Kategori: uyku bozuklukları

Yapay zeka bir çocuğun konuşmasından depresyon ve kaygıyı tespit edebiliyor.

Bir makine öğrenmesi algoritması, küçük çocukların konuşma modellerinde kaygı ve depresyon belirtilerini algılayabilir. Biyomedikal ve Sağlık Bilişimi Dergisinde yayınlanan araştırmaya göre, Makine öğrenme algoritmasına dayalı olarak çalışan bu yeni sistem, tespit edilmesi zor olan durumlarda zaman kazandırıyor. Özellikle 10 yaş altındaki çocuklar duygularını ve ruhsal sorunlarını tam anlamıyla dile getiremiyorlar, bu durum depresyon ve kaygı bozukluklarının, büyüme döneminde karşılaşılan ufak sorunlarla karıştırılmasına neden olabiliyor. Vermont Üniversitesi Çocuk, Gençlik ve Aile Merkezi tarafından yürütülen bir çalışmaya göre , geliştirilen algoritma çocuklarda kaygı ve depresyonu %80 oranında tespit edebiliyor.

Araştırmada üç ile sekiz yaş arası 71 çocuk ile yapılan çalışmada,  çocuklara üç dakikalık doğaçlama bir hikaye anlatmaları ve hikayenin sonunda, hikayenin ilginçliğine göre değerlendirilecekleri söyleniyor. Görüşme sırasında tarafsız ve sert bir tutum içerisinde olan araştırmacı, sürenin bitimine 30 saniye kala zile basarak, süre baskısı oluşturuyor. Böylece stres altındaki durumlarda ortaya çıkan tepkiler değerlendiriliyor.

Ses kayıtlarının makine öğrenmesi algoritması ile analizi sonucunda depresyon ve kaygı bozukluklarının %80 oranında tespit edilebiliyor. Yapay zeka bunun için ses tonuna odaklanıyor. Hikaye anlatırken, çocuğun sesindeki, alçak, titrek ve değişken ses tonuna ve zille birlikte seste yükselme olup olmadığına odaklanıyor. Teşhis için en önemli olan zaman aralığının doksan ile otuz saniye arasında olan ilk zil sesine gelen tepkiden sonraki sürecin önemli olduğu tespit edilmiş.  Ses kaydı yapay zekaya yüklendikten sonra, yapay zeka tarafından incelenip şüpheli olan tonlamalar tespit edilerek teşhis konulması kolaylaşıyor.

Bilim insanları, klinikte başarı seviyesi yüksek olan bu teknolojinin ise akıllı telefonlara eklenmesi hakkında araştırmalara başladı. Akıllı telefonla ses kaydedilip daha kısa sürede teşhis için kullanabileceğini savunan araştırmacılar, bu teknolojiyi daha önce geliştirilmiş olan hareket analizi ile birleştirerek daha iyi sonuçlar alabileceklerinin ve gözden kaçan hastalıklar nedeniyle gençlerin uyuşturucu ya da intihara sürüklenmesinin önüne geçebileceklerini savunuyor.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize başvurunuz.

Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/05/190506150126.htm

Bu Listeyi Gözden Geçirin ! Toksik Etkisi Olabilecek Bazı Eşyalar.

Birçoğumuz sağlıklı bir yaşam tarzına sahip olduğumuza inanmak isterken, ev eşyalarında bulunabilecek zararlı kimyasallar hakkında yeterli bilgiye sahip olamayabiliyoruz. Uzmanlara göre;

Yeni halılar:

Uzmanların yaptığı açıklamalara göre, duvardan duvara halı döşenmesi işlemini takiben 72 saat içerisinde evin hava kalitesi bozulmakta halının kumaş liflerinde bulunan birçok organik bileşik havaya salınmaktadır. Bu zehirler Asetaldehit, Benzen, Formaldehit, Toluen ve diğer tehlikeli toksinleri içerebilir. Uzmanlar halı döşeme işleminin sonrasında 72 saat boyunca evde bulunulmaması veya evin iyi bir şekilde havalandırılmasını önermektedir.

Yatak koruyucuları:

Temizlik malzemeleri kadar güçlü bir kokusu olmayan, yatak şiltelerinden yangına dayanıklı türler, kokusuz kimyasallar içerebilmektedir. Bu maddeler Yatağın alev almasını önlemeye yardımcı olurlar, ancak sağlığımız için zararlı yan etkileri vardır.

Kuru temizlemeden gelmiş eşyalar:

New York’taki Aiken Tıp Fakültesinde çevre sağlığı profesörü olan Dr. Lois Claudio, “Kuru temizleme sırasında Trikloretilen adlı bir malzeme kullanıyorlar” diyor. Kuru temizlemeden yeni gelmiş eşyaların havalandırılmasını öneren uzmanlar, eşyaların taşındığı plastik torbalarında dışarıda açılmasını öneriyor.

Oda parfümleri ve kokulu mumlar:

Toksinleri Hayatınızdan Çıkarma ve Evinize Sağlık Getirme Kılavuzu” kitabının yazarı Christine Dimmick oda parfümlerinin çoğunda zararlı kimyasal maddeler olduğunu ve pencereler kapalı iken sıkılacak oda spreylerinin zararlı olabileceğini belirtiyor.

Toz:

2016 yılında yayınlanan bir çalışmada evimizdeki tozun aslında çok sayıda toksin içerdiği görülmüştür. Uzmanlar evin sık sık süpürülmesinin ve kendinizin hazırlayacağı doğal temizlik malzemelerinin kullanımının bu zararları azaltacağını belirtiyor.

Ayakkabılar:

Maple Holistics şirketinin sağlık uzmanı Caleb Beck’e göre  Ayakkabılarınızın tabanındaki bakterilerin yaklaşık% 90’ı evinizdeki zemine taşınıyor.Ayakkabılar ile eve girildiği zaman  ayakkabının tabanlarında toplanan bakterileri zemine dağıtıyor ve sonrasında toz ile doğrudan solunum sistemine girebiliyorlar.

Bazı güzellik ürünleri:

Oje, şampuan, tıraş kremi ve hatta bazı bebek sabunlarının içerisinde formaldehit adı verilen kimyasal madde bulunabilmektedir. Bu madde güzellik ürünlerinde, ürünün bozulmaması amacı ile bulunabilir.

Diş macunu:

Formaldehit dışında, kullandığımız bazı güzellik ürünlerine gizlice giren başka toksinler de var. Bunlardan biri Dioksin. Bu malzeme diş macununda bulunabilir. Tonia, polioksietilen ve ETH harfleriyle biten veya Myreth, Laureth, Oleth, vb.isimlerle ürünün içinde bulunabilen Dioksinin karaciğere, böbreklere ve solunum sistemine zarar verebiliyor.

Rutubetli duvarlar:

Küf sporları alerjilere ve otoimmün hastalıklara neden olur.  Uzmanlara göre banyo gibi nemli odaların havalandırılması ve küf oluşumunun engellenmesi gerekiyor.

Klima:

Hava sıcaklıklarının artmaya başladığı bugünlerde klimalar birçok sağlık sorununa yol açabiliyor. Özellikle yüksek ateş, kuru öksürük, baş ağrısı, kas ve eklem ağrıları gibi şikayetleri tetikleyen klima bakterileri öldürücü olabiliyor. Uzmanlar klimaların düzenli ve sık olarak, uygun yöntemlerle temizlenmesi ve klima açıldığında camların bir süre açık kalıp ortamin havalandırılmasını öneriyor.

Kaynak:

https://www.ba-bamail.com/content.aspx?emailid=33044

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Lütfen  ayrıntılı bilgi, tanı ve tedavi için doktorunuza başvurunuz.

İnsülin Direnci ve Fibromiyalji

Tüm dünyada ve ülkemizde giderek artan obezite ve diyabet görülme sıklığı, “insülin direnci” olarak adlandırılan metabolik sorunu da beraberinde getirmektedir. İnsülin, midenin arkasında bulunan bir organ olan pankreasta üretilen bir hormondur. İnsülin yardımıyla, vücuttaki hücreler glikozu emer ve enerji için kullanır. İnsülin direncinde kas, yağ ve karaciğer hücreleri insüline uygun şekilde tepki vermez ve bu nedenle kan dolaşımından glikozu kolayca ememez. Sonuç olarak, vücudun glikoz hücrelere girmesine yardımcı olmak için daha yüksek insülin seviyelerine ihtiyacı vardır. Zamanla, insülin direnci tip 2 diyabet hastalığına yol açabilir ve beraberinde metabolik sorunları getirebilir.

Yapılan bir araştırma insülin direncini tedavi etmek için kullanılan bir ilacın fibromiyalji hastalığını da tedavi ettiğini ileri sürmektedir. Fibromiyalji, genel kas ağrıları ve vücuttaki belirli noktalarda kronik ağrı ile karakterize bir yumuşak doku romatizmasıdır. Hastalığa yorgunluk, uykusuzluk, depresyon gibi çeşitli fiziksel ve psikolojik belirtiler de eşlik eder.

Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri’ne (CDC) göre, fibromiyalji , yalnızca ABD’de 4 milyon kişiyi etkiliyor ve bu da nüfusun yaklaşık% 2’sine denk geliyor. Yakın zamanlarda, Galveston’daki Texas Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yapılan bir araştırmaya göre fibromiyalji ve insülin direnci arasında bir bağlantı bulunduğu farkedilmiştir. Vücudun kan şekeri seviyelerini düzenlemesine yardımcı olmak için kullanılan bir ilacın fibromiyalji ile ilişkili ağrıları da tedavi ettiği bulunmuştur. Daha önce yapılan araştırmalara göre insülin direncinin beynin küçük kan damarlarında disfonksiyona neden olduğu bilgisinden yola çıkan araştırmacılar, fibromiyaljili 23 kişi ile araştırmalarını tamamlayarak, sonuçları Plos One dergisinde yayınladılar. Kas ve bağ dokusu ağrısı çeken katılımcılara uygulanan metformin tedavisinin olumlu sonuçlar verdiğini belirten araştırmacılar fibromiyaljinin tedavisinde çok daha az maliyetli olan metforminin kullanılabileceğini belirttiler.

Kaynak : https://www.medicalnewstoday.com/

Bilgilendirme içindir. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Yüksek B 6 , B 12 Vitamini Kalça Kırığı Riskini Artırabilir

Norveç , Oslo Üniversitesinden, Dr.Haakon E. Meyer ve arkadaşları tarafından yapılan bir araştırmada yüksek B6 ve B12 vitaminlerinin kalça kırığı riskini arttırdığı bildirilmiştir. (JAMA 2019)

Meyer ve arkadaşları yaklaşık 76.000 menopoza girmiş kadın hastada yüksek B6 ve B12 vitamini ile kalça kırıkları arasındaki ilişkiyi incelemişler ve yüksek seviyede B6 ve B12 vitamini ile kalça kırığı arasındaki ilişkiyi göstermişlerdir. Araştırmada düzenli aralıklarla takip edilen katılımcıların % 3’ünün kalça kırığı geçirdiği ve ortalama yaşın 75,8 olduğu, beden kitle indeksinin 24.3 olduğu bildirildi. Çalışmada her iki vitamininde (B12 ve B6 ) yüksek olduğu kadınlarda riskin daha yüksek olduğu vurgulandı.

Daha önce kanda yüksek değerlerde B12 vitamininin akciğer kanseri riskini arttırdığına dair çalışma sonuçları da yayınlanmıştı. (Fanidi ve ark, 2018)

B12 ve B6 vitamininin kanda yüksek değerlerde bulunmasının sebebi bilinçsiz takviye gıda tüketimi, bireylerin kan tahlili yaptırmadan vitamin ilaçlarını kullanmaları veya uygulanan diyet ile bağlantılı olabilmektedir. Ayrıca karaciğer ve böbrek yetmezliği ile bazı kanser türlerinde B12 vitamini fazlalığı görülebilmektedir.

Herhangi bir gıda takviyesi veya vitamin desteğine başvurmadan önce kişilerin vitamin düzeylerine baktırmaları, eksiklik veya fazlalık durumunda sebep olan nedenlerin değerlendirilmesi ve tedavi planının bu yönde uygulanması vitamin eksikliği veya fazlalığının neden olabileceği sağlık sorunlarının önüne geçilmesini sağlar.

 

Kaynak: https://www.medscape.com/viewarticle/913169?src=soc_tw_190522_mscpedt_news_endo_bvitamins&faf=1&fbclid=IwAR0iGJy5kFimUlyKsP5ZwPyARanC-z8A7maW7zk5_OKHPJSsKSFfyimDiaY

Bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen doktorunuza danışınız.

Ekmekte Akrilamid Tehlikesi

Konunun başlığını Ekmekte akrilamid tehlikesi olarak verdik ama akrilamid sadece yediğimiz ekmekte değil karbonhidrat içeren birçok gıdada bulunuyor. Bu yüzden bu makalede ekmek dışında diğer gıdalardaki tehlikeye de değineceğiz. Ama önce akrilamid nedir ve gıdalarda nasıl oluştuğu konusunda kısa bir ön bilgi vermemiz gerekiyor.

Akriamid nedir?

Akrilamid, saf halde su, etanol ve eterde çözünebilen beyaz, kokusuz, toksik ve kanserojen bir maddedir. Akrilamid endüstride çeşitli kimyasal ajanlar kullanılarak üretilir ve kozmetikten atık su arıtmaya, plastik üretiminden cevher işlemeye kadar pek çok alanda yaygın olarak kullanılır. Bunların dışında moleküler biyoloji ve genetik laboratuvarlarında DNA temizlemede de kullanılır.

Akrilamid gıdalara nasıl giriyor?

Gıdalarda akrilamidin varlığı ilk olarak Nisan 2002’de İsveçli bilim insanları tarafından keşfedildi ve bir bilimsel bir makale dünyaya duyuruldu (1). Ancak gıdalardaki akrilamidi en aza indirgemek kolay değil, çünkü akrilamid herhangi bir kimyasal gibi gıdalara dışarıdan eklenmiyor, aksine gıdaların hazırlaması esnasında kimyasal bir tepkimenin sonucu olarak kendiliğinden ortaya çıkıyor. İşin kötüsü akrilamid bu gıdalara güzel bir bronzluk, iştah kabartan güzel bir koku ve lezzet de veriyor. Yani yüksek sıcaklık sonucu oluşan bu ölümcül reaksiyon bize birbirinden lezzetli zehirler sunuyor.

Konuyu biraz açalım: Ekmek, patates, kahve gibi gıdalarda şeker ve asparajin* bulunur. Eğer bu gıdalar yüksek sıcaklıkta pişirilirse, şeker Asparajin tarafında akrilamide dönüştürülür. Yani asparajin için „Gıdalar içerisinde bulunan öncü akrilamidtir“diyebiliriz.

(Asparajin*: Proteinlerin yapı taşı olan 20 amino asitten biridir.)

Not: Yüksek ısıda pişirilen patates kızartması, cips ve kavrulmuş kahvede de yüksek miktarda akrilamid bulunduğu şimdiye kadar yapılan birçok araştırma ile birçok kez teyid edildi.

Hububatta akrilamid tehlikesi

Almanya’nın Baden-Württemberg eyaletinde buğday ekili üç alandan alınan 15 hububat çeşidi ile bu hububatlar ile yapılan 150 ekmek çeşidi ve unlu üründe asparajin’in ne oranda bulunduğu araştırıldı.

Sonuçlar şaşırtıcı: Analiz sonunda ekmeklik hububat çeşitleri arasında çok büyük farklılıklar olduğu, asparajin seviyesinin ortalama Kilogram/ Hububat-Unu başına 140 ila 850 miligram arasında değiştiği saptandı.

İri taneli buğdayda daha fazla asparajin var

Botanikteki ismi Triticum aestivum olan ekmeklik buğdayın iki yakın akrabası iri taneli Kavuzlu buğdayı (Triticum spelta) ve Gernik‘de (Triticum dicoccum) oldukça yüksek oranda Asparajin olduğu tespit edildi.

Yine iri taneli başka bir buğday çeşidi olan Siyez’de de (Triticum monococcum) büyük farklılıklar kaydedildi. Siyez Unu‘nun kilogramında 550-840 miligram gibi oldukça yüksek sayılabilecek asparajin tespit edildi.

Tam tahıllı ekmekte daha fazla akrilamid var

Ekmeklerde yapılan analizlerde ise özellikle tahıllı ekmek ve kepekli ekmek başta olamak üzere pasta, bisküvi gibi her gün düzenli olarak tükettiğimiz birçok unlu mamulün içerisinde, unun çeşidine göre değişen oranlarda akrilamid olduğu tespit edildi. Gerek buğdayın cinsi gerekse buğdayın işlenme aşaması ekmekteki Asparajin miktarını belirlemede önemli rol oynuyor.

Araştırmanın sonuçları, ince öğütülmüş ve beyaz undan yapılmış ekmekte en az, tam tahıllı ekmekte ise en fazla asparajin olduğunu gösteriyor. Yani şu ana kadar bildiğimiz Tam tahıllı ekmek sağlıklıdır efsanesi bir yerde geçerliliğini kaybediyor.

Tam tahıllı ekmekte neden daha fazla akrilamid vardır?

Bu sorunun cevabını daha iyi anlayabilmek için buğdayın yapısına ve ekmeklik un çeşitlerine ve kısaca bir göz atmakta fayda var.

Un çeşitleri

Birçok mamulde olduğu gibi ekmeklik unda da belirli kriterlere göre belirlenmiş bir standart vardır. Ülkemizde kullanılan un standardı Alman standardına göre belirlenmiştir . Buna göre Türkiye’de kullanılan ekmeklik un çeşitleri; Tip 550, Tip 650, Tip 750, Tip 850 dir. (Bunların dışında Tip 1050, Tip 1200. Tip 1600 gibi çok iri taneli ekmeklik un çeşitleri de bulunmaktadır).

Buradaki numaralar 100 gr un yakıldığında elde edilen kül miktarını ifade etmektedir. Örneğin, Tip 550 undan 100 gram alınıp yakıldığında geriye 550 mg kül kalır ki, bu da 100 gram Tip 550 un içerisindeki 550 mg minaral olduğu anlamına gelmektedir. Numara arttıkça kül miktarı artarken unun rengi de beyazdan esmere dönüşür. Numara, aynı zamanda unun inceliğini de ifade eder.

Buğdayın yapısı

Gerek buğday gerek arpa, gerekse yulaf tanesi yapı ve görev bakımından üç ana kısımdan meydana gelir.

Bunlar dıştan içe doğru şöyle sıralanmıştır:

Kabuk/Kepek. (Kepekli ve tam tahıllı ekmeğin yapıldığı kısım. Esmer renktedir ve tanenin % 12’sini teşkil eder).

Kepeğin hemen altında esmer renkte dört tabaka daha bulunmaktadır:

  • Perikarp
  • Tohum kabuğu
  • Aleurone
  • Alt Aleurone
  • Endosperm. (Beyaz un yapılan kısım. Beyaz renktedir ve tanenin yaklaşık % 85’ini teşkil eder)
  • Embriyo. (Bir sonraki yılda tohum olarak kullanılan kısım. Tanenin yaklaşık % 3’ünü teşkil eder)

Asparajin nerede bulunur?

Tahıldaki Asparajinin çoğu taneciğin oldukça dışında yer alan Aleurone Tabakasında bulunmaktadır. Eğer ekmeklik un Aleurone Tabakasından elde edilmişse hem unun rengi esmer olur, hem de fazla miktarda Asparajin ihtiva eder.

 

Risk düşürülebilir

Ekmek seçiminde ve ekmek yapımında bazı şeylere dikkat ederek akrilamid oluşumunu yüzde 70’e varan oranda düşürmek mümkün. Örneğin, ekmeğin pişirilme sıcaklığının akrilamid oluşumunda belirleyici bir faktör olduğunu unutmamak gerek. Bu bağlamda gerek hububat gerekse asparajin içeren diğer gıdaların düşük sıcaklıkta pişirerek akrilamid oluşumunu azaltabiliriz. Ayrıca yapılan araştırmalar akrilamid riskinin, pişirmeden önce de önemli ölçüde azaltılabileceğini gösteriyor. Mesela ekmeğin mayalanma süresini uzun tutularak hamur içerisindeki asparajin azaltılabilir. Bu da pişirme sırasında oluşacak akrilamid miktarının azalmasını sağlar.

Akrilamid ne kadarı zararsızdır?

Akrilamidin ne kadarının sağlık için riski oluşturduğu tam olarak bilinmiyor. Mevcut bilgiye göre, her dozun zararlı bir etkiye sahip olacağı varsayılıyor. Bu nedenle, mümkün olduğunca az alınması tavsiye ediliyor ve özellikle çocuklarda dikkatli olunması gerekiyor. Türkiye’de besinlerdeki akrilamid seviyesini sınırlandıran herhangi bir yasal düzenleme yok ama AB genelinde ekmekler için tavsiye edilen bir kılavuz değer var o da 100 μg / kg dir. Bu değer beyaz ekmek için 50 μg / kg dır.

Sonuç

Buraya kadar anlatılanları özetleyecek olursak; Ekmek, patates, kahve gibi hemen hemen her gün düzenli olarak tükettiğimiz gıda maddelerinde akrilamidin öncüsü olan asparajin bulunmaktadır. Asparajin tek başına bir tehlike değildir. Ancak yüksek sıcaklıkta toksik ve kanserojen bir madde olan akrilamide dönüşmektedir.

Arpa buğday, çavdar gibi tahılların dış katmanları, lifler, B grubu vitaminler, mineraller, proteinler ve daha birçok besleyici maddeyi içerir. Özellikle Aleurone tabakası tahılda bir besin deposu olarak hizmet eder, tahıldaki protein’in yaklaşık % 30’ünü oluşturur ve vitamin bakımından zengindir. Bu yüzden tam tahıllı ve kepekli ekmekten ve bu unlardan elde edilen mamullerden vazgeçemeyiz ama tam tahıllı ve kepekli ekmek yapımında, akrilamidin azaltılmasına yönelik bazı önlemler alabiliriz.

Gidalarda akrilamid oluşumunu azaltacak basit ama etkili önlemler

Pişirme sırasında çok yüksek ısıdan kaçınılmalı. Yüksek ısıda asparajin şekerle reaksiyona girerek akrilamid oluşturur. Uzmanlar patates kızartmasını 175 derecenin altında ve sadece üç ila dört dakika ile sınırlı tutmanın iyi bir çözüm olduğunu belirtiyorlar. Not: Fritözlerin sıcaklık göstergeleri çoğu zaman yanlış olduğu için sıcaklığın uzman mağazalardan alınan termometre ile kontrol edilmesi tavsiye ediliyor.

Kızartma yaparken fritöz 100 gramdan fazla doldurulmamalı.

Yumuşak ve kalın patates kızartmalarında ince ve küçük olanlara göre daha az miktarda akrilamid var.

Evde hazırlanan yemeklerde gıdaların su kaybı engellenerek akrilamid oluşumu azaltılabilir. Bu yüzden fırınların sıcaklığı 200 dereceyi aşmamalıdır. Eğer fırının havalandırması açık ise sıcaklık 180 derece ile sınırlandırılmalıdır. Ayrıca gıdaların içerisinde fazla nemin kaybolmasını engellemek için gıdalar büyük parçalar halinde hazırlanmalı ve pişirme kağıdı kullanılmalıdır. Pişirilen gıdaların üzerine yumurta sarısı sürerek de gıdaların sıvı kaybı önlenebilir.

Patatesler serin ve karanlıkta saklanmalı, ancak buzdolabında saklanmamalı. Buzdolabta depolama, patateslerin içerisinde yüksek oranda şeker oluşmasına neden olur. Bu da hazırlama sırasında akrilamid oluşumunu teşvik eder.

Çimlenmiş veya yeşil lekeli patatesler kullanılmamalı.

Gerek patates gerekse tahıl ekili alanlarda daha fazla kükürtlü gübre kullanılmalı.Kükürtlü gübre düşük akrilamid kontaminasyonuna katkıda bulunur.

Ekmek hamurunu daha uzun süre mayalanmaya bırakmak. Bu işlemde maya asparajini parçalar ve pişirme aşamasında akrilamide dönüşmesini engeller.

 

Kaynak: https://saltuerk.wordpress.com/2018/11/04/ekmekte-akrilamid-tehlikesi/

Bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışın.

BAŞ DÖNMESİNE “EKŞİ”

Limon ya da ekşi yemek, uzun yıllardan beri baş dönmesine karşı birçok kültürde kullanılan pratik bir tedavi yöntemi. Nesilden nesile bir şehir efsanesi gibi aktarılan ve neden işe yaradığı pek bilinmeyen bu yöntemin artık bilimsel bir açıklaması var.

2 Mart 2018 tarihli Science dergisinde yayınlanan bu araştırmanın bulguları ekşi ile ilgili bir araştırma yapılırken tesadüfen bulundu ama hemen belirtelim baş dönmesi ile tat duyusu arasındaki bu ilginç bağlantının tüm ayrıntıları henüz tam olarak aydınlatılmış değil.

Tat duyusu ve denge hakkında kısa bilgi: Denge, iç kulaktaki vestibüler sistem (denge sistemi) tarafından ayarlanır ve günlük yaşantımızı bu sistem sayesinde yere düşmeden sürdürürüz.

Baş dönmesi ya da diğer adıyla vertigo, kişinin kendi bedeni ile çevre arasında hissettiği sahte bir hareketlilik algısıdır. Vertigo, iç kulakta bulunan üç yarım daire şeklindeki yapılar içerisindeki otokoni/otolit adında biyo-minerallerin ya da diğer adıyla kulak taşlarının gelişigüzel hareket etmesiyle ortaya çıkar.

Tat alma duyusu ise dilde bulunan tat reseptörleri ile alınan başka bir vücut fonksiyonudur.

Birbirinden çok farklı bu iki vücut fonksiyonunun tek bir gen tarafından ayarlandığının ortaya çıkması oldukça sürpriz bir durum. Aşağıda bu ilginç araştırma ile ilgili makale bulunmaktadır. Makale, mümkün olduğunca bilim dışındaki okuyucuların anlayacağı formatta hazırlanmaya çalışıldı. Konuyu daha kapsamlı anlatabilmek için zaman zaman konu ile ilgili yan konulara da değinildi. Umarım bu yan konuları anlatırken okuyucunun dikkati dağılmaz. Zira araştırma zaten yeterince karmaşık bağlantılar içeriyor.

Tat duyusu nedir?

Tat duyusu en eski ve en önemli duyularımızdan biridir. Değişik tatlar dilimizde bulunan özelleşmiş tat reseptörleri tarafından algılanırlar. Her ne kadar „Değişik tatlar, dilimizde bulunan değişik tat reseptörleri tarafından algılanır “desek de tat alma konusunda asıl görevi genlerimiz üstlenir. Dilimiz, genler tarafından regüle edilen tat reseptörleri sayesinde, tatlı, tuzlu, acı, ekşi ve umami olmak üzere beş temel uyaranı algılayabilir ve ayrıca özel tat veya aromaların ince nüansları ayırt edebilir.

Tat reseptörleri ve genlerimiz arasındaki bağlantıların karmaşıklığı birçok soruyu cevapsız bıraksa da, bu konuda yapılan çalışmalar bizi her geçen gün bir adım daha ileriye götürüyor.

Aşağıda bu çalışmalardan bir örnek bulunmaktadır. Ekşi algısı ilgili yapılan bu çalışmayı şaşırtıcı yapan ise araştırmanın sonunda konuyla hiç alakalı olmayan enteresan bir bağlantının ortaya çıkması… Şimdi bu ilginç araştırmayı dilimiz döndüğünce ve de gereksiz ayrıntılara girmeden anlatmaya çalışalım.

Ekşi algısı

Ekşi, nasıl bir tattır, hangi gen ekşi tadını algılamamıza yardımcı olur. Dilimiz ekşiyi nasıl emer ve beynimiz bu tadı nasıl işler. Bu soruların bazılarının cevabı bu makalede yer almaktadır. Bazılarının ise hala cevap bulunamadığı için hiç değinilmeyecek.

Ekşi nasıl bir tattır hücreye nasıl girer: Ekşi gıdaların pH’ları düşüktür, yani proton (H+ ) konsantrasyonları yüksektir. Başka bir ifadeyle, ekşiyi ekşi yapan şey protonlar dır ve bu protonlar gıdaların hücreye kendiliğinden girmesine engel olur, ancak özel iyon kanallarının içerisinden geçerek hücreye girebilirler.

Özel iyon kanalları: Yukarıda kısaca bahsedildiği gibi, ekşi de diğer tatlar gibi önce dilimizdeki lezzet algılayıcı reseptörler tarafından algılanır ve hemen ardından meydana gelen karmaşık biyokimyasal reaksiyonlar sonucu hücre zarında bulunan Özel Proton Kanalları açılır ve ekşi gıdalar (ya da asidik gıdalar) hücreye girer. Ama bu işlem bu kadar basit değil. Bu biyokimyasal sürecin bir de genler ile ilgili olan boyutu var ki, şimdiye kadar bu konuda pek fazla bir şey bilinmiyordu. Daha doğrusu sadece ekşinin hücre içine girmesine izin veren ama diğer tatları içeriye almayan bu Özel Proton Kanallarının hangi gen aracılığı ile açılıp kapandığı bilinmiyordu.

Çılgın keşif 

California Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırma, ekşinin hücre içine alınması konusundaki bilgilerimizi bir adım daha ileriye götürerek Özel Proton Kanallarının hangi gen tarafından regüle edildiğini anlamamızı sağladı. Araştırma sonunda dördüncü kromozomda bulunan Otopetrin 1 (OTOP1) adındaki bir genin hücrelerde proton kanallarının açarak ekşinin hücre içine girmesine olanak verdiği tespit edildi.

Ama bu keşfi sıradan olmaktan çıkartan, daha doğrusu şaşırtıcı yapan birbiriyle bağlantısı olmayan iki vücut fonksiyonunun Otopetrin 1 geni tarafından ayarlanıyor olması. Daha açık bir ifadeyle söylemek gerekirse; bizi eksiye karşı duyarlı yapan gen aynı zamanda dengemizi de sağlıyor.

Otopetrin1 geninin bilinen fonksiyonu

Otopetrin 1 geni, otopetrin adındaki proteini kodluyor. Bu protein, iç kulakta yatay ve düşey dengeyi sağlamakla görevli otokoni/otolit adında biyo-minerallerin oluşumunu sağlıyor. Otopetrin ayrıca otokoni/otolit oluşması için gerekli olan pH değerinin kararlı bir durumda kalmasını da sağlıyor. Ayrıca daha önce yapılan çalışmalar ile otopetrin 1 geninin sağlıklı formunun farelerde dengeyi sağladığı, genin genetik bir müdahale ile işlevsiz hale getirilmesi durumunda farelerin dengede kalma problemi yaşadığı teyid edilmişti. (1)

Otopetrin 1 gen ailesi dil ve kulak dışında da faal olabilir

Otopetrin-gen-ailesine ait proteinlerin önceleri sadece iç kulaktaki vestibüler sistemde (denge sistemide) görev aldığı, tat almayla ilgili görevinin sadece özel proton kanallarında kalsiyum akışını düzenlemek ile sınırlı olduğu düşünülüyordu. Ama bu çalışma ile bunun böyle olmadığı aksine otopetrin proteinin Özel Proton Kanalları oluşumunda bizzat rol aldığını gösterdi. (2)

Sonuç

Araştırmacılar ekşi lezzettini algılamaktan sorumlu geni ararken karşılarına dengeyi sağlayan genin çıkacağını hiç tahmin etmiyorlardı. Ancak şaşırtıcı fonksiyonların ortaya çıkması bu kadarla sınırlı kalmayabilir! Zira daha önce yapılan bazı çalışmalar, otopetrin gen familyasindaki bazı genlerin farklı doku ve organdaki hücrelerde çeşitli görevler aldığını zaten göstermişti. Bu yüzden otopetrin 1 gen ailesinde bulunan diğer genlerin dil ve kulak dışında gözlerde, sindirim sisteminde ve cinsel organda da faal olabilirler! (2)

GELİŞTİRİCİ ; MEHMET SALTUERK

Kaynaklar: https://blog.uni-koeln.de/saltuerk/2019/03/03/bas-donmesine-karsi-eksi/

Bilgi amaçlıdır. Tanı ve Tedavi İçin Lütfen Hekiminize Danışınız.

OTİZM RİSKİ ANNENİN BAĞIRSAK FLORASI İLE BAĞLANTILI OLABİLİR Mİ ?

Virginia Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden (VA, ABD) araştırmacılar, hamile bir annenin bağırsak florasının, çocuklarının norogelişimsel bozuklukları ve otizm riskini belirleyebileceğini söylüyor.

 

Henüz bağırsak florası ve otizm arasındaki bağlantı tam olarak çözülememiş olsa da son yıllarda yapılan araştırmaların sonuçlarına göre, ikinci beyin olarak adlandırılan sindirim sistemi, besinleri sindirmek dışında zihinsel faaliyetleri, ruh halini ve davranışları da etkilediği ileri sürülüyor. Bağırsaklarda çok zengin bir sinir ağının olduğu ve bağırsak sinir sisteminin beyin ile karmaşık bir ilişki içinde olduğu biliniyor.

 

2014 yılında Dr. Natasha Campbell-McBride, otizmli olan kendi oğlunu ve 10 binden fazla otizmli çocuğu, uyguladığı doğal GAPS diyetiyle iyileştirdiği ileri sürülüyor. Bir nöroloji uzmanı olan Dr. Natasha çalıştığı hastanede otizmli çocukların ciddi sindirim sorunları yaşaması üzerine araştırmalarını genişletiyor. Şimdi otizm teşhisi konan çocuğunun 21 yaşında, üniversiteye giden ve sağlıklı bir genç olduğu biliniyor.

 

Tam olarak mekanizması anlaşılamasa da bağırsak mikroorganizmalarının sayısındaki dengesizliğin, otizmin bazı belirtilerinin şiddetini artırdığı yönündeki görüşleri destekleyen bulguların olduğunu öne süren araştırmacılar, otizmli çocuklara dışardan verilen yararlı mikroorganizmalarla etkili bir probiyotik tedavi uygulandığında yani bağırsak florası yeniden düzenlendiğinde, çocuklarda farkındalığın ve göz temasının artacağını, bazı davranış bozukluklarının da azalacağını öngörüyor. Her ne kadar bu tür çalışmalar bağırsak florası ve beyin arasındaki bağlantının norogelişimsel bozukluklar ile bağlantılı olduğunu ileri sürse de bu ilişkinin moleküler mekanizması hakkında henüz kesin bir sonuca varılamıyor. Otizm hakkındaki sorularınız ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

 

http://www.jimmunol.org/content/early/2018/06/29/jimmunol.1701755

Autism risk may be linked to mother’s microbiome health

 

OMEGA 3 VE ERGENLERDE MAJÖR DEPRESYON ÜZERİNE BİR ÇALIŞMA

Klinik psikiyatri dergisinde yayınlanan bir makaleye göre;  ergenlerde görülen majör depresyonda omega 3 takviyesinin placebodan daha üstün olmadığı belirtilmiştir.

(J Clin Psychiatry 2018; 79 (4), Vilma Gabbay, MD; Rachel D. Freed, phd; Carmen M. Alonso, MD; Stefanie Senger, phd; Jill Stadterman, BA; Beth A. Davison, phd; ve Rachel G. Klein, phd, Ergen Depresyonunda Monoterapi Olarak Omega-3 Yağ Asitlerinin Çift Kör Plasebo Kontrollü Denemesi)

Yapılan çalışmada yaşları 12 ve 19 arası değişen %57 si kız hastaya 10 hafta boyunca omega 3 ve placebo  etkisi sağlayacak ajan verilmiştir. Her iki ajanda her hafta 0.6 gram/gün arttırılarak maksimum 3.6 g / gün dozuna kadar çıkılarak uygulanmıştır. Katılımcılara depresyon tedavisini sağlayacak herhangi bir ilaç verilmemiştir.  Ayrıca katılımcılara depresyon ve intihar düşüncelerini ve şiddetini ölçen testler uygulanmıştır.

Araştırma sonucuna göre her iki grupta da klinik düzelme birbirinden üstün bulunamamıştır. Depresyon ve intihar düşüncelerinde placebo etkisi %50 iken , omega 3 kullanan grupta %42.9 dur.

Bu sonuçlar, omega 3 kullanımının ergenlerde majör depresif bozukluğun tedavisinde etkili olabileceğine dair mevcut kavramları sorgulamaktadır.

Bilgiler  orijinal makaleden çevrilerek aktarılmıştır. Bilgilendirme amaçlıdır.Lütfen tanı ve tedaviniz için doktorunuza danışınız.

Kaynaklar: https://www.psychiatrist.com/JCP/article/Pages/2018/v79/17m11596.aspx

Uykuda Diş Gıcırdatma ve TDCS Tedavisi

Bruksizm (diş gıcırdatma) genellikle uyku esnasında oluşan güçlü çene hareketlerinin neden olduğu çeneleri sıkma, dişleri gıcırdatma olayıdır. Toplumumuzda sık rastlanır. Genellikle bu alışkanlığa sahip bireyler bundan habersizdir.

Vücudumuzda stres belirtilerini ilk olarak gördüğümüz yer ağız dokularıdır. Stres bruksizmin hem oluş nedeni hem de olayın şiddetini artıran en önemli faktör olarak belirlenmiştir. Derin uykuya dalma sırasında, duyuların iletildiği beyin bölgesine stres  ne kadar yoğun iletilirse çiğneme kaslarının o oranda sıkımı güçleşir ve kişi farkında olmadan dişlerini gıcırdatmaya, sıkmaya başlar. Kişi ancak uyandığında çenesindeki ağrıdan bunu fark edebilir. Diş sıkma, çocukluk çağında başlar, erişkinlikte artar. Yaşanan stres nedeniyle de devam eder. Yapılan araştırmalar bir kişinin diş sıkma gücünün 5 tona kadar ulaşabildiğini gösteriyor

Genellikle uykuda görülen bruksizm; diş kayıplarına, diş eti hastalıklarına neden olurken, baş ve yüz ağrılarını da tetikleyerek ciddi boyun ve sırt ağrılarını da beraberinde getiriyor. Eğer bruksizm tedavi edilmez ise; ağızdaki diş, dolgu veya porselenlerde kırıklara neden olabilir. Dişleri çene kemiğinde tutmaya yardımcı olan diş destek dokularının zedelenmesine neden olarak, dişlerin kaybedilmesiyle de sonuçlanabilir. Ayrıca çene ekleminde zedelenmeye, yeme zorluklarına ve ağız açamamaya kadar sonuçlar ortaya çıkabilir. Boyun ve omuzda ağrılara, böylece kas rahatsızlıklarıyla kendini göstererek çabuk yorulmaya da neden olabilmektedir

Bu rahatsızlığın en önemli sebebi strestir. Uyurken diş sıkma ve diş gıcırdatma huzursuz bir hayatı işaret etmektedir. Diş gıcırdatan ya da sıkanların yaklaşık üçte birinde psikolojik bozukluklara rastlanmaktadır. Bu rahatsızlık çoğunlukla anksiyete yani kaygı bozukluğudur.
Çoğunlukla duygularını, beklenti ve tepkilerini ifade edemeyen sürekli baskı altında olan kişiler bu sorunu uyku esnasında beden dili ile ifade ederler. Bu diş sıkma ve gıcırdatmadır.

TEDAVİ

Bu problemin çözülmesi için sadece diş hekimi tedavisi yeterli olmaz. Burada kişinin psikolojik olarak da tedavi alması gereklidir. Stres kaynakları ortadan kalkmasa da kişinin davranış biçimini değiştirmesi tedavi için çok önemlidir.

Transkraniyal Doğru Akım Uyarımı (tDCS)

Transkraniyal Doğru Akım Uyarımı (tDCS), beynin ilgili bölgelerine elektrotlar aracılığı ile düşük yoğunlukta doğru akım verilmesi ve bu şekilde beyin hücrelerinin uyarılması tekniğidir.Genellikle alın bölgesine yerleştirilen iki elektrotun verdiği akım ile beyin dış kabuğundaki bazı elektriksel aktivitelerin canlanması veya bastırılması hedeflenir.

tDCS’nin temel çalışma mantığı, elektrik akımı uygulaması ile nöron denilen beyin hücrelerinin uyarılarak düzenlenmesidir. Normalde beyinde kendiliğinden gerçekleşen sinirsel elektrik aktiviteleri, tDCS ile istenen yönde değiştirilir.

Seanslar ortalama 25-35 dakika arasında sürer ve uzman hekim aksini belirtmediği takdirde her gün uygulanır. Seans sayısı ise hekimin belirlediği tedavi planına göre tespit edilir.

Ağrısız bir tedavi yöntemidir, ilaçlar gibi kimyasal etkileşim yapmaz ve vücuda zarar vermez.

 

-Dişlerde aşınmalar varsa

-Diş kenarlarında, dolgularda ve protezlerde kırıklar oluşuyorsa

-Gece uyurken eşiniz gıcırtı sesi duyuyorsa

-Dişlerde hassasiyet varsa

-Diş etlerinde çekilmeler varsa

lütfen bir diş hekimi ve psikiyatriste başvurunuz.

TDCS TEDAVİSİNİN ETKİLİ OLDUĞU DİĞER ALANLAR

tDCS başlangıçta beyin zedelenmelerine ve majör depresif bozukluk gibi psikiyatrik vakalara yardım etmek amacıyla geliştirilmiştir. Günümüzde ise  depresyon ve beyin zedelenmesinin yanı sıra otizmden obeziteye, felçten gelişimsel bozukluklara, afaziden (konuşma yitimi) atletik performans geliştirmeye ve anoreksiyaya kadar çok geniş bir alanda kullanılmaktadır.

  • Depresyon
  • Beyin hasarı / beyin damar tıkanması
  • Akut ve kronik ağrı
  • Otizm
  • Migren
  • Felç sonrası rehabilitasyon
  • Madde bağımlılıkları
  • Obezite ve anoreksiya
  • Gelişimsel bozukluklar
  • Afazi (konuşma yitimi)
  • Atletik performans arttırma

kaynak:  https://npistanbul.com/transkraniyal-dogru-akim-uyarimi-tdcs

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır.Tanı tedavi ve diğer sorularınız için lütfen hekiminize başvurunuz.

Link to this post

Törensiz Kalmak!

Törenler dönüşüm döneminin vurgusunu yapan “son” ve “başlangıçlar” anlamına gelen toplumsal hilelerdir.Bir dönüşümü pekiştirmek istiyorsa,bunu kolaylaştıracak hazır formüller üretir toplum.
Örneğin;cenaze törenleri;tüm toplumlarda yası tedavi etmek üstüne kuruludur. Dayanışmaya gelinmesi,sürekli anlattırılıp,sorulup “desensitize” edilmesi bir tür terapi uygulamasıdır.İlk anda,doğal tepki olan “bu olamaz” tepkisi ve “inkar” duygusunu tedavi eder.
Her dönüşümde tadını çıkara çıkara yaşamak lazım törenleri.Kırk gün kırk gece sürmeli yaşamın kritik dönemeçleri.Emekli olmak,okul bitirmek,otuz,kırk,elli yaşa girmek gibi her durumda yapılmalı.
Böylece yeni duruma,yeni kimliğimize uyum sağlıyoruz.Pek çok tören yaratmak lazım gündelik hayatta.Hafta sonu büyüklerle kahvaltılar,balık günleri;krep sabahları,aylık piknikler gibi.
Evin çocukları, üyelerinin bildiği ve “biz bunu hep yaparız” dediği etkinlikler. Bu törenler de;kanallar acıyor bize.Kalkıp onsekiz yaşında çocuğunuza,sevgilisi ile sorununu soramıyorsunuz.Ama; “hadi balığa gidelim” dediğinde saatlerce konuşulabilecek zaman kazanıyorsun.
Geleneksel törenler,bayram ziyaretleri akrabalık ilişkileri hızla gevşiyor ve eriyor.Yeni törenlere ihtiyacımız var;yeni kanallara,etrafında toplanabileceğimiz yeni sembollere gerek var.Hem arkadan gelen kuşaklarınilgi ve yaşam tarzları çok farklı hemde kırk yaş üstü nüfus artıyor.
Yüz yaşına dayanan bir yaş ortalamasında;50 yaş üstü için hiçbir kılavuzumuz yok.80 yaşındaki bir dede ile youtuber olmayı hayal eden onbeş yaşındaki genç ve aradaki kuşakları hangi mekanda hangi gerekçeyle toplayacağız.
Kopma ve çözülme okadar belirgin ve abartılı ki,çoğu dede-torun ilişkisi “hediye almaya” indirgenmiş durumda.
Elli yaş üstü çiftlerin ortak etkinlikleri sadece çağrıldıkları düğünlere gitmek.Erkekseniz cami ve kahvehane dışında yer yok.Kadınsanız;çağrıldığınızda gideceğiniz mevlütlerde sınırlı sosyal yaşamınız.Kimse farkında değil ama,temel lise vb.uygulamalar sürekli başarıya göre sınıf değiştirmeler ile yeni nesilde yok ettiğimiz bir “Aidiyet”duygusu var.Yani hiçbiri “filanca lisenin şu şubesindeyim” gibi bir okul yılları anısına sahip olmayacaklar.
Hızla dernekler,kulüpler,internette örgütlü gruplar kurmalıyız.Hobiler edinmeliyiz.Herkes on yıl sonrasının sosyal yaşamının tohumlarını atmalı şimdiden ve galiba bu gelecek, yorumlarla çevrili soba başında ekmek kızarttığımız bir tablo değil.Kendi törenlerimizi oluşturmazsak;hayallerimiz ve gelecek beklentilerimizde de hayal kırıklığı ana tema olacaktır.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır.Tanı tedavi ve diğer sorularınız için lütfen hekiminize başvurunuz.Tabipler odası dergisinden alıntıdır. Tabipler odası dergisinde yayınlanan yazımdır.

Omega-3, Depresyon, Koroner Kalp Hastalığı Olan Hastalarda Fayda Göstermedi

Klinik Psikiyatri Dergisi’nde yayınlanan çalışma sonuçlarına göre, sertraline ek eikosapentaenoik asit (EPA) …

İleri yaşta baba olanların çocukları daha uzun telomerlere sahipler; İleri yaşta baba olanların çocukları daha uzun yaşayabilir !

MEHMET SALTUERK / THE INSTİTUTE FOR GENETİCS OF THE UNİVERSİTY OF COLOGNE Hepimiz uzun ve sağlık bir yaşam isteriz. …

Yapay zeka bir çocuğun konuşmasından depresyon ve kaygıyı tespit edebiliyor.

Bir makine öğrenmesi algoritması, küçük çocukların konuşma modellerinde kaygı ve depresyon belirtilerini algılayabilir. …