukla duygularını, beklenti ve tepkilerini ifade edemeyen sürekli baskı altında olan kişiler bu sorunu uyku esnasında beden dili ile ifade ederler. Bu diş sıkma ve gıcırdatmadır.

TEDAVİ

Bu problemin çözülmesi için sadece diş hekimi tedavisi yeterli olmaz. Burada kişinin psikolojik olarak da tedavi alması gereklidir. Stres kaynakları ortadan kalkmasa da kişinin davranış biçimini değiştirmesi tedavi için çok önemlidir.

Diş sıkıp sıkmadığınızı kendi dişlerinizde kontrol edebilirsiniz:

-Dişlerde aşınmalar varsa
-Diş kenarlarında, dolgularda ve protezlerde kırıklar oluşuyorsa
-Gece uyurken eşiniz gıcırtı sesi duyuyorsa
-Dişlerde hassasiyet varsa
-Diş etlerinde çekilmeler varsa
lütfen aile hekiminiz, sizi takip eden doktorunuz veya bir diş hekimi ve psikiyatriste başvurunuz.Bilgilendirme metnidir.

 

Yeme Bozuklukları

Yeme Bozuklukları Pika, Geri Çıkarma (geviş getirme bozukluğu), Kaçıngan/Kısıtlı Yiyecek Alımı Bozukluğu,Anoreksiya Nevroza, Bulimiya Nevroza, Tıkanırcasına Yeme Bozukluğu gibi psikiyatrik hastalıkların içinde yer aldığı bir tanı grubudur. Bu hastalıklar ruhsal kaynaklıdır ve bedensel belirtiler ön planda gibi görünse de ciddi ruhsal sorunlarla birliktedir.

Yeme bozuklukları daha çok 12 ile 35 yaş arası kadınlarda olmak üzere milyonlarca kişiyi etkilemektedir.  Yeme bozukluklarından kaynaklanan bu rahatsızlıklar tipik olarak yiyeceklere ve vücut ağırlığına karşı bir saplantı haline dönüşmektedir.

Anoreksiya Nevroza, çok sıkı, sağlıksız bir diyet sonucu ciddi miktarda kilo kaybıyla kendini belli etmeye başlayan önceleri kontrol edilebilen iştahın bir süre sonra yok olarak zayıflamanın normal ölçüleri aşması ile görülen psikolojik bir hastalıktır. Anoreksiya Nervoza sadece genç kızlarda değil, erkeklerde de görülür. Tedavi edilmediğinde ölümcül sonuçlara varır. Kişi kilosunu kabullenemez ve sürekli kilo verme çabası içerisindedir, kilo almaktan aşırı derecede korku duyar, beden algısı düşüktür, bedenini beğenmez. Sadece diyet değil, müshil kullanımı, aşırı spor veya ek yöntemler uygulayabilir. Kalsiyum kaybı sonucunda kemik erimesi, saçlar ve tırnaklarda incelme, ciltte kuruma, sararma, anemi ve vitamin eksiklikleri, kalp kasları da dahil olmak üzere tüm kaslar zayıflama ve erimesine bağlı problemler, ileri derecede kabızlık, düşük kan basıncı gibi hayatı tehdit eden rahatsızlıklara neden olur.

Bulimia Nervosa, kişinin tıkınırcasına çok yemek yedikten sonra bu yiyeceklerin şişmanlatıcı etkisinden kurtulmak için gösterdiği aşırı ve yanlış çabalardır. Bulumiya hastaları olağan dışı miktarlarda yiyecek tüketimini takip eden kilo almayı engellemek için kusma, oruç tutma, aşırı spor yapma, idrar söktürücü ya da laksatif kullanmayı seçerler.

Aşırı ölçüde, adeta patlayıncaya dek, tıkınırcasına kriz halinde yenen yemeklerden sonra suçluluk ve utanç duygusu yaşarlar.

Anoreksiya hastalarının aksine, bulimiya hastaları yanlış yeme davranışlarının farkındadırlar. Bedensel olarak kullanılan ilaçlara bağlı olarak şişkinlik, ödem, kusmaya bağlı olarak da sıvı ve elektrolit kayıpları, halsizlik, sindirim sistemi şikayetleri, yemek borusunda aşırı kusmaya bağlı zararlar ve aşırı ishale bağlı makad kenarlarında incelme, ağız hijyeninde bozulma sıklıkla rastlanan neticelerdir. Bulimiya hastaları obez, normal kilolu ya da zayıf olabilirler. Bir süre sonra mide bulantısı ve kusma istem dışı oluşur.

Tıkanırcasına Yeme Bozukluğu,bir bireyin aynı zaman diliminde ve aynı koşullarda yiyebileceğinden çok daha fazla miktarda yiyeceği kısa bir süre içinde tükettiği, yemek yeme davranışını dizginleyemediği ve aşırı miktarlarda yemek yeme davranışının tekrar ettiği bir yeme bozukluğudur. Tanının konulabilmesi için tıkınırcasına yeme ataklarının üç ay içerisinde haftada en az bir kez olması gerekmektedir.

Bulimiya Nevroza dan farkı tıkınırcasına yeme nöbetlerinin yol açabileceği etkileri giderebilmek için, hastanın kendini kusmaya zorlaması, ishale yol açan ya da idrar söktürücü ilaçlar kullanması, yeme alışkanlığını uzunca bir süre dizginlemesi yahut yorucu beden hareketleriyle metabolizmayı hızlandırması gibi tedbirlerin alınmamasıdır.

Bu bireyler yemek yeme davranışlarından ya da kilolarından dolayı kendilerinden nefret etme, beden görünümlerinden hoşlanmama ya da iğrenme, bedensel kaygılar ve kişisel ilişkilerde sıkıntı yaşayabilirler. Öte yandan yemek yeme davranışları ya da kiloları kişinin öteki insanlarla ilişkilerini ve çalışma hayatını olumsuz yönde etkiler.

Yeme bozukluklarının etkileri oldukça ciddidir, kişiler bu ciddi etkileri görmezden gelebilir, hafife alabilir ve tedaviyi reddedebilirler.Yeme bozukluklarının görülme yaşı genellikle ergenlik dönemin denk gelir ve yapılan araştırmalarda lise dönemindeki bireylerin %80inin kilo verme isteğine işaret etmektedir.İnce vücut idealinde medya ve yayınlarının rolü oldukça yüksektir.Ergenlerin kişilik ve kabul görme isteklerinin yoğun olduğu bu dönemde yeme bozukluklarına yakalanma riski daha yüksektir.

Tedavide besinsel, tıbbi ve psikiyatrik değerlendirmenin ardından akut tıbbi sorunlara yönelik tedavi uygulanmalıdır. Yeme bozukluğu olan bireylerde hastaneye yatış kriterleri doğrulusunda gerekirse yatarak tedavi planlanmalıdır. Yeme bozukluğu olan kişilerin, hastalıklarını tetikleyen düşünceler, duygular ve davranışlar hakkında bilgi edinmesi ve anlaması için mutlaka psikoterapi gereklidir. Yeme Bozukluklarının tedavisinde Genel Tıbbi Bakım, Beslenme Danışmanlığı, Psikiyatrik Tedavi ve Psikoterapi Desteği Programlarının beraber yürütülmesi gerekmektedir.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. İlk adım olarak aile hekiminize danışabilirsiniz. 

SINAV KAYGISININ BİYOLOJİK NEDENLERİ VE KAYGIYA BAĞLI DİKKAT EKSİKLİĞİNDE TEDAVİ SEÇENEKLERİ

Son günlerde sınav kaygısı ve dikkat eksikliği nedeni ile merkezimize başvuran öğrencilerin artmasından dolayı sınav kaygısının biyolojik nedenleri ve tedavide kullanılan ilaçlar konusunda biraz daha ayrıntılı olarak sizlere bilgi sunmaya çalışacağız. Daha önceki bölümümüzde sınav kaygısının olumsuz düşünce temelli duygusal yönlerini ele almıştık.

 

Kaygının biyolojik temelleri vardır ve kaygının neden olduğu bazı bedensel bulgular ile kendini gösterir. Kaygıya (anksiyeteye) zemin hazırlayan biyolojik nedenlerin başında “Kalıtım” gelir. Anne babaların kaygılı yapısı, stresli ortamlara tolere edemeyen bir ruh hali gerek kalıtım olarak gerekse yetiştiriliş biçimi ile çocuklarına geçmekte ve çocuklarının da bir şekilde kaygı sorunu yaşamalarını mümkün kılmaktadır.

 

Anksiyeteyi anlatan kelimler genellikle duygu ifadeleridir. Korku, kaygı, sinirlilik, huzursuzluk, bunaltı olarak tanımlanabilir. Düşünceler duyguları harekete geçirir ve  Korku duygusu genelikle çevresel tehdide karşı bir yanıttır, evrimsel kökleri vardır ve aslında yaşamın sürdürülebilmesi için gereklidir, bu nedenle korku doğuştan vardır, öğrenilemez. Ancak korkunun tetikleneceği durumlar öğrenilip tecrübe edilebilir. Geçmişte yaşanan deneyimler gelecekte yaşanacak tehlikeleri öngörme eğilimindedir. Anksiyete şartlanmış korkudur, beklenen ve korkulan bir sonuca karşı bir yanıttır. Modern dünyada tehdit daha az fizikseldir ve daha fazla psikolojiktir.

 

Normal veya anormal anksiyete esas olarak santral sinir sisteminden kaynaklanmaktadır. Amigdala beyinde korku duygusu ve anksiyete oluşumunda en önemli role sahip olan yapıdır. Bir tehlikeye maruz kaldığımız zaman, bu tehlike bana zarar verir mi? Bu benim korktuğum bir şey mi? Gibi sorularla beyin uyarılır ve eğer bu soruların cevabı ‘’evet’’ ise, amigdala sinirsel bir alarm verir ve beynin geriye kalan kısımlarına, “kriz var” mesajını iletir. Böylece kaygının fiziksel belirtileri ortaya çıkmaya başlar.

 

Sınav kaygısının fiziksel belirtileri

Dikkatini toplayamama ve bir konu üzerine yoğunlaşamama

Çabuk yorulma, uyku bozuklukları, kolay irkilme, tetikte olma

Baş ağrısı, baş dönmesi, başta uyuşma ve sersemlik hissi

Kulaklarda uğuldama, çınlama, görme bulanıklıkları

Ağız kuruması, kalp çarpıntısı, nefes darlığı,

Sık soluk alıp verme ihtiyacı, göğüste basınç, ağrı duyumları

Kas ağrıları, midede şişkinlik, hazımsızlık, yanma ve ağrılar

Bulantı ve kusmalar, barsak hareketlerinde düzensizlik, Sık idrara çıkma.

 

Yukarıda bahsettiğimiz belirtiler fiziksel yani bedensel belirtilerdir. Bu belirtilerin ortaya çıkmasında etkili olan hormonlar vücudu uyararak aslında vücudun dengesini korumaya çalışırlar, ancak kaygının şiddeti ve süresi uzadıkça belirtiler şiddetlenerek sınav sırasında bilginin doğru kullanılmasını, karar verme, düşünme ve muhakeme yeteneğini bozar, fiziksel belirtilerin şiddetli olması kişinin sağlığını da olumsuz etkileyerek beraberinde farklı rahatsızlıkların ortaya çıkmasına sebep olur.

 

Kaygı bozuklukları ve kaygıya bağlı dikkat eksikliği belirtilerini tetikleyen ve benzer belirtiler veren bazı rahatsızlıklar vardır. Bu nedenle tedaviye başlanmadan önce bu nedenlerin araştırılması ve tedaviye bu yönde karar verilmesi çok önemlidir. Çünkü sınav kaygısı nedeni ile psikiyatriye başvuran kişilerde dikkat eksikliği yakınması da bulunmaktadır. Hatta bazen kaygı bulguları daha örtük olabilir ve fiziksel belirtiler ön planda olmayabilir. Bu durumda kişi dikkatini toplayamama, uzun süre odaklanamama gibi şikayetler ile başvurduğunda, dikkati arttırıcı bir takım uyarıcı ilaçlar reçete edilebilir. Dikkati arttırmaya yönelik kullanılan bu ilaçlar oldukça başarı sağlar. Ancak unutulmamalıdır ki kaygı beyin işleyişini olumsuz şekilde etkileyerek zihinsel aktiviteleri bozacağından, bazen bu ilaçlar etkisiz olabilir. Hatta dikkati arttıran ilaçlar adrenerjik mekanizmalar üzerinden etkili olduğundan kaygıyı arttırabilirler. Kaygının temelinde yatan diğer fiziksel rahatsızlıkların tedavisi ve kaygının giderilmesi ile sınav kaygısında görülen dikkat dağınıklığını giderebilir. Gerekirse tedaviye ek uyarıcı ilaçlar eklenebilir.

 

Anemi ve demir eksikliği, kalp ritim bozuklukları, astım, reflü, irritabl bağırsak sendromu, hipertiroidi, hipotiroidi, hipoglisemi ( kan şekerinin düşüklüğü ),böbrek üstü bezlerine ait  problemler, madde bağımlılığı, fazla kafein kullanımı ,bazı ilaçlar, vitamin eksiklikleri, nörolojik problemler gibi rahatsızlıklar kaygı bozukluklarındaki belirtileri taklit edebilir yada kaygıyı tetikleyebilir.

 

Yapmış olduğumuz kan tetkiklerinde en çok karşılaştığımız tablo vitamin eksiklikleri ve demir eksikliğinin yarattığı dikkat sorunları olmuştur. Bu eksiklikler yerine konmadan reçete edilecek kaygı giderici yada dikkat arttırıcı ilaçların etkileri de istenen düzeyde olmayacaktır. Bir insanın biyopsikososyal bir organizma olduğunu ve her alnda dikkatli yaklaşmak gerekliliğini önplana alan bir tedavi planı ile sınav kaygısı ve buna bağlı dikkat problemlerinden oldukça kısa sürede kurtulabilirsiniz.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. İlk adım olarak aile hekiminize danışabilirsiniz. 

Kompulsif Satın Alma Bozukluğu (oniomani)

Aşırı alışveriş hastalığı
Kompulsif Satın Alma Hastalığı

Kompulsif satın alma, bireyin dürtüsel olarak satın alma güdüsünü duyması ve bunu kontrol edememesinin sonucu, kişiyi mali açıdan zor durumda bırakan bir bozukluktur. Kompulsif satın alma şimdiye kadar çok sayıda isimle tanımlanmıştır.Psikiyatri Literatürü’nde 1900’lü yılların başında ‘Oniomania’ olarak tanımlanmış olan bu bozukluk, son yıllarda ‘kompulsif alışveriş’ şeklinde isimlendirilmekte ve dürtü kontrol bozuklukları kapsamında ele alınmaktadır. Dürtü kontrolü bozukluğunun başlıca özelliği, kişiye ya da başkalarına zarar verecek bir eylemde bulunmaya yönelik bir dürtü, güdü ya da dayanılmaz isteye karşı koymada başarısızlıktır. Read more

Ekmekte Akrilamid Tehlikesi

Konunun başlığını Ekmekte akrilamid tehlikesi olarak verdik ama akrilamid sadece yediğimiz ekmekte değil karbonhidrat …

İşlenmiş Et ve Bipolar Bozuklukta Manik Atak Arasındaki İlişki

Johns Hopkins Üniversitesi’ndeki bilim insanlarının yapmış olduğu araştırmaya göre işlenmiş et tüketimi, …

BAŞ DÖNMESİNE “EKŞİ”

Limon ya da ekşi yemek, uzun yıllardan beri baş dönmesine karşı birçok kültürde kullanılan pratik bir tedavi yöntemi. …