Etiket: <span>şizofreni</span>

uyku bozuklukları

Günde en az 7 saat gece uykusu; sağlık, üretkenlik, yaşam kalitesi ve güvenliği için oldukça önemli

Günde en az 7 saat gece uykusu; sağlık, üretkenlik, yaşam kalitesi ve güvenliği için oldukça önemli

Journal of Clinical Sleep Medicine dergisinde yayınlanan bir bildiriye göre düzenli uyku, sağlık, üretkenlik, yaşam kalitesi ve güvenliği için oldukça önemli. Ayrıca ruh sağlığı açısından da kritik öneme sahip olan yeterli, düzenli ve kaliteli uyku kalp damar hastalıkları, metabolik faaliyetler ve beyin fonksiyonları için çok değerli. Kronik uykusuzluğun ise ölüm ve hastalık oranları ile de ilişkisi kuvvetli.

Amerikan Uyku Araştırma Topluluğu, bir yetişkinin düzenli olarak gecede en az 7 saat uyumasını öneriyor. Çocuklar için önerilen uyku süresi yaş aralığına göre değişmekte. Çünkü veriler veriler, çocukların yaklaşık üçte birinin (%34,1) ve yetişkinlerin (%32,5) lise öğrencilerinin %74,6’sının düzenli olarak yeterli uyku uyumadıklarını göstermekte.

Bu verilere yönelik, 2030 yılında belirlenen hedeflerden biri de okul saatinin 08:30 veya daha geç olması yönünde. Yetersiz uykudan müzdarip çocukların ve ergenlerin ise psikiyatrik destek almalarının faydalı olacağı yönünde. Tıp fakültelerine yönelik önerilerde ise uyku bozukluklarına yönelik müfredatta daha geniş derslere yer verilmesi önerisi bulunuyor.

Hastaneler de yatan hastalar için, ışık, gürültü gibi faktörlerin azaltılmasının hastaların sağlıklarına katkı sağlayacağı, iş yerlerinde çalışanların uyku süresi ve kalitesini arttırmaya yönelik uygulamaların, hatta; işçilerin kısa kestirme molaları vermelerinin dikkat ve performanslarını arttıracağı bildiriliyor.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

 

 

SEBZE VE MEYVELERİN RENKLERİ İLE FAYDALARI ARASINDAKİ İLİŞKİ

Sebze ve Meyveler

Bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Fonksiyonel Tıp Nedir ?

Fonksiyonel Tıp

Tıbbın her dalında tanı ve tedavi yaklaşımları bireyselleştirilmiş ve kişiye özeldir. Bu bağlamda fonksiyonel tıp, tıbbın ta kendisidir. Tanı ve tedavi sürecinde yaşam tarzı, beslenme alışkanlıkları, genetik özellikler, çevresel etmenler gibi bir çok faktörü göz önüne alarak hastalığa neden olan etmenleri ve fonksiyonel bozuklukların nedenlerinin belirlenmesi ve tedavinin bu yönde planlanmasını amaçlamaktadır.
Fonksiyonel tıp modern tıbbın sunduğu bilimsel testleri kullanır. Fonksiyonel tıp, daha ayrıntıya inmeyi ve tedavide daha fazla bireyselliği hedeflediğinden standart test ve tıbbi uygulamaların yanında kişinin genetik/epigenetik yapısını, vücudun doku düzeyindeki toksin (ağır metal vb.) yükü, intra-selüler düzeyde mikrobesin (vitamin-mineral vb) düzeyleri kısaca daha ileri biyokimya, mikrobiyoloji ve genetik testleri kullanır.
Özellikle kronikleşmiş sağlık sorunlarını hedef alan fonksiyonel tıp, hastalığın altında yatan beslenme, yaşam şekli, duygu durumu, genetik yapının bir arada değerlendirilmesi ile kişinin çok yönlü desteklenerek sağlığına kavuşması ve en önemlisi bu sağlığı sürdürmesi için çaba harcar.
Fonksiyonel tıp alternatif tıp değildir, bir cihaz veya aletler ile yapılan tedavi yöntemi değildir. Ancak bir çok disiplinden faydalanır ve tamamen tıbbi-bilimsel yöntemleri kullanır. Bir yan dal değildir.

HANGİ HASTALIKLARDA FONKSİYONEL TIPTAN FAYDALANILIR ?

Sadece hastalık durumunda değil sağlığın sürdürülmesinde de fonksiyonel tıptan faydalanılır. Akut hastalıklar, acil durumlardan çok, kronikleşmiş, tedavi süreci uzamış hastalıklarda fonksiyonel tıptan faydalanılır. Çünkü akut veya acil hastalıklar (örneğin kalp krizi, apandisit ) acil tedavi gerektiren hastalıklardır. Elbette bu hastalıkların bazılarının altında yatan kök sebepler fonksiyonel tıbbın alanına girse de amaç daha kompleks, kronik hastalıklardır.
Daha iyi ifade etmek gerekirse, Fonksiyonel tıp, hastalıklara konulan teşhisler yani hastalık isimleri üzerine değil, makro bir yaklaşım ile hastalıkların nedeni, nasılı ve altında yatan mekanizmaları (kök nedenleri) açıklamaya çalışır.
Bir örnek vermek gerekir ise depresyon hastalığına, hormonal düzensizlikler, mineral ve vitamin eksiklikleri, psikolojik bir travma veya bağırsak florasındaki bozukluk, yas, sosyo-ekonomik durum ve bunun gibi bir çok etmen veya etmenler neden olmuş olabilir. Bu noktada fonksiyonel tıp hastalığa neden olan kök sebepleri bularak tedaviyi bütüncül bir yaklaşımla planlar. Bu nedenle bir hastalık listesi vermek yerine fonksiyonel tıptan daha fazla faydalanılan hastalıkları örnek olarak verebiliriz. Demans, diyabet, insülin direnci, gıda alerjisi, astım, bağışıklık sistemi hastalıkları, sindirim sistemi bozuklukları vb.

Bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

C VİTAMİNİ VE SARIMSAĞIN BİRLİKTE KULLANIMI KURŞUN ZEHİRLENMESİNE İYİ GELİYOR!

C vitamini ve fonksiyonel tıp

Çoğumuz sarımsağın virüs, bakteri, mantarlar ve gıda zehirlenmesinde olumlu etkilerini okumuş veya duymuşuzdur. Journal of Chemical Neuroanatomy’ de 27 Mart 2021 de yayınlanan bir makaleye göre (kaynaklar bölümünden ulaşabilirsiniz) sarımsak ve C vitamininin birlikte kullanımı kurşun maruziyetinin neden olduğu nörotoksik etkilerden korunmaya yardımcı oluyor. (nörotoksisite: zehirli maddenin sinir sisteminin normal çalışmasını olumsuz yönde etkilemesi)
Kurşunun merkezi sinir sistemi üzerindeki zararlı etkileri önceki çalışmalarda gösterilmiştir. Merkezi sinir sisteminde önemli rolü olan glikokonjugatlar, kurşun maruziyetinden olumsuz yönde etkilenebiliyor. Bitkisel yöntemler ve antioksidanların nörotoksik maddelerin neden olduğu hasarı hafifletip hafifletmeyeceği merak edilen konulardan biri.
En yaygın endüstriyel ve çevresel kirleticilerden biri olan kurşun (Pb), endüstriyel yaşam nedeniyle çevrede artmaktadır. Doğal olarak biyolojik sistemde kurşun yoktur. Soluma, yutma, emzirme ve hatta cilt yolu ile vücudumuza girebilir. Birçok doku ve organ üzerinde olumsuz etkilere neden olabilir. Sebebi bilinmeyen zeka geriliklerinin %10’u kurşun maruziyeti nedeni ile gelişmektedir. Karın ağrısı, sinirlilik, hafıza kaybı, kısırlık, epileptik nöbetler, el ve ayaklarda uyuşma veya karıncalanma, davranış sorunları gibi belirtilere neden olan kurşun zehirlenmesi ölümcül olabilir ve farklı hastalıklar ile karışabilir. Dünyada endüstrileşmiş toplumlarda kurşuna maruziyet çocukların sağlığı için bir tehdittir ve çocuklukta kurşuna maruziyetde kurşunlu boyalar ve kurşunlu benzin önemli kaynaklardır. Kurşun maruziyetinin belirlenmesinde tarama programları ve kan testi oldukça önemlidir.
Journal of Chemical Neuroanatomy’ de yayınlanan araştırma hamile fareler üzerinde uygulanmış. Fareler gruplara ayrılarak birinci gruba; kurşun +C vitamini, ikinci gruba; kurşun + sarımsak, üçüncü gruba ise; Kurşun +sarımsak + C vitamini verilmiştir. 50. günde hem farelerin hem de yavrularının kan ve serebral kurşun seviyeleri ölçülmüştür. Araştırma sonucunda kurşun maruziyetinin beyincikte hasara neden olduğu, sarımsak ve c vitamininin birlikte kullanımının kurşunun neden olduğu hasarın hafifletilmesinde ve tedavisinde etkili olduğunu göstermiştir. Özetle kurşuna maruz kalan hayvanlarda C vitamini ve sarımsak tedavisi, glikokonjugat içeriklerinde iyileşme ile birlikte kandaki ve serebellar dokudaki kurşun seviyelerini düşürmüştür.

Bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize başvurunuz.
Kaynaklar: https://www.sciencedirect.com/science/article/abs/pii/S0891061821000314?casa_token=MUI1goO1oqUAAAAA:xp1y3l4xymtl9hKtqipE3FbWcURn2lwVOjqfM4kOgzFdoVbRbwh-o9iY2cMuor8HsQWdYZ37r_0

UZAMIŞ COVİD- 19 SENDROMU NEDİR ? KİMLER RİSK ALTINDADIR ?

Uzamış Covid

İngiltere’de King’s Colloge of London’dan bilim insanları bazı hastalarda uzun süreli Covid-19 riskinin neden arttığını araştırdı.

Araştırmalar COVID-19’a yakalanan her 10 hastadan birinde hastalık belirtilerinin en az 10 hafta (yaklaşık 3 ay) daha devam etme ihtimalinin olduğunu gösteriyor.

COVID-19’a neden olan virüs hafif, kısa süreli semptomlarla, akut solunum yolu hastalığı veya bazen hiç semptomsuz olarak atlatılabilirken bazı kişilerde enfeksiyondan sonra uzun süreli semptomlar devam ediyor.  Bu duruma uzamış covid veya uzun covid adı veriliyor.

İngiltere’deki insanların semptomlarını takip etmek amacıyla hazırlanan Covid Symptom Study uygulamasının verilerinin kullanıldığı çalışmaya göre kadınlarda, aşırı kilolu olanlarda ve astım hastalarında uzun süreli Covid-19 riski daha fazla. Ancak bu konuda araştırmalar devam ediyor.

Araştırma verilerine göre COVID-19 semptomları yaşayan kişilerin% 13’ünün bu semptomları 28 günden fazla yaşadığını,  ,% 4’ünün 56 günden fazla semptom taşıdığını gösteriyor. Araştırmalar SARS-CoV-2’nin insanların organları üzerinde uzun vadeli bir etkisi olabileceğini öne sürüyor.

Söz konusu yazılımın, uzun süreli Covid geçirecekleri yüzde 69 oranında önceden tahmin ettiği belirtiliyor.

Risk etmenleri konusunda uzmanlar ilk haftada beşten fazla farklı belirtiye sahip olmanın en önemli risk faktörlerinden biri olduğunu düşünüyor. Yani Öksürük, yorgunluk, baş ağrısı, ishal ve koku alma duyusunu kaybeden birinin tek başına öksürüğü olan kişilerden daha fazla risk altında olduğu söylüyor.

Diğer taraftan, uzun süreli Covid-19’un görülme sıklığının yaş ile birlikta arttığı belirtiliyor. Bilim insanları özellikle 50 yaşın üstündeki kadınların uzun süreli Covid-19 semptomlarından daha sık muzdarip olduğunu vurguluyor.

Doktor Steves, konuya ilişkin yaptığı açıklamada,  “Önceki çalışmalarda, erkeklerin hastalığı ağır geçirme ve hayatlarını kaybetme riskinin daha fazla olduğunu gördük, kadınlarda da uzun süreli  Covid-19 riski daha yüksek görünüyor” dedi.

Ayrıca astım hastalığı dışında diğer hastalıklar ile uzamış covid 19 arasında da bir bağlantı olmadığı belirtildi.

Uzmanlar uzamış covid 19 enfeksiyonuna yönelik araştırmaların devam ettiğini, literatürde uzamış- uzun covid sendromunun henüz bulunmadığını ancak Dünya Sağlık Örgütü tarafından resmi olarak tanınan iki haftalık semptom süresinden daha uzun süre devam eden kişileri tanımlamak için konuşma dilinde kullanılan bir terim olduğunu açıkladı.

KAYNAK:

https://en.wikipedia.org/wiki/Long_COVID

https://www.bhf.org.uk/informationsupport/heart-matters-magazine/news/coronavirus-and-your-health/long-covid

https://www.mayoclinic.org/diseases-conditions/coronavirus/in-depth/coronavirus-long-term-effects/art-20490351

https://www.kcl.ac.uk/news/study-identifies-those-most-risk-long-covid

 

Bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize başvurunuz .

 

MS, Şizofreni ve Otizmde D Vitamini Eksikliği

D vitamini kalsiyum metabolizmasında temel rolü oynayan steroid yapıda bir hormondur. Kalsiyumla yakından ilişkisi dışında D vitamininin, hücre büyümesi ve farklılaşması ile ilgili işlevleri de keşfedilince nörolojik ve psikiyatrik patolojilerdeki rolleri tartışılmaya başlanmıştır. Yapılan çalışmalarda D vitamininin nöronların büyüme, gelişme ve farklılaşmasında önemli rol oynadığı; bu duruma ikincil olarak yaşamın erken dönemlerinde D vitamini eksikliğinin birçok nöropsikiyatrik hastalığın (şizofreni, otizm, multıpl skleroz, alzheimer, parkinson v.b) insidansında artışa neden olduğu sonucuna ulaşılmıştır.

D vitamini
D vitamini

D VİTAMİNİ VE  BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ

Araştırmacılara göre, Güneş ışığı vitamini olarak adlandırılan D vitamini, bağışıklık sistemini desteklemede anahtar rol oynuyor. D vitamini, istilacı bakteri ve virüsleri arayıp yok eden vücut T hücrelerinin harekete geçmesine yardımcı oluyor ve onları destekliyor. D vitamini yetersizliğinde, T hücrelerinin vücuttaki ciddi enfeksiyonlarla savaşamak için harekete geçemediği tespit edilmiştir.T hücrelerinin, bakteri ve virüs kümeleri gibi hastalık yapıcı etkenleri saptayıp öldürebilmeleri için, harekete geçmeleri ve öldürücü hücrelere dönüşmeleri şarttır.

D VİTAMİNİ VE MİKROBİYOTA/PROBİYOTİKLER

Emilimin sağlıklı olabilmesi için sağlıklı bağırsak sistemimizin olması kaçınılmazdır. Sağlıklı bağırsak sistemimiz de barındırdığı mikrobiyal flora ile yakından ilişkilidir. Bağırsak sağlığının bozulması floranın bozulmasına yol açarken, floranın bozulmasına yol açan herhangi bir olay da bağırsak fonksiyonunun ve sağlığının bozulmasına neden olabilmektedir. Yani sağlıklı bağırsak fonksiyonu, sağlıklı flora olmadan düşünülemez.

D vitamininin az alınması ile mikrobiyatanın değişikliğe uğradığını gösterilmiştir .Benzer şekilde vitamin D reseptörlerinin mikrobiyota dengesi üzerinde etkili olduğu tespit edilmiş olup, zararlı bakterilerin yerleşmesini engellediği, inflamasyonu azalttığı ve hücresel bütünlüğü sağladığı gösterilmiştir.

Sonuç olarak, sağlıklı bağırsak fonksiyonu sağlıklı mikrobiyata ile mümkündür. Sağlıklı mikrobiyata anne karnındaki dönemden başlayan ve yaşam boyu devam eden sağlıklı beslenme ile sürdürülebilir.D vitamini bağırsak florasının sağlıklı sürdürülmesinde önemli faktörlerden biridir.

D VİTAMİNİ VE BEYİN

D vitamini; triptofan adlı amino asidin serotonine dönüşmesinde görev alırken, eikosapentaenoik asit (EPA) ise sinir hücrelerinden serotonin salgılanmasının yolunu açıyor. Serotonin etkinliğinde görev alan bir diğer yağ asidi olan dokosaheksaenoik asit (DHA) ise, sinir hücre zarlarında değişiklik yaparak serotonin alıcılarını daha aktif hale getiriyor. Bir diğer deyişle, DHA serotoninin bağlanacağı hücreleri daha uygun bir konuma sokarak, var olan serotoninin daha etkili ve verimli çalışmasını sağlıyor.Kişinin serotonin seviyesi; duygu durumu, sosyal davranışlar, karar verebilme yetisi, içgüdüsel tepkiler gibi pek çok beyin aktivitesini etkilerken; depresyon, bipolar bozukluk, şizofreni, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (ADHD) gibi pek çok klinik tanının altında düşük serotonin seviyesi yer alıyor.

Yapılan araştırmalarda Hamilelik döneminde kanlarında yetersiz D vitamini bulunan annelerin çocuklarının daha fazla konuşma problemi yaşadıkları görülmektedir.Ayrıca d vitamini yetersizliği bulunan kişilerin bunama riskinin yüzde 53, Alzheimer riskinin yüzde 69 fazla olduğu, kandaki vitamin düzeyi ne kadar düşükse riskin o kadar arttığı bilinmektedir.

D VİTAMİNİ VE MS HASTALIĞI

Genetik olarak düşük D vitamini seviyesine sahip insanların MS (multiple skleroz) hastalığına yakalanma riskinin yüksek olduğu belirlenmiştir.

Güneş ışığının çok az görüldüğü iskoçya ve kuzey ülkelerinde MS hastalığı fazla görülmesi, buna karşın güneş ışığının fazla olduğu güney ülkelerinde az görülmesi ve ayrıca hamileliğini güneşli aylarda geçiren kadınların çocuklarında da MS hastalığının az görülmesi (Ekim-Kasım aylarında doğan çocuklarda),  dikkatleri D vitamini ile MS arasındaki ilişkiye çekmektedir.

Sonuç olarak hamilelikte alınan D vitamini doğacak olan çocukta olası bir MS riskini düşürdüğü,ailesinde MS hastalığı bulunan kişilerin çocuklarına profilaksi* olarak D-Vitamini verildiği takdirde, hastalığın ilerde ortaya çıkma riskinin azaldığı biliniyor.

ŞİZOFRENİDE D VİTAMİNİ

Şizofreni psikotik hastalıkların başında gelen ve tüm toplumun yaklaşık %1’ini etkileyen bir hastalıktır. Mental fonksiyonlarda, duygulanımda, davranışlarda bozulmalarla karakterizedir. Algılama ve yargılama süreçlerini de oldukça etkilemektedir. Tipik olarak şizofrenide görülen belirtiler; pozitif belirtiler, negatif belirtiler ve bilişsel belirtiler olmak üzere 3 ana gruba ayrılmaktadır. Pozitif belirtiler; normal bir bireyde görülmeyen fakat hasta bir bireyde; hastalık süreciyle birlikte ortaya çıkan belirtilerdir (işitsel ve görsel varsanılar, sanrılar). Negatif belirtiler ise genellikle, uyaranlara duygularla yanıt verebilmede kısıtlanmayı, düşünce ve konuşmanın üretkenliğindeki ve akıcılığındaki bir yoksulluğu, amaca yönelik davranışları başlatmadaki güçlüğü ve isteksizliği ifade eder. Bilişsel belirtiler ise bellekte zayıflama, dikkat toplamada güçlük, anlama ve öğrenmede yetersizlik vb. gibi belirtileri ifade etmektedir.
Şizofreni tanımlandığı ilk günlerden beri yaşam boyu sürmesi, ciddi yeti kaybına yol açması nedeni ile dikkatleri üzerine çekmiştir. Beslenme bozukluklarının şizofreni etiyolojisindeki rolü yaşamın erken dönemlerini; prenatal dönemleri de kapsamaktadır. Prenatal beslenme bozuklukları biyolojik açıdan önemlirisketkenleridir . Beslenme bozuklukları arasında da son yıllarda özellikle D vitamini üzerinde durulmaktadır.

Epidemiyolojik şizofreni çalışmaları doğumun gerçekleştiği mevsim ile şizofreni arasındaki ilişkiyi birçok kez tutarlı biçimde açıklayabilmiştir. Kış mevsimi ve İlkbahar mevsiminin erken dönemleri arasında kalan bu zaman diliminde doğanlarda şizofreni oluşma riski %5-15 oranında artmış olarak bulunmuştur

Doğumun gerçekleştiği mevsim ile şizofreni arasındaki bu ilişki gün ışığına; dolayısıyla D vitamini sentezine bağlanabilmekle beraber bu konuyla ilgili farklı teoriler de gündeme gelmektedir. D vitamini ve beyin gelişiminin bu kadar ilişkilendirilmesi dikkatleri D vitamininin diyete eklenmesi konusuna çekmiştir. Finlandiya’da yapılan bir kohort çalışmasında yaşamın ilk yılında D vitamini desteği verilen bebeklerde ileriki yıllarda verilmeyenlere kıyasla şizofreni görülme insidansı araştırılmış ve riskte anlamlı derece düşüş tespit edilmiştir

Küçük çaplı başka bir kohort çalışmasında 3. trimesterda anne kanında 25 (OH)D düzeyine bakılmış ve doğan bebekler 30 yaşlarına kadar izlenmişlerdir. Şizofreni gelişen çocukların annelerinde, gelişmeyenlere oranla 25 (OH)D düzeyi anlamlı derecede düşük bulunmuştur (%46 vs %29)

D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ VE OTİZM

Öteden beri, D vitamininin otizmle ilgisi olduğu yönünde pek çok görüş bulunmaktadır. Ancak yapılan son çalışmalarda, D vitamini ile Serotonin hormonu arasındaki nedensel bağın kanıtlarına ulaşılmış gibi görünmektedir.

Çalışmalarda; D vitamini, triptofan ve Omega – 3 yağ asitleri gibi diyetsel müdahalelerle yan etkisiz bir şekilde beyinin serotonin konsantrasyonlarını artırmanın ve Otizmle ile ilişkili bazı belirtileri hafifletmenin   mümkün olduğu ortaya konmaktadır. Araştırmalar otizmli çocukların D vitamini düzeylerinin diğer çocuklara göre çok daha düşük olduğunu gösteriyor. Araştırma sonuçları, çocuklarında otizm spektrum bozukluğu olan ebeveynlerin çocuklarına D vitamini takviyesi yapmaları durumunda yararlı etkiler görebileceklerini ortaya koymaktadır.

Bilgilendirme içeriğidir. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.