Kategori: Sağlıklı Yaşlanma

Yaşama Kattığınız Anlam Ömrünüzü Uzatabilir

Kaliforniya Üniversitesi San Diego Tıp Fakültesi’ndeki araştırmacılar tarafından yapılan araştırmaya göre, yaşama katmış olduğunuz anlam ve amaçlarınız sağlıklı yaşam için önemli.

Klinik Psikiyatri Dergisi’nin 10 Aralık 2019 tarihli sayısında yayınlanan bu araştırma, 60 yaş altı ve 60 yaş üstü katılımcılar ile gerçekleştirildi. Araştırmaya göre yaşama kattığınız anlam daha huzurlu ve sağlıklı bir yaşam sürmenizi sağlıyor. Araştırma, gençlik ve kariyer başlangıcında bireylerin anlam arayışının yüksek olduğunu, üretkenlik ve orta yaş civarında bu arayışın sona erdiğini , 60 yaş ve üzerindeki bireylerde arayışın en düşük noktada olduğunu ancak emeklilik ile birlikte sağlık sorunlarının varlığı, beraberinde yakın çevre ve aynı yaş grubundaki dostların vefatı ile birlikte yeni bir anlam arayışının başladığını gösteriyor. Başarılı Yaşlanma Değerlendirmesi (SAGE) ‘nin bir parçası olan 21-100 yaşları arasındaki 1,042 erişkinle yapılan çalışma “Hayatım için bir amaç veya misyon arıyorum” ve “Doyurucu bir yaşam keşfettim” gibi sorulardan oluşan bir anket çalışması niteliğinde.

Makalenin ilk yazarı MD Awais Aftab, yaşamın anlamının hastaların refahını ve işlevini arttırmayı hedefleyebilecek, klinik olarak alakalı ve potansiyel olarak değiştirilebilir bir faktör belirtti.

Sonuç olarak

 “Yaşamda anlamı olanlar, olmayanlara göre daha mutlu ve sağlıklı.”

 

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

 

Kaynak:

https://www.sciencedaily.com/releases/2019/12/191210131935.htm?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+sciencedaily%2Fhealth_medicine%2Fhealthy_aging+%28Healthy+Aging+News+–+ScienceDaily%29

Keton diyeti ve Alzheimer (yeni bir araştırma)

YAPILAN YENİ BİR ARAŞTIRMAYA GÖRE KETONDAN ZENGİN BESLENME ALZHEİMER HASTALIĞI İLE SAVAŞMANIN YOLLARINDAN BİRİ OLABİLİR.

Alzheimer hastalığı ilerleyici hafıza kaybı tablosuyla karakterize nörodejeneratif bir hastalıktır. Öz bakım becerilerinde, bilişsel işlevlerinde yetersizlikler görülmektedir. Beyin hücrelerimiz tamamen fonksiyonel olmalarını sağlayacak yeterli enerji üretememeye başlarlar. Araştırmacılar tarafından SIRT3* adı verilen ve mitokondride bulunan enzimin, enerji kaybına karşı fare beynini koruyabilecek etkiler üretebileceği keşfedilmişti. Farelerle yapılan bu araştırmalarda SIRT3 üretmeyen fare denekler, nörodejenerasyon (sinir hücrelerinin ölmesi veya yıkılması) ve epileptik nöbetlere yol açan nörotoksinlere maruz kaldıklarında, strese çok daha duyarlı hale geldikleri gözlenmişti. Tekerlekte koşma egzersizi, sinir hücrelerindeki SIRT3 seviyesini artırdı ve dejenerasyona karşı koruma sağladı. Enzimin düşük seviyelerde olması koruma durumunun oluşmasına engel oldu.

Yapılan yeni bir araştırmada düşük SIRT3 seviyesine sahip farelerin, standart Alzheimer hastalık modeli ve kontrol farelerinden alınan farelere kıyasla çok daha yüksek bir ölüm oranı, daha şiddetli nöbetlere maruz kaldığı görüldü. SIRT3 seviyeleri düşük bu fareler keton bakımından zengin beslendiklerinde nöbetlerin şiddetinin azaldığı, daha seyrek nöbet geçirdikleri ve ölüm oranlarının düştüğü gözlemlendi. Diyet ayrıca farelerde SIRT3 seviyelerini de arttırdı.

Bu araştırmaya göre keton tüketimi ile SIRT3 seviyelerini artırmak, internöronları korumanın ve Alzheimer hastalığının ilerlemesini geciktirmenin bir yolu olabilir.

 

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

 

Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/12/191209131948.htm?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+sciencedaily%2Fhealth_medicine%2Fhealthy_aging+%28Healthy+Aging+News+–+ScienceDaily%29

Alzheimer hastalığının gelişimi yalnızca genetikle bağlantılı değildir

Gözlerimizin rengi veya saçımızın düzlüğü DNA’mızla bağlantılıdır, ancak Alzheimer hastalığının gelişimi yalnızca genetikle bağlantılı değildir.

Üçüzlerle yapılan Alzheimer hastalığı ile ilgili yeni bir çalışma aynı DNA’yı paylaşmalarına rağmen, üçüzlerin ikisinin 70’lerin ortalarında Alzheimer hastalığına yakalandığını bildirdi. Bu çalışma genetik kodun yüzde yüz Alzheimer hastalığına yakalanıp yakalanmayacağınızı belirlemediğini gösteriyor.  Baycrest’teki nöroloji başkanı ve Baycrest’in Rotman Araştırma Enstitüsü’ndeki bilim adamı Dr. Morris Freedman ailede demans öyküsü olan kişilerin umutsuz olmadığını, çevresel faktörler ve yaşam tarzının düzenlenmesi ile Alzheimer riskinin azaltılabileceğini belirtti.

Araştırma ekibi üçüzlerin her birinden ve üçüzün birinin çocuklarından alınan kandan gen dizisini ve vücut hücrelerinin biyolojik yaşını analiz etti. Çocuklardan biri erken başlangıçlı Alzheimer’a yakalanırken, diğeri demans belirtileri göstermedi. Araştırma ekibi ayrıca çalışma sırasında üçüzlerin octogenaryan olmasına rağmen, hücrelerinin biyolojik yaşlarının kronolojik yaşlarından altı ila on yaş küçük olduğunu keşfetti. Buna karşılık, erken başlangıçlı Alzheimer’ı geliştiren üçüz çocuklarından birinin, kronolojik yaştan dokuz yaş büyük bir biyolojik yaşa sahip olduğunu, demansı olmayan diğer çocuğun gerçek yaşlarına yakın biyolojik bir yaş gösterdiğini belirtti.

Araştırmacılar yaşlandıkça, DNA’mız bizimle birlikte yaşlandığını ve bunun sonucunda bazı hücrelerin zamanla değişebildiğini belirtti. Ayrıca araştırmacılar biyolojik yaşın hastalığın başlangıç yaşını etkileyip etkilemediğini belirlemek için Alzheimer’lı bireylerin biyolojik yaşlarına dair daha derinlemesine çalışmalar yürütmek istiyorlar.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/12/191211115606.htm?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+sciencedaily%2Fhealth_medicine%2Fhealthy_aging+%28Healthy+Aging+News+–+ScienceDaily%29

 

2019 Verilerine Göre Demir Kullanımında Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar

Demir bir mineraldir. Vücuttaki demirin çoğu kırmızı kan hücrelerinin hemoglobinlerinde ve kas hücrelerinin miyoglobinlerinde bulunur. Oksijen ve karbondioksiti taşımak için demir gereklidir. Aynı zamanda vücutta başka önemli rollere sahiptir. Et, balık, tofu, fasulye, ıspanak, tahıl ve diğer yiyecekler gibi yiyeceklerde demir bulunur.
Demir, çoğunlukla düşük demir seviyelerinin neden olduğu anemiyi önlemek ve tedavi etmek için kullanılır. Ayrıca kanama, hamilelik, böbrek sorunları veya kalp yetmezliği ile ilgili adet döngüsü nedeniyle anemi için kullanılır.

Demir, kırmızı kan hücrelerinin oksijenleri akciğerlerden vücudun her tarafındaki hücrelere taşımasına yardımcı olur. Demir ayrıca vücuttaki birçok önemli fonksiyonda rol oynar.

Kullanım Alanları

Güçlü etki;

Kronik hastalıklardan kaynaklanan anemi

Kanser, böbrek problemleri veya kalp problemleri gibi birçok hastalık anemiye neden olabilir. Epoetin alfa gibi diğer ilaçlar ile birlikte demirin alınması, kırmızı kan hücrelerinin oluşmasına yardımcı olabilir ve böbrek sorunları olan insanlarda veya kemoterapi ile kanser tedavisinde tedavi edildiğinde kansızlığı önleyebilir veya tedavi edebilir. Enjeksiyon yoluyla demir almak, ağızdan demir almaktan daha etkilidir.

Düşük demir seviyelerinin neden olduğu anemi

Ağızdan veya enjeksiyon yoluyla demir almak, vücutta çok az demirin neden olduğu anemiyi tedavi etmek ve önlemek için etkilidir.

Hamilelikte düşük demir seviyeleri

Ağızdan demir almak, hamile kadınlar tarafından alındığında vücutta çok az demir bulunması nedeniyle anemi riskini azaltabilir.

Muhtemel etki;

ACE inhibitörlerinin neden olduğu öksürükler

ACE inhibitörleri olarak adlandırılan yüksek tansiyon için kullanılan ilaçlar bazen yan etki olarak öksürüğe neden olabilir. Bazı araştırmalar demir yoluyla ağız yoluyla alınmanın bu yan etkiyi azaltabileceğini veya önleyebileceğini göstermektedir. ACE inhibitör ilaçları arasında captopril (Capoten), enalapril (Vasotec), lisinopril (Prinivil, Zestril) ve diğerleri vardır.

Düşünceyi geliştirmek

Ağızdan demir almak, düşük demir seviyeleri ile 6-18 yaş arası çocuklarda düşünme, öğrenme ve hafızayı geliştirmeye yardımcı olabilir. İlk çalışma, demir alımının bilinmeyen demir durumu olan 13-18 yaş arası kızlarda dikkatini artırabileceğini göstermektedir.

Kalp yetmezliği

Kalp yetmezliği olan kişilerin% 20’sine kadar düşük demir seviyeleri de vardır. Bazı araştırmalar, enjeksiyon yoluyla demir vermenin, egzersiz yapma kabiliyeti ve diğer semptomlar gibi kalp yetmezliği semptomlarını iyileştirebileceğini göstermektedir.

Huzursuz bacak sendromu (RLS)

Araştırmalar, demir yoluyla ağız yoluyla alınmanın, bacak rahatsızlığı ve uyku sorunları gibi RLS semptomlarını azalttığını göstermektedir. Aslında, semptomları iyileştirmek için demir almak RLS’li ve düşük demir seviyeli kişiler için önerilir. RLS’li bazı kişilerde ayrıca damar içine demir enjekte edildikten sonra semptomları düzeldi (IV ile). Ancak IV tarafından verildiğinde tüm demir formlarının işe yarayıp yaramadığını bilmek için çok erken.

Etkisiz olabilecek durumlar;

Erken doğum eylemi. İkinci trimesterde başlayan hamilelik sırasında demir almak, hamilelik süresini artırmaz veya doğumda bebeğin ağırlığını arttırmaz.

Etkisi için yetersiz kanıt bulunan durumlar;

DEHB

Araştırmalar, 1-3 ay boyunca ağız yoluyla demir almanın, dikkat eksikliği-hiperaktivite bozukluğu (DEHB) ve düşük demir seviyeleri denilen bir durumda olan çocukların dikkat problemlerinin semptomlarını iyileştirdiğini göstermektedir.

Katılma nöbeti (nefes tutma atakları)

Erken araştırmalar, demir alımının çocuklarda nefes tutma ataklarının sayısını azalttığını göstermektedir.

Çocuk Gelişimi

Erken araştırmalar demirin anemisi olmayan bebeklerde ve çocuklarda düşünme veya öğrenmeyi iyileştirmediğini göstermektedir. Bununla birlikte, hareket becerilerinde bir gelişme olabilir. Diğer erken kanıtlar demir alımının çocuklarda büyümeyi artırmadığını göstermektedir.

Boğaz ve mideyi birbirine bağlayan tüp kanseri (özofagus kanseri)

Erken araştırmalar demir takviyesi alan kişilerin bir tür özofagus kanseri geliştirme olasılığının% 32 daha az olduğunu buldu.

Yorgunluk

Demir gibi demir sülfat almanın, kadınlarda açıklanamayan yorgunluğu artırabileceğine dair bazı kanıtlar vardır.

Mide kanseri

Erken araştırmalar demir takviyesi alan kişilerin bir tür mide kanseri geliştirme olasılığının yaklaşık 1.6 kat daha fazla olduğunu buldu.

HIV’li insanlarda anemi

Erken araştırmalar, HIV ve anemili bir multivitamin ile birlikte 3 ay boyunca demir alan çocukların, sadece bir multivitamin alan çocuklara kıyasla 3 ay sonra hala anemi olma ihtimalinin daha düşük olduğunu göstermektedir.

Fiziksel performans

Erken araştırmalar, ağız yoluyla demir almanın, genç kadınlarda ve çocuklarda egzersiz yapma yeteneğini geliştirebileceğini göstermektedir.

Ek olarak;

Yaralar

Crohn hastalığı adı verilen sindirim sistemi hastalığı.

Depresyon.

Kadın kısırlığı.

Ağır adet kanaması.

Diğer durumlar.

Yan Etkiler ve Güvenlik

Uygun dozda demir kullanımı çoğu insan için güvenlidir, ancak mide rahatsızlığı ve ağrı, kabızlık veya ishal, bulantı ve kusma gibi yan etkilere neden olabilir. Yemekle birlikte demir takviyesi almak, bu yan etkilerin bir kısmını azaltıyor gibi görünüyor. Bununla birlikte, gıda vücudun demiri ne kadar iyi emebileceğini de azaltabilir. Mümkünse ütü, aç karnına alınmalıdır. Çok fazla yan etkiye neden olursa, yemekle birlikte alınabilir. Süt ürünleri, kahve, çay veya tahıl içeren yiyeceklerle birlikte demir almaktan kaçının.
Demir sülfat, demir glukonat, demir fumarat ve diğerleri gibi birçok demir ürünü türü vardır. Polisakkarit demir kompleksi (Niferex-150, vb.) İçeren bazı ürünler, diğerlerinden daha az yan etkiye neden olduğunu iddia eder. Ancak bu iddiayı destekleyecek güvenilir bir kanıt yoktur.
Bazı enterik kaplı veya kontrollü salımlı demir ürünler bazı insanlar için bulantıyı azaltabilir; ancak, vücut bu ürünleri de ememeyebilir.
Sıvı demir takviyeleri dişleri karartabilir.

Yüksek dozlarda demir özellikle çocuklar için güvenli değildir. Demir, çocuklarda zehirlenme ölümlerinin en yaygın nedenidir. 60 mg / kg kadar düşük dozlar ölümcül olabilir. Demir zehirlenmesi, mide ve bağırsak rahatsızlığı, karaciğer yetmezliği, tehlikeli derecede düşük kan basıncı ve ölüm gibi birçok ciddi soruna neden olabilir. Bir yetişkinin veya çocuğun önerilen miktardan daha fazla demir aldığından şüpheleniyorsanız, derhal sağlık uzmanınızı veya en yakın zehir kontrol merkezini arayın.
Yüksek demir alımının kalp hastalığına yakalanma olasılığını artıracağına dair bazı endişeler var. Bazı araştırmalar, özellikle kırmızı et gibi gıda kaynaklarından yüksek miktarda demir alımı olan kişilerin kalp hastalığına yakalanma ihtimalinin daha yüksek olduğunu göstermektedir. Bu, özellikle tip 2 diyabet hastaları için geçerli olabilir. Ancak bu tartışmalı. Diğer çalışmalar demirin kalp hastalığı riskini arttırdığını göstermez. Demirin kalp hastalığı riskini arttırıp arttırmadığını kesin olarak söylemek için çok erken.

Hamilelik ve emzirme:

Hamile ve emziren kadınlar için vücutlarında yeterli miktarda demir bulunan ve başlangıç ​​demirinin günlük 45 mg tolere edilebilir üst alım seviyesinin (UL) altındaki dozlarda kullanıldığında güvenlidir.Hamileler için yüksek dozlarda ağızdan alındığında güvenli değildir. Demir eksikliği yoksa, günlük demirden günde en fazla 45 mg almayınız. Daha yüksek dozlar mide ve bulantı ve kusma gibi bağırsak yan etkilerine neden olur. Yüksek dozlarda demir ayrıca kanda yüksek düzeyde hemoglobine neden olabilir. Doğum sırasındaki yüksek hemoglobin düzeyleri kötü gebelik sonuçları ile ilişkilidir.

Şeker hastalığı: Demir oranı yüksek bir diyetin, kanıtlanmış olmamasına rağmen, tip 2 diyabetli kadınlarda kalp hastalığı riskini artırabileceğine dair endişeler vardır. Şeker hastalığınız varsa, demir alımınızı sağlık uzmanınızla görüşün.

Mide veya bağırsak ülseri: Demir tahrişe neden olabilir ve bu koşulları daha da kötüleştirebilir. Ütüyü dikkatli kullanın.
Ülseratif kolit veya Crohn hastalığı gibi bağırsak iltihabı: Demir tahrişe neden olabilir ve bu koşulları daha da kötüleştirebilir. Ütüyü dikkatli kullanın.
Hemoglobin hastalıkları: Demir almak, bu şartlarda insanlarda aşırı demir yüklenmesine neden olabilir. Hemoglobin hastalığınız varsa, sağlık uzmanınız tarafından yönlendirilmedikçe demir almayın.
Zamanından önce doğan bebek: Düşük E vitamini seviyesine sahip prematüre bebeklere demir verilmesi ciddi sorunlara neden olabilir. Düşük miktarda E vitamini, demir vermeden önce tedavi edilmelidir. Erken doğmuş bir bebeğe demir vermeden önce sağlık uzmanınızla konuşun

Bu kombinasyonla dikkatli olun;

  • Antibiyotikler demir ile etkileşime girer;

Demir, vücudun ne kadar antibiyotik emdiğini azaltabilir. Bazı antibiyotiklerle birlikte demir alınması, bazı antibiyotiklerin etkinliğini azaltabilir. Bu etkileşimi önlemek için antibiyotik kullandıktan iki saat önce veya iki saat sonra demir alın.
Quercetin ile etkileşime girebilecek bu antibiyotiklerin bazıları siprofloksasin (Cipro), enoxacin (Penetrex), norfloksasin (Chibroxin, Noroxin), sparfloksasin (Zagam), trovafloksasin (Trovan) ve greparksakin (Rafloksasin) içerir.

Demir, midedeki tetrasiklin antibiyotiklerine bağlanabilir ve vücudun ne kadar tetrasiklin antibiyotiklerini absorbe edebileceğini azaltabilir. Tetrasiklin antibiyotikleriyle birlikte demir alınması, tetrasiklin antibiyotiklerinin etkinliğini azaltabilir. Bu etkileşimi önlemek için tetrasiklin kullandıktan iki saat önce veya dört saat sonra demir alın.
Bazı tetrasiklin antibiyotikleri arasında, dislisiklin (Declomisin), minosiklin (Minosin) ve tetrasiklin (Akromisin) bulunur.

  • Bisfosfonatlar;

Demir, vücudun ne kadar bisfosfat emdiğini azaltabilir. Bisfosfatlarla birlikte demir alınması, bisfosfatların etkinliğini azaltabilir. Bu etkileşimi önlemek için demirden en az iki saat önce veya gün içinde bifosfonat alın.
Bazı bifosfonatlar, alendronat (Fosamax), etidronat (Didronel), risedronat (Actonel), tiludronat (Skelid) ve diğerleridir.

  • Levodopa

Levotiroksin, düşük tiroid fonksiyonu için kullanılır. Demir vücudun ne kadar levothyroxine emdiğini azaltabilir. Levotiroksin ile birlikte demir alınması, levotiroksinin etkinliğini azaltabilir.
Levotiroksin içeren bazı markalar arasında Zırh Tiroid, Eltroksin, Estre, Euthyx, Levo-T, Levothroid, Levoxyl, Synthroid, Unithroid ve diğerleri bulunur.

  • Metildopa

Demir, metildopa (Aldomet) ‘in vücudun emilimini azaltabilir. Metildopa (Aldomet) ile birlikte demir alınması, metildopa (Aldomet) etkinliğini azaltabilir. Bu etkileşimi önlemek için metildopa (Aldomet) kullanmadan en az iki saat önce veya sonra demir alın.

  • Mikofenolat Mofetil 

Demir, mikofenolat mofetilin (CellCept) vücudun ne kadarını emdiğini azaltabilir. Mikofenolat mofetil (CellCept) ile birlikte demir alınması, mikofenolat mofetilin (CellCept) etkinliğini azaltabilir. Bu etkileşimi önlemek için mikofenolat mofetil’den (CellCept) en az iki saat sonra demir alın.

  • Penisilinlamin

Penisilin, Wilson hastalığı ve romatoid artrit için kullanılır. Demir, vücudunuzun ne kadar penisilin emdiğini azaltabilir ve penisilinlaminin etkinliğini azaltabilir. Bu etkileşimi önlemek için penisillamin kullandıktan iki saat önce veya iki saat sonra demir alın.

  • Kloramfenikol

Demir, yeni kan hücrelerinin üretilmesi için önemlidir. Kloramfenikol yeni kan hücrelerini azaltabilir. Uzun süre kloramfenikol alınması, demirin yeni kan hücreleri üzerindeki etkilerini azaltabilir. Ancak çoğu insan kısa süre kloramfenikol alır, bu yüzden bu etkileşim büyük bir problem değildir.

Lütfen hekiminize danışmadan her hangi bir takviye almayınız, ilaçların dozlarını değiştirmeyiniz veya tedavinizi değiştirmeyiniz. Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için doktorunuza danışınız.

Kaynak: https://tr.j-medic.com/51-details-50572

Alzheimer’a karşı alınacak yedi basit önlem

Alzheimer’a karşı alınacak yedi basit önlem

Alzheimer, beyindeki sinir hücreleri üzerinde β-Amyloid plaklarının birikmesi ile ortaya çıkan, sebebi henüz bilinmeyen ve yıllar ilerledikçe şiddeti giderek artan, şimdilik kesin tedavisi olmayan bir beyin hastalığıdır. Dünyada 35 milyon Alzheimer hastası olduğu tahmin ediliyor ve bu sayı her geçen gün dramatik bir şekilde artıyor. Yapılan istatistikler 2030 yılında 66 milyon, 2050 yılında ise 115 milyon Alzheimer hastası olacağını gösteriyor.

Türkiye’de yaklaşık 400 bin Alzheimer hastası olduğu söyleniyor olsada gerçek rakamın çok daha fazla olduğu tahmin ediliyor.

Alzheimer bir yaşlılık hastalığıdır

İstisnalar olsa da Alzheimerın öncelikle bir yaşlılık hastalığı olduğunu belirtmek  gerekiyor. Hastalığın 70-75 yaşlarında görüleme sıklığı % 3-4 civarında iken yaş ilerledikçe bu oran artmaktadır. 90’lı yaşlara gelindiğinde oran %30-35’e kadar çıkmaktadır.

Alzheimer henüz tedavi edilebilir bir hastalık değil ve tedaviye dönük yapılan çalışmalardan şu ana kadar pek memnun edici sonuçlar alınamadı. Hastalığın tedavisine dönük yapılan araştırmalar yoğun bir şekilde devam ederken bu çalışmalara paralel olarak koruyucu önlemler ile hastalığın ilerlemesini durdurmaya yönelik birçok araştırma da yapılıyor. Aşağıda Alzheimere karşı alınabilecek bazı basit önlemler ile bu konuda yapılmış bazı bilimsel çalışmalar bulunmaktadır.

Alzheimer hastalığına karşı alınacak önlemler

Bu basit önlemleri başlıklar halinde çok kısaca şöyle özetleyebiliriz: Sağlıklı beslenme, düzenli fiziksel aktivite, beyin jimnastiği, sosyal ilişkileri canlı tutma ve risk faktörlerinden uzak durma.

  1. Alzheimer hastalığına karşı kahve

Düzenli kahve tüketenlerde Alzheimerın daha az görülmesi, dikkatleri kahve tüketimi ile Alzheimer arasında nasıl bir ilişki olduğuna yoğunlaştırdı ve yapılan tüm araştırmalardan elde edilen sonuçlar kahvenin, Alzheimer riskini düşürdüğünü  gösteriyor. Bu konuda o kadar çok fazla araştırma var ki, burada hepsine yer vermek teknik olarak olanaksız olduğu için sadece üç araştırmaya kısaca değinilecek.

Hollanda’da yapılan bir araştırmada 1900 ile 1920 yılları arasında doğan 676 sağlıklı erkeğin zihinsel performansları 10 yıl boyunca periyodik olarak izlendi ve düzenli kahve tüketen katılımcıların zihinsel performanslarının kahve içmeyenlere göre daha iyi durumda olduğu tespit edildi.(1)

2014 yılında Alman ve Fransız araştırma grubunun yapmış olduğu bir başka araştırmada Alzheimer semptomları bulunan farelere düzenli olarak kafein verildi ve araştırma sonunda kafein tedavisi uygulanan farelerin beyininde Alzheimera sebep olan Tau Proteinleri ile Beta-Amiloid-plaklarının birikiminin engellendiği, hatta geriye dönük düzelmeler olduğu görüldü.

İsveç ve Finlandiyalı araştırma grubunun 1972, 1977,1982 ve 1987 yılları arasında 1.409 kişi ile yapmış olduğu başka bir araştırma ise günde üç ila beş fincan arası kahve içenlerde Alzheimer riskinin önemli ölçüde düşütüğü gösteriyor.(2)

Kafein ne yapıyor: Kafein, beyinde çeşitli Adenozin Reseptörlerini bloke ederek Adenosinlerin bu reseptörlere bağlanmasını engelliyor. Adonosinin serbest kalması ise sinir hücrelerinde iltihabi reaksiyonların oluşmasını engelliyerek Tau Proteini ve Beta-Amiloid-plaklarının sinir hücreleri üzerinde birikmesini engelliyor.

Sonuç olarak bu araştırma günde üç fincan kahve tüketiminin hafıza problemi ile vücutta inflamatuar Stres Reaksiyonlarını önleyerek Alzheimer riskini azalttığını gösteriyor.

  1. Alzheimer hastalığına karşı meyve suyu ve antioksidanlar

Oksidanlar, oksijen moleküllerine yüksek bağlanma yeteneği olan zararlı kimyasal bileşenlerdir. Vücuda alınan besinler, oksijenle birlikte yakılarak enerjiye dönüştürülür. Bu dönüşüm esnasında oksidan adı verilen ve damarlarda yapı bozuklukları ile erken yaşlanmaya ve bazı hastalıkların ortaya çıkmasında önemli rol oynayan zararlı moleküller ortaya çıkar. Antioksidanlar ise bu zararlı atıklarla mücadele eden onları etkisiz hale getirerek vücuttan atılmasını sağlayan yararlı kimyasallardır.

En çok bilinen antioksidanlardan biri de limon, portakal, mandalina gibi narinciye ürünlerinde bulunan C vitaminidir. Yukarıda bahsedildiği gibi antioksidanlar, serbest kalan radikalleri yakalayarak vücuttan dışarı atar, bu da beyin sağlığı için inanılmaz faydalı biyokimyasal bir reaksiyondur.

Yapılan araştırmalar sonucunda Alzheimer hastalarının kanında çok az miktarda antioksidan olduğunun ortaya çıkması, antioksidan içeren gıda tüketiminin Alzheimere karşı koruyucu bir önlem olabileceği fikrini oluşturdu. Yapılan araştırmalardan elde edilen sonuçlar da gerçekten bunu teyid eder nitelikteydi.

American Journal of Medicine dergisinin 9 eylül 2006 tarihli sayısında yayınlanan büyük bir epidemiyolojik çalışma, haftada üç porsiyon ve daha fazla meyve veya sebze suyu içenlerde Alzheimer hastalığına yakalanma riskinin % 76 daha düşük olduğunu gösteriyor.

Başlangıçta Alzheimer hastalığına karşı koruyucu etki yapan maddenin meyve ve sebzelerde bulunan ve antioksidan özelliği olan vitamin C, E ve B-karoten olduğu düşünülüyordu ama yapılan klinik çalışmalar bu hipotezi destekler nitelikte sonuçlar vermedi. Bu yüzden araştırmalar meyve sebzelerde bulunan başka bir antioksidana yoğunlaştı ve yapılan araştırmalar sonucunda bu antioksidan’ın Polifenol olduğu tespit edildi.

Ayrıca hayvanlarla yapılan testler Polifenollerin hayvanların ömrünü % 59 oranında uzattığı ve yaşa bağlı bilişsel kaybı engellediğini gösteriyor. Laboratuvarda hücre kültürleri ile yapılan bir başka araştırmada polifenollerin sinir hasarlarını önleyici etkisinin(nöroprotektif etki) vitaminlerden daha fazla olduğu bulundu.

Sonuç olarak haftada üç veya dört porsiyon meyve suyu içerek olası bir Alzheimer riskini düşürmenin mümkün olduğu söylenebilir.

  1. Alzheimer karşı Deniz ürünleri: Balık ve Omega-3 Yağ Asitleri

Balık ve deniz ürünlerinde bulunan omega 3 yağ asitlerinin de Alzheimer riskini düşürmede olumlu etkisinin olduğu yapılan birçok araştırma ile teyit edildi.

Bordeaux Üniversitesinin 68 yaş ve üzeri sağlıklı 1674 kişi ile 7 yıl boyunca yaptığı ve 7. Mayıs 2002 tarihinde British Medical Journal dergisi yayınladığı büyük bir araştırmanın sonuçları haftada en az bir kez balık yiyenlerde Alzheimer riskinin üçte bir oranında düştüğü görüldü.

Bu olumlu etki, balıkta bulunan omega-3 yağ asitlerinin damarları koruyarak beyinde iltihaplanma riskini azaltmasıdan kaynaklanıyor.

Ayrıca 1999 yılında aynı yönde yapılan başka bir araştırmadan da aşağı yukarı aynı doğrultuda sonuçlar elde edildi.

Omega-3 bulunan deniz ürünleri nelerdir: Sardalya, somon, ton balığı, mersin balığı, pisi balığı, alabalık, midye ve uskumru omega 3 bakımından zengin deniz ürünleridir.

  1. Alzheimer hastalığına karşı Akdeniz Diyeti

Sebze ve balık ağırlıklı Akdeniz mutfağının lezzetli olmasının yanı sıra aynı zamanda Alzheimer karşı da koruyucu etkisi bulunmaktadır. Akdeniz mutfağının vazgeçilmezi olan zeytinyağı, sebzeler, domates, sarımsak, taze balık, ekmek ve kırmızı şarabın kalp-damar hastalıklarına karşı koruyucu etkisinin olduğu birçok araştırma ile zaten teyid edilmişti. Bu konuda yapılan çok yönlü araştırmalar bu besinlerin Alzheimere karşı da koruyucu etkisinin olduğunu ortaya çıkardı. Bu besinlerin Alzheimere karşı da koruyucu etkisi hayvansal yağlar ve proteinler bakımından fakir olmasından kaynaklanıyor olabilir !!!

Columbia Üniversitesinin yapmış olduğu bir araştırmada Akdeniz diyeti ile Alzheimer riski arasındaki ilişki ele alındı ve araştırma sonunda Akdeniz diyeti uygulanan deneklerin diyeti ne oranda uyguladığına bağlı olarak Alzheimer riskinin düştüğü veya yükseldiği görüldü. Başka bir ifade ile Akdeniz diyetini çok uygulayanlarda daha az, az uygulayanlarda ise daha fazla Alzheimer vakasına rastlandı. 2258 sağlıklı kişiyle ile başlayan bu araştırma 4 yıl devam etti ve 4. yılın sonunda araştırmaya katılanların 262 sinde Alzheimer görüldü.

Araştırmanın sonuçları hastalığın ortaya çıkmasında açık bir şekilde beslenme alışkanlığının rol oynadığını gösteriyor.

Araştırmadan ortaya çıkan sonuçlar:

Düşük oranda Akdeniz diyetinin % 9-10 oranında,

Orta derece Akdeniz diyetinin % 15-21 oranında,

Yüksek derece Akdeniz diyetinin % 40 oranında Alzheimerdan koruduğu görüldü.

Sebep tam olarak bilinmese de Akdeniz diyetinin düşük kalorili olmasının Alzheimer riskini düşürmede etkili olduğunu düşündürüyor. Çünkü düşük kalorili gıdaların beyin ve vücudu zinde tuttuğu biliniyor. Ayrıca yapılan başka bir araştırma az yemek, yani vücuda yüksek kalori almaktan sakınmak SIR2 enzimini aktif hale getirerek DNA ların ömrünü uzattığını, bunun da yaşlanmaya bağlı nörodejenerasyonu geciktirdiğini gösteriyor. Yani düşük kalori yaşlanmayı yavaşlatarak yaşlılığa bağlı beyin hücre ölümlerini geciktiriyor.

Sonuç: Alzheimer’a karşı diyet iyi, Akdeniz diyeti daha da iyi.

  1. Alzheimer hastalığına karşı şarap ve siyah çikolata

Kırmızı şarap ve siyah çikolata içerisinde bulunan ve antioksidan özelliği olan Resveratrol bilişsel gerilemeyi geciktiriyor.

Georgetown Üniversitesi Tıp fakültesi tarafından orta ve hafif Alzheimer hastası 119 erkek ve kadın ile bir araştırma yapıldı. Araştırmada hastaların bir kısmına her gün 1000 mg resveratrol diğer kısmına ise plasebo ilaç yani etken maddesi olmayan yalancı ilaç verildi. Hastaların bir yıl sonra yapılan muayenelerinde plasebo ilaç verilen deneklerin hastalığının normal seyrinde ilerlerlediği görülürken, Resveratrol verilen hastaların durumunda bir değişiklik olmadığı yani hastalığın ilerlemediği tespit edildi. Başka bir ifade Resveratrol‘ün hastalığın ilerlemesini durdurduğu söylenebilir.

365.000 kişi ile 7 yıl boyunca yapılan ve The Journal Neuropsychiatric Disease and Treatment dergisinde yayınlanan başka bir araştırmanın sonuçları ise aşırıya kaçmamak kaydıyla günde 15 gr alkol (0.3ml biraya eşdeğer) tüketmenin zihinsel gerilemeyi % 23 azalttığını gösteriyor.

Dikkatlice söylemek gerekirse, az miktarda alkolün bir şekilde beyin hücrelerine iyi geldiği söylenebilir !!!

  1. Alzheimer hastalığına karşı spor

Hiç kuşkusuz spor yaşam kalitesini artıran, fiziksel performansı yükselten evrensel kültürün vazgeçilmez bir parçasıdır. Spor, düzenli yapıldığı takdirde fiziksel performansı yükseltmesinin yanı sıra beynin fit kalmasını da sağalayan bir aktivitedir. Yapılan çalışmalar uzun yıllar spor yapan yaşlıların beyninin bilinçli düşünmeden sorumlu bölgesinin(frontal korteks) hiç spor yapmamış yaşıtlarına göre çok daha iyi bir durumda olduğunu gösteriyor.

Uzmanlar, özellikle zihinsel bozulma riski altında olan yaşlı kişilerin yaşına uygun spor yaparak bu riski azaltabiliceğini belirtiyorlar. Araştırmalar genetik olarak Alzheimer riski taşıyanların bile sporla bu riski düşürebileceğini hatta ortadan kaldırabileceğini gösteriyor.

Alzheimer karşı hangi spor daha iyi: Yüzme, yürüyüş, bisiklet veya bir başka spor dalı farketmiyor. Kişi kendine uygun bir spor dalını seçip onu yapabilir. Önemli olan, hareket edilmesi ama daha da önemli olan sporun düzenli yapılması ve bir yaşam biçimine dönüştürülmesi.

Ne kadar spor yapılma: Haftada toplam en az 3 saat spor yapmak gerekiyor. Örneğin her gün yarım saat orta tempoda yürüyüş, bisiklet sürme ya da yüzme en ideal olanı.

Sporun Alzheimera neden iyi geldiği tam olarak bilinmese de sporla beyne daha fazla kanın gitmesinin etkili olduğu tahmin ediliyor.

Sonuç olarak, “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” atasözünü akıldan çıkarmamak gerek.

  1. Alzheimer hastalığına karşı beyin jimnastiği

Beyin, tembelliği ve monotonluğu sevmez. Tıpkı vücudumuzu çalıştırmak için yaptığımız egzersizler gibi sürekli okuyarak, problemler çözerek, yeni stratejiler geliştirerek beyin hücrelerinin çalışmaşını teşvik etmemiz gerekiyor. Beyin ne kadar farklı konularla meşgul olursa o kadar çok beyin hücresi aktif hale geçerek beynin fit kalması sağlanmış olur.

Hepsi efektif(verimli) olmamakla birlikte yüzlerce hatta binlerce beyin jimnastiği yöntemi bulunmaktadır. Bulmaca çözmek(pek verimli degil), matematik problemi çözmek, yabancı dil konuşmak, yeni bir yabancı dil öğrenmek, hatta satranç oynamak bile bir beyin jimnastiğidir.

Beyin jimnastiğinin Alzheimer’ın ilerlemesini yavaşlattığını gösteren birçok araştırma bulunmakta.

Bu araştırmalardan birkaç örnek:

Kelime oyunları, bulmaca ve pratik faaliyetler: Bangor üniversitesi tarafından 718 demans hastası ile yapılan ve The Cochrane Library dergisinde yayınlanan 15 farklı araştırma, günde 45 dakikalık beyin jimnastiği, örneğin kelime oyunu, bulmaca çözme, tarife göre pasta yapmak, bahçede çalışmak gibi aktivitelerin, hastaların bilişsel yeteneklerini şaşırtıcı bir şekilde arttırdığını gösteriyor.

Yabancı dil öğrenmek: Toronto York Üniversitesinin yapmış olduğu bir başka araştırma ise, iki lisan konuşan veya iki lisanlı büyüyenlerde, sadece ana dilini konuşanlara göre daha az Alzheimer görüldüğünü gösteriyor. Araştırma ayrıca iki lisan konuşanlarda görülen Alzheimer vakalarının tek dilli yaşıtlarına göre 5 yıl sonra başladığını gösteriyor.

Sebep: İki dil beynin sürekli aktif olmasını sağlıyor. Beynin konuşuma esnasında kelimelerin otomatik olarak ikinci bir dile formüle ediliyor olması beynin sürekli yeni bağlatılar kurarak meşgul olmasına sebep oluyor. Bu da doğal olarak beynin sürekli fit kalmasına sebep oluyor.

 

Kaynak: https://saltuerk.wordpress.com/2016/09/25/alzheimera-karsi-alinacak-yedi-basit-oenlem/

Yazar: Mehmet Saltuerk

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

Alzheimerın ilk belirtileri gözlerde başlıyor

Demans hastalığı(bunama), Tau ve Beta-Amiloid adında iki proteinin beyinde birikmesi ile ortaya çıkar. Hastalıkla birlikte beyinde hücre ölümleri ve nöronlar arasındaki bağlantılar kopmaya başlar. Sinir hücrelerinin ölümü hastaları giderek daha unutkan, şaşkın ve dünyadan kopuk hale getirir. Birçok hastada huzursuzluk, agresif davranışlar veya depresif ruh hali görülür.

Hastalığın çeşitli formları var

Demansın çeşitli nedenlerden kaynaklanan farklı türleri vardır. Alzheimer bunlardan sadece biridir ve en yaygın görülen formudur. Tüm demans hastalarının % 60 ila 80’ini Alzheimer oluşturur.

Alzheimer’dan sonra en sık görülen ikinci demans hastalığı Lewy cisimcikli demans dır. Bu form, α-sinüklein proteinlerinin beyinde anormal katlanması ile gelişir. Bunların dışında inme ile ilişkili olan Vasküler demans ve bir başka form olan Frontal lob demansı bulunmaktadır. Ayrıca, ilerleyen yaşa bağlı olarak Hafif bilişsel bozulmalar(MCI) ile Parkinson ve Huntington hastalığı gibi bazı nörolojik hastalıklara bağlı olarak gelişen demans türleri de vardır.

Hastalığın yaygın semptomları arasında hafıza kaybı, düşünme zorluğu, oryantasyon bozukluğu ve diğer bilişsel gerilemeler bulunmaktadır. Hastalar bunun dışında görme problemleri, mekansal derinlik algısında problemler de yaşayabilmektedir. Bazı hastalarda okuma problemi, hareketli nesneleri izleme veya kontrast problemleri gibi optik problemler de görülür.

Araştırmalarda yeni stratejilere ihtiyaç var

Alzheimer, şu an için tedavi edilemeyen bir hastalıktır. Alzheimerın gerek nedenleri gerekse tedavisi ile ilgili yapılan araştırmalar genelde iki faktör ön planda tutularak yapılmaktadır. Bunlar, beyindeki nöronları tahrip eden ve bilişsel işlev bozukluğunun ortaya çıkmasına sebep olan Tau ve Beta-Amiloid proteinleri ile ilgili yapılan çalışmalardır. Yoğun araştırmalara rağmen, beyindeki sinir hücrelerinin kaybını durduracak bir ilaç henüz bulunamadı. Hastalık ilerledikten ve alzheimer bir kez ortaya çıktıktan sonra beyin hücrelerinin çöküşünü durdurabilmek hemen hemen imkansız gibidir. Hastalığın seyrini geciktirici ve semptomlarını hafifleteci ilaçlar olmasına rağmen bunların etkileri hem kısıtlı hem de hastaların sadece yüzde 50’sinde fayda göstermektedir.

Hastalığın tedavisinde erken teşhis çok önemli

Hastalığın ilk belirtileri ortaya çıkmadan çok önce, hatta onlarca yıl öncesinden beyin hasar görmeye başlamaktadır. Hastalığın tedavisinde erken teşhis çok önemli olmasına rağmen maalesef birçok vakada geç kalınmaktadır. Beyin hasarının erken saptanması hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak bakımından çok önemlidir.

Tehişte klasik yöntemler kullanılıyor: Hastaya alzheimer tanısı ancak bir dizi değerlendirme ve testten sonra konulabilmektedir. Bunlar bilişsel testler, aile üyeleri ile konuşma, fiziki muayene ve beyin görüntüleme tarama teknikleri gibi klasik sayılabilecek yöntemlerdir. Ama bu testlerin hiçbiri Alzheimer’ı %100 teşhis etmek için yeterli değildir. Zira bu testler ve beyin taramaları sadece demansın tipini daraltmaya, benzer semptomlar gösteren diğer hastalıkları ekarte etmeye yardımcı olur. Alzheimer için kesin teşhis ancak hasta öldükten sonra beyin dokusundan alınan örneklere yapılacak patolojik testler ile mümkündür.

Gözlerin durumu birçok hastalık hakkında bilgi veriyor

Göz muayenesi, Kardiyovasküler hastalıklar, İnme, Diyabet, Hipertansiyon, Multipl skleroz, Romatizmal hastalıklar, Parkinson, Cinsel yolla bulaşan hastalıklar, Deli dana hastalığı ve bazı Kanser türlerini teşhis etmede gerek duyuldukça kullanılmaktadır. Son yıllarda yapılan çalışmalar ile bu listeye Alzheimer da dahil edilmek üzere.

Alzheimer’ın ilk belirtileri gözlerde başlıyor

Gözdeki optik sinirler, beyni doğrudan gözün arkasına bağlar ve beyin gözün topladığı görsel bilgileri bizim anlayabileceğimiz bir resme dönüştürür. Beyin ile göz arasındaki bu ilişki birçok göz doktoru ve nörologun hep ilgi odağında olmuştur.

Son yıllarda yapılan çalışmalar ile alzheimer’ın erken safhasında yani hastalığın semptomları henüz ortaya çıkmadan yıllar önce, gerek gözün Retina tabakasında gerekse, Göz bebeklerinde bir takım değişiklikler olduğu tespit edildi. Bu önemli bulgunun hastalığın erken teşhisi ile ilgili yapılan çalışmalarda yeni bir dönüm noktası olacağı kesin. Bu araştırmalar her ne kadar şimdilik oldukça küçük çaplı münferit çalışmalar olsa da ileride yapılacak daha büyük çalışmalara zemin hazırlaması açısından oldukça anlamlı.

Araştırmalarda iki görüntüleme tekniği kullanıldı

Hastalığın erken teşhisi ile ilgili yapılan bu çalışmaların bir kısmı göz içinde kan akışı değişikliklerini tespit etmeye yarayan ve oldukça hızlı sonuç alınan Optik koherens tomografi (OCT) adında bir teknikle yapıldı. (Birçok oftalmolog(göz bilimci), muayenehanesinde bu testi yapacak temel teknik donanıma sahip olmakla birlikte bu testleri alzheimer tanısında rutin olarak kullanmak şimdilik erken görünüyor!)

Araştırmalarda kullanılan bir başka teknik ise oldukça yeni sayılabilecek bir teknoloji. Fluorescence lifetime imaging ophthalmoscopy (FLIO) adı verilen bu görüntüleme tekniği ile retinada beta-amiloid plakları ölçüldü. (Bilindiği gibi bu plaklar aynı zamanda Alzheimer hastalarının beyninde de birikiyor.)

İki örnek araştırma

Gözün retina tabakasında meydana gelen değişiklikler ile ilgili yapılan çalışma: Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından yapılan ve Kasım 2018 tarihinde JAMA Oftalmoloji dergisinde yayınlanan araştırmada hastaların beyninde tipik plaklar birikmeye başladığında retina tabakasının inceldiği ve retinanın geniş bir alanında kan damarlarının bulunmadığı tespit edildi. Bunun neden böyle olduğu şimdilik tam olarak bilinmiyor ama muhtemelen bu durum Retina ve Merkezi sinir sisteminin birbiriyle sıkı sıkıya bağlantılı olmasından kaynaklanıyor olabilir.

Göz bebeği ile ilgili yapılan çalışma: San Diego Üniversitesi tarafından yapılan ve Kasım 2019 tarihinde Neurobiology of Ageing dergisinde yayınlanan araştırmada hastaların göz bebeklerinin daha genişlemiş olduğu tespit edildi.

Açıklama: Göz bebeklerinin reaksiyonları, Locus Coeruleus denilen bölge tarafından kontrol edilir. Beyin sapında yer alan ve nöron kümelerinden oluşan bu bölge, bilişsel işlevlerin uyarılmasından ve düzenlenmesinden sorumludur. Bu alan aynı zamanda göz bebeklerinin genişlemesini kontrol eden bölgedir.

Araştırmada hastalığın ilk evrelerinde Tau Proteini’nin ilk olarak bu bölgede birikmeye başladığı tespit edildi ve buradan yola çıkılarak göz bebekleri ile alzheimer arasında bir ilişki olabileceği konusunda bir hipotez geliştirildi. Bu hipotezin doğru olup olmadığını kontrol etmek amacı ile sağlıklı ve Alzheimer riski yüksek olan yani Locus Coeruleus’a Tau Proteini birikmeye başlamış kişilerden oluşan iki grup incelemeye alındı.

Sonuç olarak her iki gruptan aşağı yukarı aynı veriler elde edilse de, hafif bilişsel bozukluğu olan bireylerin, yani beynin Locus Coeruleus bölgesinde Tau Proteini birikmeye başlamış grubun göz bebeklerinde daha fazla genişleme olduğu bulundu.

Alzheimer riskini önceden belirlemede yeni yöntem: Göz testi

Dünyada 35 milyon, Türkiye’de ise 400 bin Alzheimer hastası olduğu tahmin ediliyor. Alzheimerı erken teşhis etmemize veya anlamamıza yardımcı olabilecek şimdilik herhangi bir rutin göz testi yok. Ancak göz ve beyin dokuları arasındaki ilişkiyi inceleyen araştırmalar heyecan verici ve bu konuda büyük potansiyel olduğunu gösteriyor. Yakın bir gelecekte genetik olarak risk grubunda bulunanlar ile hafif bilişsel bozukluk başlamış olanlar, hatta semptomlar daha henüz ortaya çıkmamış olanlar herhangi bir göz doktorunda yapılacak basit bir göz testi ile Alzheimer riski taşıyıp taşımadığını öğrenebilecek.

 

Yazar: Mehmet Saltuerk / Dipl. Biologe Mehmet Saltürk

Kaynak: https://saltuerk.wordpress.com/2019/11/12/alzheimer-ilk-goezlerde-baslar/

 

Aromatik Yağların Yan Etkileri ve Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar.

Uçucu yağlar bitkilerin yaprak, çiçek, meyve, kabuk ve kök kısımlarından çeşitli yöntemlerle elde edilen, çoğunlukla sıvı, nadiren yarı katı halde, oda ısısında uçucu özelliğe sahip yağlardır.

Uçucu yağlar oldukça konsantre ve güçlüdür. Örnek olarak 1 klogram lavanta uçucu yağı elde edebilmek için, 150 kg lavanta çiçeği kullanılır. Uçucuu yağlar, üretildikleri bitkiden çok daha yüksek dozda etken madde içerir.  Bu durumda da akıllara gelen ilk soru bu denli yüksek miktarda etken madde içeren uçucu yağların yan etkilerinin olup olmadığıdır. Makyaj ürünlerinden cilt bakımlarına, migren tedavisi gibi alternatif tıp uygulamalarında, gıda aromasından parfüm yapımına, ilaç sanayisinden dezenfektanlara kadar birçok alanda kullanılmaktadır.  Uçucu yağların bilinçsiz kullanımı özellikle cilt üzerinde önemli sorunlara yol açarken, istenmeyen ilaç etkileşimleri ile fototoksisite, karaciğer toksisitesi ve nörotoksisite vakaları görülebilmektedir. Ancak bir çok insan doğal ürünler olmaları nedeniyle uçucu yağların her hangi bir yan etkisi olmayacağını düşünmektedir.  Örnek olarak 2012 yılında yayınlanan bir vakada yüksek dozda oral yoldan alınan nane yağının neden olduğu toksik şok tablosunu anlatmaktadır. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3546250/

Amerikan Zehir Kontrol Merkezleri Birliği Ulusal Zehir Veri Sistemi 2015 Yılı Faaliyet Raporuna göre 20 yıllık süre zarfında her yaş grubundan küçük ve tüm advers olayların karşılaştırılması sonucunda özellikle 6 yaş altındaki çocuklarda olumsuz sonuçlar oldukça fazladır.

Ne Yapılmalı?

Aromaterapide kullanılan tüm ürünler yüzde 100 doğal ve organik olsa da doğru uçucu yağ , doğru oranlar ve doğru uygulama yöntemleri sağlanmadıkçagüvenli ve faydalı olmamaktadır. Her konuda olduğu gibi aromaterapi konusunda da konunun gerçek uzmanları ile çalışmak ve doğru adımları atmak önem taşıyor.

Bir tıp doktoru reçete etmediği sürece asla dahili olarak kullanılmaması gereken uçucu yağlar,  harici kullanımda  dermal hassasiyet, irritasyon, baş ağrısı ve migren, mide bulantısı, astım nöbetlerine neden olabilmektedir. Hamilelik, emzirme dönemlerinde ve çocuklarda doktora danışılmadan kullanılmamalıdır. Satın almak istediğiniz uçucu yağı, mümkünse üretiminden (yeri, tarihi, bitkinin kendisi) kimyasal kompozisyonuna kadar tanıyın. Kullanmak istediğiniz uçucu yağ ile ilgili dozaj ve kullanıma ilişkin güvenlik uyarılarını mutlaka güvenilir bir kaynaktan okuyun, öğrenin ve devamlı bilgilerinizin sağlamasını yapın. Bergamot gibi fototoksik bileşikler içeren uçucu yağları kullandıktan sonra en az 12 saat güneş ışığına çıkmayın. Ailenizde veya sizde herhangi bir fiziksel veya ruhsal rahatsızlık geçmişi varsa, uçucu yağları kullanmadan önce mutlaka doktorunuz ile durumu görüşünüz. Astım veya benzeri bir akciğer rahatsızlığı bulunan bireyler aromaterapi için buhar inhalasyonu kullanmamalıdır. Esansiyel yağlar yanıcıdır ve ısı kaynaklarından uzakta tutulmalıdır, çocukların ulaşamayacağı yerlerde saklanmalıdır.

Yanlışlıkla uçucu yağların ağızdan alınması veya, alerjik reaksiyonların başlaması, yan etkilerin gözlenmesi durumunda, kullandığınız ürün ile birlikte acil yardım alın. Esansiyel yağlar göze temas ederse bol su ile durulayarak derhal bir hekime başvurun. Evcil hayvanlarınız için veterinerinize danışın. Difizörde kullanılan esansiyel yağlar, insanlarda olduğu gibi hayvanlarda da çok ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için doktorunuza danışınız.

 

Kaynak: https://www.medicalnewstoday.com/articles/326732.php?utm_source=newsletter&utm_medium=email&utm_country=TR&utm_hcp=yes&apid=&utm_campaign=MNT%20Weekly%20News%202019-10-23&utm_term=MNT%20Weekly%20News#uses

 

 

 

 

Ketojenik Diyet Zararlı mı ?

Dr Alp Sırman’ın populer science dergisinde yayınlanan “beslenmenin evrimi üzerine” başlıklı yazısı keton diyetinin çarpıcı yönlerini ve yan etkilerini ortaya koyuyor. Içeriye göre; bu dediklerin hepsi 140 yıllık bir kitaptan esinlenilmiş. Ayrıca kitabı yazan da bir tıp veya beslenme uzmanı değil cenazeye levazımatçısıymış. Bu kitabı 1864’te bir İngiliz cenaze levazımatçısı olan William banting, doktorunun kendisine verdiği beslenme önerilerini uygulayıp zayıfladıktan sonra yazmış. Günümüzde kilo vermeye çalışan çoğu kişi bir cenaze levazımatçısının kendisine verdiği beslenme önerilerini uyguladığında habersiz olabilir. Bizde bu nedenle bu yazıda alıntılar sunuyoruz. Banting 30’lu yaşlarında şişmanlamaya başlamış. Onun için o dönemde hareket etmek bugünkü gibi obeziteye karşı çözüm olarak görüyormuş. Bu nedenle Nehir kıyısında Oturan Banting 2 saat boyunca kürek çekmiş. Ancak bu durum onun iştahının daha da çok açılmasına sebep olmuş ve daha fazla yemek yemesiyle sonuçlanmış. Ancak bu durum onun daha fazla kilo almasına sebep olmuş. 1862 yılında bir 65 boyunda 91 kilo olan adam günlük aktivitelerini yerine getirmekte zorlanıyormuş. Nefes darlığı bel fıtığı gibi rahatsızlıklardan ve duyma güçlüğünden yakınan Banting kraliyet cerrahi Akademisi üyesi dr. William Harvey’den bugün için tarihi kabul edilen bir randevu almış. Bu sırada Dr. William Harvey, Paris’te yapılan bir Tıp kongresinden dönmüş ve zamanın ünlü fizyoloğu Claude Bernard’ın karaciğerin şeker metabolizması ve şekerin depolanması ile ilgili çalışmalarından çok etkilenmiş. Claude Bernard aç bırakılan köpeklerin karaciğer toplardamarların da yüksek düzeyde şeker tespit ettiği için, karaciğerin şeker metabolizması ve saklanmasındaki rolünü biliyordu. Sindirim metabolizması üzerinde çalışmalar yaptığından sindirim sistemi fizyolojisi ve diyabet konusunda dönemin en bilgili bilim insanıydı. Dr. Harvey kulaklarındaki duyma sorunu için gelen Banting’in göbeğinden gözlerini alamaz ve öğrendiği bilgileri onun üzerinde kullanmak ister. Banting’e bugün yaygın kullanılan düşük karbonhidrat ve yüksek yağlı bir diyet verir. Banting bu diyet ile 1 yılda 25 kilo verir ve son 26 yılının en sağlıklı günlerini geçirir. Bu sonuçtan o kadar etkilenir ki bir kitap yazar. Letter on Corpulance . Tarihin ilk yüksek protein,yağ ve düşük karbonhidrat içeren diyet kitabı da böylece 1864 tarihinde bir kulak burun boğaz uzmanı önerileri ile yazılmış olur.

Dr. Alp Sırmanın ilgili makalesinden özetle;

Ketojenik diyet

Önce şu konuyu belirteyim, ketojenik diye isimlendirilen ama ketojenik olmayan bol Kuruyemiş, bezelye proteini veya ünlülerin yaptığı ketojenik görünümlü diyetler ile ilgisi yok. Kısaca konumuz beslenmenin evrimi, modası değil. Düşük karbonhidratlı beslenmenin tarihinde biraz daha geriye gidelim. 140 yıl da neymiş diyenler için sanırım 4000000 yıl yeterli olur. 4000000 yıl önce de dönem dönem göbek çevremizdeki birikmiş yağları ketojenik diyet ile tüketip zayıflıyorduk. Fakat burada önemli bir ayrım var. 4000000 yıl önce çok şişmanladık biraz Keto beslenelim de zayıflayalım karşı kabilede yakışıklı/güzel bir şempanze var ona güzel görüneyim gibi bir amacımız yoktu. O yıllarda Ne yesem diye bir seçimde yapamıyorduk. Ne bulursak onu yiyorduk. Hayatta kalmaya çalışıyorduk. Peki neden ketojenik diyet yapıyorduk? İnsan bile değilken. Alt tarafı şempanze, şişman olsa ne olur zayıf olsa ne olur diye düşünen kişiler olabilir açıklayayım: Yapmak zorundaydık. Zorunluluk kış koşullarında başka tür beslenme seçeneğimiz olmamasından kaynaklanıyordu. Menümüzde olan, soğuktan donmuş hayvan kemiklerinin içindeki ilikleri emmeye çalışmaktı. Ayrıca şanslıysak kemik üzerindeki bir miktar et parçalarını da sıyırıyorduk. Birazda bitki kökleri.

Şimşek hızıyla fırlayan göbek

Bizler meyveleri yiyip mümkün olduğunca yağlanan, yağ biriktiren, kışın da o yağları tüketerek hayatta kalan bir türüz. Bugün unlu ürünler ,şekerler özellikle rafine şekerler gibi basit karbonhidrattan zengin beslendiğimizde Şimşek hızıyla göbeğimizin çıkmasıda bu türün devamı olmamızdan kaynaklanıyor. Az önce yazdığım gibi basit şekerler ve Karbonhidratları hemen yağa çevirmek üzere düzenlenmiş bir metabolizmamız var. Sonbaharda meyveler olgunlaşıyor, biz olduğumuz tüm meyveleri oburca tüketiyoruz ve bu sırada doyma hissi bile oluşmuyor. Çünkü doyma refleksi olursa ağaçtaki meyvelerin ya da büyük bir şans ile bulduğumuz balın tümünü yeme şansımız ortadan kalkar. Kim bunlar kışa hazırlık için. Peki bu sistem 7/24/365 yiyeceğin bol olduğu ortamda ne yapar? Obezite ve metabolik hastalık tablosu tabii. Tarım devriminden bu yana yiyecek bol, neden obezite son 30 yılın hikayesi olarak ortaya çıktı diye soracak olursak hazır besin endüstrisi ve içecek endüstrisi bu problemi ortaklaşa bir şekilde son dönemde yarattı.

Ketojenik diyet zararlı mı?

Bizler kış dönemlerinde ketojenik diyet, yani bulduğumuz hayvanların Kemik iliklerindeki yağ ve çok az karbonhidrat ile kış koşullarında yaşamaya göre evrildik. Ama bu beslenme şekli uzun süreli beslenmeye uygun değil. Çünkü uzun süreli ketojenik beslenme yani altı aydan fazla süre ketojenik beslenildiğinde;

  • Lif olmadığından mikrobiyotamız sağlıksız hale geliyor ve kabızlık başlıyor.
  • Düşük düzeyde asidoza yol açtığından kemiklerde bulunan kalsiyum çözünüyor ve bu böbrek taşlarına ve kemik erimesine yol açıyor.
  • Lipid profilinde hiperlipidemi yönünde değişim oluşuyor, kolesterol düzeyi yükseliyor.
  • Çocuk ve gençlerde asidoz baskılanan büyüme hormonunun yol açtığı kemik gelişimi ve büyüme problemleri ortaya çıkabiliyor.

Ketojenik diyet kilo verme amaçlı uygulanabilir ama en kısa zamanda sağlıklı beslenme rejimine dönülmesi şartıyla. Tekrarlamak istiyorum buraya kadar okuduklarınız orijinal ketojenik diyet. Zaten güncel ketojenik diyetler ismi değiştirilmiş Akdeniz diyetine dönüşmüş durumda ve içinde bitkisel yağlar ve daha fazla protein, sebzeler,kuruyemişler ve salatalar var. Bilindiği gibi Akdeniz diyeti ve yaşam şekli de en sağlıklı beslenme şekli. Bilimden ayrılmayın.

Kaynak: Popular Science / Eylül / 2019 /

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

Neden D Vitamini Seviyemiz Düşük ?

D vitamininin Aslında vitamin olmadığının bulunuşu

Sör Mellanby, köpekler üzerinde çalışmalarını sürdürürken bu çalışmalardan bağımsız olarak Huldshinsky ve Chick ekibi, çocuklar üzerinde raşitizm tedavisi konusunda başka bir çalışma sürdürüyordu. Huldshinsky ve Chick, raşitik çocukların güneşe çıkarıldığında veya yapay ultraviyole ışığına maruz bırakıldıklarında ringa balığı yağı verilmiş gibi tedavi olduklarını gözlemledi. Bu ilginç durumu Steenback and Hart keçiler üzerinde yaptıkları araştırmalarda kalsiyum metabolizmasını düzenlemesi ve sonuçta ultraviyole ışığının D vitaminine dönüştüğünü 1916’da aydınlatmaları ile açıklığa kavuştu. Bu dönüşümün kimyasal yapısı da konu ile ilgilenen birçok bilim insanının katkıları ile 1920 ‘de vitamin D,1,25-dihydroxyvitamin D 3 olarak kimyasal olarak da tanımlandı. Kısa süre içinde oluşum mekanizması ve etken maddeleri de ortaya çıkartılarak yeni bir dönem başladı.

D vitamini çılgınlığı dönemi

Önce D vitamini testleri rutin olarak yapılmaya başlandı. Televizyonda D vitamini ekilerinin sonu gelmez yararları anlatılmaya başlandı. D vitamini normal değerleri hakkında tartışma başladı. Birisinin normal dediğine diğeri anormal diyordu. Toplumun kafası iyice karıştı. Medyada kim daha fazla görünüyorsa ABD ve ülkemizde onların sesi duyulmaya başlandı.

Bu süreçte neler söylenmedi ki;

Örnekler ilginç: güneşlenmenin d vitamini ve androjen arttırdığını söyleyen bir araştırmada d vitamini yüksekliği ile androjen yüksekliğinin ilişkili olduğu söyleniyordu.

D vitamini ve gün ışığı korelasyonu

Tam tüm erkek nüfusunun sevdiği bir haber. Güneşlenelim d vitamini de alalım androjenimiz artsın. Gerçekte bu kadar kolay mı peki. Hayır, sadece bir korelasyon söz konusu ve benzeri korelasyonlar yalnızca 2008 ile 2009 arasında d vitamini satışlarında %82’lik bir artışla sonuçlandı. Artık endüstri bu yeni pazarı fark etmişti. E vitamininde başarılamayan süper vitamin imajı belki de d vitamininde tutacak kim bilir ?

Son 10 yıldır D vitamini konusunda 1600’den fazla çalışma yayınlandı bu çalışmalar ve vitamininin depresyondan kansere ms hastalığına kadar giden birçok hastalığı önlediği veya tedavi ettiğini yazıyordu. Zaten D vitamini konusunda toplumun bir bölümünde oluşan her şeye Deva fikrinin desteklenmesine de bu araştırmalar destek oldu peki bunca araştırmaya ve yararlı olduğuna ilişkin Söylemlerine rağmen D vitamini neden rutin tedavilere girmedi sizce? neden başlangıcında olduğu gibi belli medyatik Grup dışında kabul görmedi?

Cevap bariz bir şekilde ortada

Bu araştırmaların bilimsel olarak kanıtları zayıf. Çoğu gözlemsel yani bir form gönderilerek katılımcıların gözlemlerini yazmaları şeklinde yapılmış çoğunda neden-sonuç ilişkisi ortaya koyulamamış.Şimdi bu söylemi burada bırakırsak D vitamini konusunda yapılan spekülasyonlara bir tane daha eklemek dışında bir şey yapmış olmayız. Bu nedenle D vitamini konusunda yapılan ilginç bir Araştırmadan alıntılar ile devam etmemiz bilime uygun olur. Bu araştırma Pub Med ve Cochrane’de yapılan araştırmaların tek tek incelenmesiyle oluşturuldu ve her bölüm iki yazar tarafından kontrol edildi.

D vitamininin iyileştirdiği iddia edilen hastalıklar;

Düşme ve kırıkların azalması, Üst solunum yolu hastalıklarına önleyici etkileri, kanseri önleme, toplam ölüm oranının azalması depresyon ve akıl sağlığına olan yararları…

Ancak bu iddiaların Sadece biri osteoporoza bağlı kayıplarının azalması dışında tarafsız neden-sonuç ilişkileri çift kör deneylerde plaseboya karşı etkinliği gösterilerek Kanıt kalmadı.

O zaman Sorun nerede?

Iddiaların hepsi bilimsel çalışmalara dayanıyor. Son 10 yılda 1600 araştırma D vitamininin olumlu etkilerini destekledi.Vitaminin yaygın kullanılması da böyle başladı.Şimdi aklınıza bir soru gelebilir Madem bilimsel araştırmalar ile destekleniyor neden rutin Tabii tedavilerde kullanılmıyor?

Çünkü araştırmaların standartları yanlış sonuç alınmasını kolaylaştırıyor, örnek araştırmalara göre D vitamini alınması solunum sistemi hastalıklarını azaltıyor D vitamini alanlar solunum sistemi hastalıklarına çok daha az yakalanırken almayanlar da solunum sistemi hastalıkları sık görülüyor. Burada gözden kaçan durum D vitamini almayan Deney grubunun Afganistan’da yaşayan 3 yaş civarı hasta çocuklar olması. D vitamini alanların ise New York, New Jersey de oturan erişkinlerin olması. Bu durumda solunum yolları hastalıklarına daha az yakalanılmasını sadece D vitaminine bağlayabilir miyiz?

Tabii ki hayır! D vitamini alınması depresyonu azaltıyor. Eğer incelemede depresyon skalası kullanmazsanız böyle bir sonuç elde etmeniz doğal sonuçtur. Bu örnekleri arttırmak mümkün Hepsine tek tek yazmak sıkıcı olabilir. Örneklerin ortak noktaları İsa gözlemsel olmaları sebep sonuç ilişki girilememesi ve pozitif sonuçların abartılması olarak özetlenebilir.

Peki D vitamini gereksiz mi?

Hayır değil. D vitamini eksikliği Gerçekten de çok yaygın. D vitamini eksikliği neden yaygınlaştı sorusu da bu noktada akla gelebilir. Güneşlenen kişilerde de eksiklik gözlemleniyor. Hatta D vitamini alan kişilerde de eksikliği düzelmiyor. Burada D vitamininin metabolizmasına göz atmakta yarar var. D vitamini kalsiyum metabolizmasının içerisinde önemli rol oynar. Bağırsaklarımızda Kalsiyum emilmesi için D vitaminine ihtiyacımız vardır, yani D vitamini kendi başına değil kalsiyum metabolizması üzerinden etki eder. D vitamini vücudumuzda ön madde olarak sentezlenir. Ciltte ultraviyole ışını etkisi ile dönüşür ve son olarak böbreklerde kanda ölçümünü yaptığımız D vitamini haline gelir. Kalsiyum çok önemli bir mineraldir. Kaslarımızın kasılmasından kemiklerimizin sağlamlığına kalp ritmimizden sinir hücrelerimizin uyarılmasına kadar giden onlarca önemli fizyolojik olayda yer alır. Bu nedenle Kandaki düzeyi son derece hassas biçimde dengede tutulur. Kalsiyum düşünce vücudumuz acil önlem olarak tiroid bezinin yanlarında bulunan mercimek boyutunda paratiroid adı verilen bezinin salgıladığı paratiroid hormonu aracılığı ile en büyük kalsiyum deposu olan kemiklerimizde çözülerek kana karışır.

Bu kalıcı bir çözüm mü?

Hayır, kemiklerimiz den kalsiyum alınması kemiklerimizin yumuşamasına ve deformasyonuna yol açar bu duruma Raşitizm adı verilir. Tansiyon yükselmesinin diğer bir yolu da bağırsaklardan emilmesidir. Bunun için ne gerekir derseniz yazı konumuz olan D vitamini İşte tam bu noktada devreye girer. D vitamini bağırsaklarımızda kalsiyum emilmesini arttırarak kalsiyum depolarımızı doldurur,Kanda kalsiyum düzeyi yükselir, parathormon düşer ve denge sağlanır. Düz mantıkla aklınıza şöyle bir soru gelebilir:

Aşırı D vitamini alırsa bağırsaklarımız dan çok miktarda kalsiyum emilir bu yararlı mıdır? Cevap hayır. Böyle bir durumda Böbreklerimiz devreye girer ve aldığımız fazla kalsiyumu idrar ile atarız. Temel fizyoloji çok kısaca özetlemek gerekiyordu. D vitamini kullanırken bu bilgileri hatırlatmakta yarar olacak Burada akılda tutulacak önemli konu D vitamini yükseldiğinde para tiroid hormonunun düşmesi Böylece kemiklerden kalsiyum alınmasının azalması yani kemiklerimizin kırılmaya dirençli olması.

D vitamini eksikliği neden bu kadar arttı?

Son 15 yılda D vitamini ölçümü sonuçları düşüyor, hatta sadece güneşsiz bölgelerde yaşayanlar da değil güneş alan bölgelerde de. Bunun nedeni vücudumuzun artık D vitamini üretmiyor olması. Kabahat vücudumuzda değil bizde, dünyayı her şekilde kirleten bizde. Hava kirli ev artık sadece şehirlerde değil bütün dünyada kirlendi. D vitamini sentezi için gereken ultraviyole ışığı bu filtreyi geçemiyor. Diğer bir neden de 1970’lerden itibaren tonlarca tüketilen tarım ilaçlarının özellik ve en çok kullanılan Roundup’ın vücudumuzda D vitamini sentezleyen cyt p450 enzimini bloke etmesi. Kısaca bir vitamin eksikliğinden çok çevre sorunu ile karşı karşıyayız.

D vitamini ne kadar kullanılmalı?

35 Güney 35 Kuzey enlemleri dışında kalan kişilerin her gün 800 ıu d vitamini kullanmalarında sakınca yok. Kişilere bu miktar için test yapmaya gerek yok.

Matematik her yerde.

Havacılık tarihine Gimli planörü olarak geçen bir uçak kazası var. Gimli planörü B767,libre ve kilogram karışınca kendisini kullanılmayan piste buldu. Kanada’da 1983’te Metrik sisteme geçti, aynı günlerde Canada, ilk elektronik uçuş sistemlerini kullanan uçağı hizmete sokmuştu. Daha önceleri analog olarak izlenen yakıt düzeyi artık uçuş bilgisayarları ile izleniyordu. Ne olduysa bu yüzden oldu zaten. Uçağın bilgisayarı çalışmadı, yakıt izlemedi, uçağa konulan yakıt kilogram yerine libre olarak yazılınca 130 tonluk uçak 1200 metrede motorları durunca planöre döndü ve artık amatör Karting yarışlarının yapıldığı hava kuvvetlerinin eski gimli pistine indi. Neyse ki pilot eski bir planörcüydü. Ve uçağı planör gibi kullanmayı başarabildi. Aynı nedenle Mars’a gönderilen 125 milyon dolarlık mars climate orbiter de düştü. Nedeni yakıt hesaplamalarında kullanılan birimlerin farklı olması. Bunu D vitamini ile ne ilgisi var diyebilirsiniz. D vitamininde iki ayrı ölçüm birimi var mikrogram ve uluslararası ünite IU.

Bu 2 birim karışırsa ciddi sorunlar çıkabiliyor. Zira 15 mikrogram 600 IU’na eşdeğer. 600 mikrogram ile karışırsa aşırı dozaj ile karşılaşa biliniyor. D vitamini dozajı arttıkça yapılması gereken analizler de artmaktadır. Başta belirttiğimiz gibi D vitamini aslında bir hormondur. Çok farklı sistemlere etki eder. Kontrolsüz kullanılmamalıdır. Paratiroid hormonu, kanda ve idrarda kalsiyum düzeyini ölçtürmek, yüksek doz d vitamini verildiğinde yararlı olur.

Kafa karıştırmak en iyi strateji.

Vitaminler konusunda kafa karışıklığına farklı haberler yol açıyor. Karışıklık özellikle oluşturuyorsa? Vitamini her derde deva denirken bir bölüm insan bu çılgınlığa karşı duruyor. Ama her zaman olduğu gibi kişilerin adı en fazla duyuluyor. D vitamini konusunda temel bilgiler belli. Peki neden bunca bilgi kirliliği var? Böyle yapıldığında benzer örneklerinde olduğu gibi dikkat D vitamini eksikliğine yol açan nedenlerden uzaklaştırılıyor. Şüphe oluşturma bu tür toplum sağlığı oluşturan tarım ilaçları, hava kirliliği gibi etkenleri gözden gizlemek için en iyi yöntemdir.

Bir diğer neden de mucize ilaç beklentisi. E vitamininde uygulanan yöntem D vitamini nede uygulandı ve başarılı oldu. Bir ilaç olacak, her şey iyi gelecek, Yüksek dozda bile kullanırsa yan etkisi olmayacak. D vitamini çılgınlığı böyle bir zeminde yükseldi.

Sonuç olarak

D vitamini eksikliği ağırlıklı olarak çevresel faktörlere bağlı. D vitamini takviyeleri 800ıu/gün gibi makul düzeyde yararlı. Daha yüksek dozlarda mutlaka izlenmesi ve laboratuvar testleri gerekiyor. PTH düzeyi düşmüyorsa durum yeniden değerlendirilmeli. D vitamini eki alırken beraber yenen yiyeceklere eklenen D vitamini dozu gözlenmeli.  Bilimden ayrılmamalı.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize başvurunuz.

Kaynak: Popular science / Eylül/ 2019

Kolin Diyeti ve Demans

Kolin esansiyel bir besin maddesidir. Normal vücut fonksiyonları ve sağlık için önemli bir ögedir. Kolin suda çözünür bir maddedir fakat vitamin veya mineral değildir. Metabolizma, karaciğer , beyin , kas ve sinir sistemi gibi pek çok hayati olayda rol oynamaktadır. Hücre yapısı , hücreler arası mesaj taşınması, yağların taşınması ve metabolizması , DNA sentezi, sinir sistemi üzerinde temel görevleri bulunmaktadır. Kolin, hafıza, ruh hali ve zekayı düzenlemede önemli bir rol oynayan bir nörotransmitter olan asetilkolini üretmek için gereklidir. Bu nedenle, kolin alımının beyin fonksiyonundaki gelişmeler ile ilişkili olması hiç şaşırtıcı değildir.

Doğu Finlandiya Üniversitesi’ndeki araştırmacılar tarafından yapılan yeni bir çalışma, fosfatidilkolin diyeti alımının demans riskini azaltmada etkili olduğunu öne sürüyor. Yapılan çalışmanın sonuçlarına göre kolin alımı %28 oranında demans riskini azaltıyor. Alzheimer hastalığı, şu anda tedavisi olmayan en yaygın bunama nedenidir. Bu nedenle, yeni bulgular demansın önlenmesinde hayati bir rol oynayabilir.

Çalışmanın verileri Kukiyo İskemik Kalp Hastalığı Risk Faktörü Çalışması, KIHD’den elde edildi. Araştırmanın başlangıcında, 1984-1989 yıllarında, araştırmacılar 42-60 yaş arası yaklaşık 2500 Finli erkeği diyet ve yaşam tarzı alışkanlıkları ve genel olarak sağlık açısından analiz ettiler. Bu veriler ortalama 22 yıllık bir takip süresinden sonra hastane kayıtları, ölüm nedenleri ve ilaç geri ödeme kayıtları ile birleştirildi. Ayrıca, çalışmanın başlamasından dört yıl sonra, yaklaşık 500 kişi hafıza ve bilişsel işlemlerini ölçen testleri tamamladı. Takip sırasında 337 erkekte bunama gelişti.

Yoğun bir şekilde egzersiz yapan sporcular, yüksek miktarda alkol tüketenler, menopoz sonrası kadınlar, hamileler kolin eksikliği açısından daha yüksek riske sahiplerdir.

Yapılan çalışmalar, özellikle Alzheimerlı hastalarda asetil kolin yapılması için ihtiyaç duyulan enzim çok az olduğunu göstermektedir.  Alzheimerlı hastalara kolin kaynağı olarak zengin olan yumurta sarısı, soya, organ etleri ve ayrıca buğday embriyosunda bol bulunan “lesitin” veya diğer adıyla “phosphatidyl kolin” verildiğinde,   hastaların hafıza kaybında geçici düzelmeler görülmüştür. Araştırmacıların dikkat çektiği diğer husus; beynin hafızayla ilgili bölümlerinin özellikle bebeklikte ve çocukluk döneminde yeterli kolin alınarak geliştirilmesi gerektiğidir. Anne sütüyle uzun süre beslenen bebeklerde kolin ihtiyacı karşılanmaktadır.

En iyi kolin kaynağı besin maddeleri Yumurta sarısı, organ etleri, soya ve yeşil yapraklı sebzelerdir.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Kaynak:

https://www.sciencedaily.com/releases/2019/08/190806101530.htm?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+sciencedaily%2Fhealth_medicine%2Fhealthy_aging+%28Healthy+Aging+News+–+ScienceDaily%29

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC2782876/

PSİKİYATRİ VE ORUÇ

2021/ Psikiyatri Uzmanı Dr. Sedat İrgil PSİKİYATRİ VE ORUÇ “Psikiyatrik Hastalıklar da biyolojik hastalıklar gibi …

FONKSİYONEL TIP NEDİR ?

FONKSİYONEL TIP NEDİR ? Tıbbın her dalında tanı ve tedavi yaklaşımları bireyselleştirilmiş ve kişiye özeldir. …

YAŞLILARDA İŞTAHSIZLIK SORUNU ÖNEMLİ SAĞLIK SORUNLARINA NEDEN OLABİLİR

Yaşlanma, birçok değişikliği beraberinde getiren yaşamın kaçınılmaz bir parçasıdır. Çok sık gündeme gelmeyen …