Kategori: Sağlık

KANSER TEDAVİSİ GÖREN HASTALARDA BİTKİSEL İLAÇLAR TEHLİKELİ OLABİLİR!

Bitkilerin tüm yararlarına karşın yanlış kullanımları halinde sağlığımıza zarar verebileceğini unutmamak gerekiyor. Lizbon’daki bir kanser konferansında konuşmacı olan Profesör Maria João Cardoso, hastaların sıklıkla denediği bitkisel ilaçların  ve kremlerin uzun bir listesi olduğunu, ancak çoğunun devam eden kanser tedavisine olumsuz yönde etki edebildiğini belirtti.

Bazı bitkisel ürünlerin yara iyileşmesini geciktirdiğini veya kemoterapi ve hormon tedavilerini engellediğini, her beş meme kanseri vakasından birinde kanserin cilde yayılarak yaralara yol açtığı bildiren Prof Cardoso, hastaların tamamlayıcı bitkisel tedavileri denemeden önce, özellikle kanserleri cilde yayıldıysa, doktor kontrolünde destekleyici ürünleri kullanmalarının önemini vurguladı.

Özellikle cilde uygulanan bitkisel ürün ve topikal kremlerin oldukça yaygın ve genellikle hekimin bilgisi dışında kullanıldığını ileten İngiltere Kanser Araştırmaları’nın baş hemşiresi Martin Ledwick, bitkisel ilaçların her türlü kanseri tedavi edebileceğine dair yeterli-güçlü kanıtların olmadığını, hastaların doktorları tarafından onaylanmamış bitkisel ilaçları kullanmamaları gerektiğini belirtti.

HANGİLERİNDEN KAÇINILMALI ?

Yapılan laboratuvar incelemelerinde, bazı bitkisel ilaçların kan pıhtılaşma sürecini azaltabileceğini göstermiştir.

PIHTILAŞMAYI ETKİLEYEBİLECEK BİTKİLER:

Sarımsak, zencefil, zerdeçal, ginko, ginseng, akdiken, at kestanesi gibi bitkisel ürünler kanın pıhtılaşmasını geciktiriyor.

Hastaların internetten yanlış bilgi edinme ihtimalinin yüksek olduğu, bu nedenle herhangi bir tedaviye başlamadan önce mutlaka doktora danışmak gerektiği vurgulanıyor.

Prof Cardoso , Tıbbın altın kuralı olan önce zarar verme ilkesinin unutulmaması gerektiğini, kanserin psikolojiye olumsuz etkilerine karşı yoga, farkındalık egzersizleri gibi yöntemlerin stresi azaltmada olumlu etkilerinin olabileceğini iletti.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

Kaynak:

https://www.huffingtonpost.co.uk/entry/how-herbal-remedies-can-actually-be-dangerous-for-cancer-patients_uk_5dcd20c2e4b03a7e02955b7d??ncid=newsltukhpmglife&guccounter=1

Aromatik Yağların Yan Etkileri ve Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar.

Uçucu yağlar bitkilerin yaprak, çiçek, meyve, kabuk ve kök kısımlarından çeşitli yöntemlerle elde edilen, çoğunlukla sıvı, nadiren yarı katı halde, oda ısısında uçucu özelliğe sahip yağlardır.

Uçucu yağlar oldukça konsantre ve güçlüdür. Örnek olarak 1 klogram lavanta uçucu yağı elde edebilmek için, 150 kg lavanta çiçeği kullanılır. Uçucuu yağlar, üretildikleri bitkiden çok daha yüksek dozda etken madde içerir.  Bu durumda da akıllara gelen ilk soru bu denli yüksek miktarda etken madde içeren uçucu yağların yan etkilerinin olup olmadığıdır. Makyaj ürünlerinden cilt bakımlarına, migren tedavisi gibi alternatif tıp uygulamalarında, gıda aromasından parfüm yapımına, ilaç sanayisinden dezenfektanlara kadar birçok alanda kullanılmaktadır.  Uçucu yağların bilinçsiz kullanımı özellikle cilt üzerinde önemli sorunlara yol açarken, istenmeyen ilaç etkileşimleri ile fototoksisite, karaciğer toksisitesi ve nörotoksisite vakaları görülebilmektedir. Ancak bir çok insan doğal ürünler olmaları nedeniyle uçucu yağların her hangi bir yan etkisi olmayacağını düşünmektedir.  Örnek olarak 2012 yılında yayınlanan bir vakada yüksek dozda oral yoldan alınan nane yağının neden olduğu toksik şok tablosunu anlatmaktadır. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3546250/

Amerikan Zehir Kontrol Merkezleri Birliği Ulusal Zehir Veri Sistemi 2015 Yılı Faaliyet Raporuna göre 20 yıllık süre zarfında her yaş grubundan küçük ve tüm advers olayların karşılaştırılması sonucunda özellikle 6 yaş altındaki çocuklarda olumsuz sonuçlar oldukça fazladır.

Ne Yapılmalı?

Aromaterapide kullanılan tüm ürünler yüzde 100 doğal ve organik olsa da doğru uçucu yağ , doğru oranlar ve doğru uygulama yöntemleri sağlanmadıkçagüvenli ve faydalı olmamaktadır. Her konuda olduğu gibi aromaterapi konusunda da konunun gerçek uzmanları ile çalışmak ve doğru adımları atmak önem taşıyor.

Bir tıp doktoru reçete etmediği sürece asla dahili olarak kullanılmaması gereken uçucu yağlar,  harici kullanımda  dermal hassasiyet, irritasyon, baş ağrısı ve migren, mide bulantısı, astım nöbetlerine neden olabilmektedir. Hamilelik, emzirme dönemlerinde ve çocuklarda doktora danışılmadan kullanılmamalıdır. Satın almak istediğiniz uçucu yağı, mümkünse üretiminden (yeri, tarihi, bitkinin kendisi) kimyasal kompozisyonuna kadar tanıyın. Kullanmak istediğiniz uçucu yağ ile ilgili dozaj ve kullanıma ilişkin güvenlik uyarılarını mutlaka güvenilir bir kaynaktan okuyun, öğrenin ve devamlı bilgilerinizin sağlamasını yapın. Bergamot gibi fototoksik bileşikler içeren uçucu yağları kullandıktan sonra en az 12 saat güneş ışığına çıkmayın. Ailenizde veya sizde herhangi bir fiziksel veya ruhsal rahatsızlık geçmişi varsa, uçucu yağları kullanmadan önce mutlaka doktorunuz ile durumu görüşünüz. Astım veya benzeri bir akciğer rahatsızlığı bulunan bireyler aromaterapi için buhar inhalasyonu kullanmamalıdır. Esansiyel yağlar yanıcıdır ve ısı kaynaklarından uzakta tutulmalıdır, çocukların ulaşamayacağı yerlerde saklanmalıdır.

Yanlışlıkla uçucu yağların ağızdan alınması veya, alerjik reaksiyonların başlaması, yan etkilerin gözlenmesi durumunda, kullandığınız ürün ile birlikte acil yardım alın. Esansiyel yağlar göze temas ederse bol su ile durulayarak derhal bir hekime başvurun. Evcil hayvanlarınız için veterinerinize danışın. Difizörde kullanılan esansiyel yağlar, insanlarda olduğu gibi hayvanlarda da çok ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için doktorunuza danışınız.

 

Kaynak: https://www.medicalnewstoday.com/articles/326732.php?utm_source=newsletter&utm_medium=email&utm_country=TR&utm_hcp=yes&apid=&utm_campaign=MNT%20Weekly%20News%202019-10-23&utm_term=MNT%20Weekly%20News#uses

 

 

 

 

Keto diyeti sedef hastalığında potansiyel olarak zararlı

Ketojenik Diyet Bazı Cilt Hastalıklarını Kötüleştirebilir.

Fareler üzerinde yapılan bir araştırma çok yüksek yağ içeriğine sahip ketojenik diyetlerin cilt hastalıklarını kötüleştirebileceğini gösteriyor.  Uzmanlar özellikle sedef hastalığı bulunan bireylerin bu tür diyetlerden kaçınmasını öneriyor.

Ketojenik diyet karbonhidrat alımı düşük yağ alımı ise oldukça yüksek olan bir diyet türüdür. Genellikle kilo vermek amacı ile uygulanan ketojenik diyet kaba tabiri ile vücudun karbonhidrattan ziyade yağları enerji kaynağı olarak kullanmasını hedeflemektedir. Bazı çalışmalar keto diyetinin tip 2 diyabetin semptomlarını yönetmede yardımcı olduğunu ve bilişsel işlevlerle ilgili sorunlara karşı koymada, epilepsi nöbetlerini azaltmada etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak keto diyeti grip benzeri semptomlar ve deri döküntüleri gibi bazı istenmeyen etkilere neden olabilir.

Keto diyeti sedef hastalığında potansiyel olarak zararlı

Araştırmacılar, psoriasis benzeri deri iltihabı olan fare gruplarını, farklı ketojenik diyetlerle besledi. Yüksek MCT diyetlerinin – özellikle balık yağı, fındık veya tohumlardan türetilen omega-3 yağ asitleri içeriyorlarsa – farelerde cilt iltihaplarının daha da kötüleştiğini bulan araştırmacılar, uzun zincirli trigliserit (LCT) bazlı ketojenik diyetlerin sedef hastalığı benzeri cilt iltihabının ilerlemesini yavaşlatıp yavaşlatamayacağını da araştırdı. Her hangi bir iyileşme gözlenmese de Öncelikle zeytinyağı, soya fasulyesi yağı, balık, kuruyemiş, avokado ve et gibi [LCT’ler] ile sınırlı, dengeli bir ketojenik diyetin cilt iltihabını arttırmadığını, özellikle omega-3 yağ asitleri ile birlikte yüksek miktarda MCT içeren ketojenik diyetlerin önceden mevcut cilt  hastalıklarını daha da kötüleştirebileceğini bildirdi.

Bu araştırmaya yönelik bilinmesi gereken bir diğer nokta, araştırma kapsamındaki farelerin, çoğu insanın uygulayamayacağı derecede %77 oranında yüksek yağ ile beslenmiş olmalarıdır.

 

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

 

Kaynak: https://www.medicalnewstoday.com/articles/326724.php?utm_source=newsletter&utm_medium=email&utm_country=TR&utm_hcp=yes&apid=&utm_campaign=MNT%20Weekly%20News%202019-10-23&utm_term=MNT%20Weekly%20News

Ketojenik Diyet Zararlı mı ?

Dr Alp Sırman’ın populer science dergisinde yayınlanan “beslenmenin evrimi üzerine” başlıklı yazısı keton diyetinin çarpıcı yönlerini ve yan etkilerini ortaya koyuyor. Içeriye göre; bu dediklerin hepsi 140 yıllık bir kitaptan esinlenilmiş. Ayrıca kitabı yazan da bir tıp veya beslenme uzmanı değil cenazeye levazımatçısıymış. Bu kitabı 1864’te bir İngiliz cenaze levazımatçısı olan William banting, doktorunun kendisine verdiği beslenme önerilerini uygulayıp zayıfladıktan sonra yazmış. Günümüzde kilo vermeye çalışan çoğu kişi bir cenaze levazımatçısının kendisine verdiği beslenme önerilerini uyguladığında habersiz olabilir. Bizde bu nedenle bu yazıda alıntılar sunuyoruz. Banting 30’lu yaşlarında şişmanlamaya başlamış. Onun için o dönemde hareket etmek bugünkü gibi obeziteye karşı çözüm olarak görüyormuş. Bu nedenle Nehir kıyısında Oturan Banting 2 saat boyunca kürek çekmiş. Ancak bu durum onun iştahının daha da çok açılmasına sebep olmuş ve daha fazla yemek yemesiyle sonuçlanmış. Ancak bu durum onun daha fazla kilo almasına sebep olmuş. 1862 yılında bir 65 boyunda 91 kilo olan adam günlük aktivitelerini yerine getirmekte zorlanıyormuş. Nefes darlığı bel fıtığı gibi rahatsızlıklardan ve duyma güçlüğünden yakınan Banting kraliyet cerrahi Akademisi üyesi dr. William Harvey’den bugün için tarihi kabul edilen bir randevu almış. Bu sırada Dr. William Harvey, Paris’te yapılan bir Tıp kongresinden dönmüş ve zamanın ünlü fizyoloğu Claude Bernard’ın karaciğerin şeker metabolizması ve şekerin depolanması ile ilgili çalışmalarından çok etkilenmiş. Claude Bernard aç bırakılan köpeklerin karaciğer toplardamarların da yüksek düzeyde şeker tespit ettiği için, karaciğerin şeker metabolizması ve saklanmasındaki rolünü biliyordu. Sindirim metabolizması üzerinde çalışmalar yaptığından sindirim sistemi fizyolojisi ve diyabet konusunda dönemin en bilgili bilim insanıydı. Dr. Harvey kulaklarındaki duyma sorunu için gelen Banting’in göbeğinden gözlerini alamaz ve öğrendiği bilgileri onun üzerinde kullanmak ister. Banting’e bugün yaygın kullanılan düşük karbonhidrat ve yüksek yağlı bir diyet verir. Banting bu diyet ile 1 yılda 25 kilo verir ve son 26 yılının en sağlıklı günlerini geçirir. Bu sonuçtan o kadar etkilenir ki bir kitap yazar. Letter on Corpulance . Tarihin ilk yüksek protein,yağ ve düşük karbonhidrat içeren diyet kitabı da böylece 1864 tarihinde bir kulak burun boğaz uzmanı önerileri ile yazılmış olur.

Dr. Alp Sırmanın ilgili makalesinden özetle;

Ketojenik diyet

Önce şu konuyu belirteyim, ketojenik diye isimlendirilen ama ketojenik olmayan bol Kuruyemiş, bezelye proteini veya ünlülerin yaptığı ketojenik görünümlü diyetler ile ilgisi yok. Kısaca konumuz beslenmenin evrimi, modası değil. Düşük karbonhidratlı beslenmenin tarihinde biraz daha geriye gidelim. 140 yıl da neymiş diyenler için sanırım 4000000 yıl yeterli olur. 4000000 yıl önce de dönem dönem göbek çevremizdeki birikmiş yağları ketojenik diyet ile tüketip zayıflıyorduk. Fakat burada önemli bir ayrım var. 4000000 yıl önce çok şişmanladık biraz Keto beslenelim de zayıflayalım karşı kabilede yakışıklı/güzel bir şempanze var ona güzel görüneyim gibi bir amacımız yoktu. O yıllarda Ne yesem diye bir seçimde yapamıyorduk. Ne bulursak onu yiyorduk. Hayatta kalmaya çalışıyorduk. Peki neden ketojenik diyet yapıyorduk? İnsan bile değilken. Alt tarafı şempanze, şişman olsa ne olur zayıf olsa ne olur diye düşünen kişiler olabilir açıklayayım: Yapmak zorundaydık. Zorunluluk kış koşullarında başka tür beslenme seçeneğimiz olmamasından kaynaklanıyordu. Menümüzde olan, soğuktan donmuş hayvan kemiklerinin içindeki ilikleri emmeye çalışmaktı. Ayrıca şanslıysak kemik üzerindeki bir miktar et parçalarını da sıyırıyorduk. Birazda bitki kökleri.

Şimşek hızıyla fırlayan göbek

Bizler meyveleri yiyip mümkün olduğunca yağlanan, yağ biriktiren, kışın da o yağları tüketerek hayatta kalan bir türüz. Bugün unlu ürünler ,şekerler özellikle rafine şekerler gibi basit karbonhidrattan zengin beslendiğimizde Şimşek hızıyla göbeğimizin çıkmasıda bu türün devamı olmamızdan kaynaklanıyor. Az önce yazdığım gibi basit şekerler ve Karbonhidratları hemen yağa çevirmek üzere düzenlenmiş bir metabolizmamız var. Sonbaharda meyveler olgunlaşıyor, biz olduğumuz tüm meyveleri oburca tüketiyoruz ve bu sırada doyma hissi bile oluşmuyor. Çünkü doyma refleksi olursa ağaçtaki meyvelerin ya da büyük bir şans ile bulduğumuz balın tümünü yeme şansımız ortadan kalkar. Kim bunlar kışa hazırlık için. Peki bu sistem 7/24/365 yiyeceğin bol olduğu ortamda ne yapar? Obezite ve metabolik hastalık tablosu tabii. Tarım devriminden bu yana yiyecek bol, neden obezite son 30 yılın hikayesi olarak ortaya çıktı diye soracak olursak hazır besin endüstrisi ve içecek endüstrisi bu problemi ortaklaşa bir şekilde son dönemde yarattı.

Ketojenik diyet zararlı mı?

Bizler kış dönemlerinde ketojenik diyet, yani bulduğumuz hayvanların Kemik iliklerindeki yağ ve çok az karbonhidrat ile kış koşullarında yaşamaya göre evrildik. Ama bu beslenme şekli uzun süreli beslenmeye uygun değil. Çünkü uzun süreli ketojenik beslenme yani altı aydan fazla süre ketojenik beslenildiğinde;

  • Lif olmadığından mikrobiyotamız sağlıksız hale geliyor ve kabızlık başlıyor.
  • Düşük düzeyde asidoza yol açtığından kemiklerde bulunan kalsiyum çözünüyor ve bu böbrek taşlarına ve kemik erimesine yol açıyor.
  • Lipid profilinde hiperlipidemi yönünde değişim oluşuyor, kolesterol düzeyi yükseliyor.
  • Çocuk ve gençlerde asidoz baskılanan büyüme hormonunun yol açtığı kemik gelişimi ve büyüme problemleri ortaya çıkabiliyor.

Ketojenik diyet kilo verme amaçlı uygulanabilir ama en kısa zamanda sağlıklı beslenme rejimine dönülmesi şartıyla. Tekrarlamak istiyorum buraya kadar okuduklarınız orijinal ketojenik diyet. Zaten güncel ketojenik diyetler ismi değiştirilmiş Akdeniz diyetine dönüşmüş durumda ve içinde bitkisel yağlar ve daha fazla protein, sebzeler,kuruyemişler ve salatalar var. Bilindiği gibi Akdeniz diyeti ve yaşam şekli de en sağlıklı beslenme şekli. Bilimden ayrılmayın.

Kaynak: Popular Science / Eylül / 2019 /

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

Elektronik Sigara Ölümlere Neden Oluyor

Türkiye’de kapalı alanlarda sigara içmenin yasaklanmasıyla birlikte elektronik sigara kullanımı popüler hale geldi. Özellikle  reşit olmayan gençler arasında da elektronik sigaranın kullanımı yaygınlaştı. Geçtiğimiz ay ABD’nin 14 eyaletinde yaşları 18 ile 49 arasında değişen yaklaşık 100 kişi çeşitli şikayetlerle hastanelere başvurmuştu, bir kısmı solunum cihazına bağlanmak suretiyle yoğun bakıma alınmıştı. Sağlık yetkililerinin yaptıkları araştırma sonucunda ise hastalığa elektronik sigara kullanımının yol açtığı belirlenmişti. ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC)’den yapılan açıklamaya göre , geçen haftalarda ergenler ve genç yetişkinler arasında “e-sigara kullanımıyla ilişkilendirilen ve akciğerle ilgili olan bir dizi hastalığın” olduğu bildirildi. Bu durumun ardından ise yetkililer, doğrulanmış vakaların bulunduğu en az beş eyalette (Kaliforniya, Illinois, Indiana, Minnesota ve Wisconsin), vakaların sebebini öğrenmek için müdürlükleriyle birlikte çalışıyorlar. Hastalığın en yaygın belirtilerinin ise nefes darlığı ve göğüs ağrısı olduğu açıklandı.

New York’ta 17 yaşındaki bir genç elektronik sigara ile ilişkili akciğer hastalığı nedeniyle hayatını kaybetti. Ölen kişi New York Eyaletinin ilk vaping (elektronik sigara) ilişkili ölümüdür ve ülke genelinde gizemli hastalıktan ölen en genç kişidir. Geçen ay elektronik sigaraya bağlı hastalık bulguları nedeniyle iki kez hastaneye yatırılan gencin, ölüm sebebinin doğrudan elektronik sigara ile bağlantılı olup olmadığı araştırılıyor.  Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezlerine göre, şu ana kadar ABD’deki elektronik sigara kaynaklı hastalıktan 23 kişi öldü. 

Aynı grup tarafından Ekim ayında yapılan bir araştırma, akciğer hastalıkları ile e-sigara kullanımı arasında bir bağlantı buldu. Kurum ayrıca resmi olarak insanlara ilgili tüm ürünlerden uzak durmalarını tavsiye etti. New York Üniversitesinden (NYU) bilim adamları, elektronik sigaranın, gerçek sigaranın daha sağlıklı bir alternatifi olup olmadığını anlamak için fareler üzerinde deney yaptı.

Moon-Shong Tang liderliğindeki araştırma ekibi, 40 fareyi bir yıl boyunca elektronik sigaralarda solunan türden izoprofilin glikol ve bitkisel gliserinde çözünmüş nikotin aerosolüne maruz bıraktı.

Araştırma ekibi, 20 farenin aynı türden ancak nikotin içermeyen aerosol, 20 farenin de sadece filtrelenmiş hava solumasını sağladı. Bir yılın sonunda haftada 20 saat nikotin aerosolünü soluyan 40 farenin yüzde 22,5’inin akciğer dokularında kanserli tümörler gelişirken, yüzde 57,5’inin idrar torbasında kansere dönüşebilecek kitleler çıktı. Diğer yandan araştırma sürecinde nikotine maruz kalan grupta 5, kontrol gruplarında da 2’şer fare öldü.

Çalışmanın makalesi Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayımlandı.

Bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize başvurunuz.

Kaynak: https://futurism.com/neoscope/first-teen-dies-vaping-illness-us

Magnezyum Eksikliği

Magnezyum Vücutta, en fazla bulunan dördüncü mineraldir. İnsan bedenindeki toplam magnezyumunun yaklaşık yüzde 99’u kemiklerde, kaslarda ve yumuşak dokularda bulunurken, sadece yüzde 1’i kandadır.

Yapılan araştırmalar 1900’lü yıllara göre magnezyum alımının neredeyse yarıya indiğini ve yetersiz olduğunu göstermektedir. (https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/15930481) aynı şekilde araştırma sonuçlarına göre  kan magnezyum düzeyi normal çıkan bireylerde bile magnezyum eksikliği bulunabiliyor. Çünkü sadace yüzde 1’i kanda bulunan magnezyum düzeyinin düşük olması durumunda diğer dokulardan takviye edilerek kan magnezyum düzeyi dengeleniyor.

MAGNEZYUMUN GÖREVİ;

  • Yorgunluğun ve bitkinliğin azalmasına katkıda bulunur.
  • Elektrolit dengesine katkıda bulunur.
  • Normal enerji oluşum metabolizmasına katkıda bulunur.
  • Sinir iletimi ve kalp kasının da dahil olduğu kas kasılımına katkıda bulunur.
  • Normal protein sentezine katkıda bulunur.
  • Normal kemiklerin korunmasına katkıda bulunur.
  • Normal dişlerin korunmasına katkıda bulunur.
  • Hücre bölünmesinde görevi vardır.

MAGNEZYUM EKSİKLİĞİ BELİRTİLERİ

  • Huzursuz bacak sendromu
  • Saç dökülmesi
  • Halsizlik
  • İştahsızlık
  • Kabızlık
  • Baş ağrısı, baş dönmesi
  • Çarpıntı ve ritim bozukluğu
  • Uyku problemi
  • Tırnakların uzamaması ve kırılması
  • Hafızanın zayıflaması
  • Tansiyon yüksekliği
  • Tuzlu gıdalar tüketme isteği
  • Mide bulantısı
  • Kalsiyum eksikliği
  • Zihin bulanıklığı
  • Depresyon

Bu belirtiler, eğer başka bir bozukluğa veya vitamin- mineral eksikliğine bağlı değil ise magnezyum eksikliği de akılda tutulmalıdır. Bazı ilaçlar (bazı antibiyotikler, kortikosteroidler, antiasid ilaçlarve bazı kalp ritim ve kalp yetmezliği ilaçları), magnezyum atılımını, emilimini etkileyebilir. Hekiminizden bu konuda ayrıntılı bilgi alabilirsiniz. Ayrıca yapılan çalışmalar magnezyum eksikliğinin D vitamini eksikliğine de neden olduğunu göstermektedir. (https://www.sciencedaily.com/releases/2018/02/180226122548.htm

Yaşlılıkla beraber vücudun magnezyum ihtiyacı artmaktadır. Menapoz sürece dahil olduğunda magnezyum eksikliğinin belirtileri çok daha ciddi bir şekilde ortaya çıkabilir. Emilim eksikliği veya kötü beslenme magnezyum ihtiyacının besinlerden karşılanmasını zorlaştırır. Bu tip durumlarda hekiminizin önerdiği dozda magnezyum takviyesi almak gerekebilir.

 

Magnezyum takviyesi tipleri değişiklik göstermekle beraber, Sitrik asidin enerji metabolizmasındaki merkezi rolü nedeniyle magnezyum sitrat enerjinin çok gerektiği kas ilişkili işlerde ve spor yapan bireylerde spor sonrası kasların dinlenmesi, yeniden toparlanması için tavsiye edilmektedir.

Magnezyum glisinat sinir, beyin ilişkili hatta mikrobiyota ilişkili durumlarda daha fazla faydalanım sağlamaktadır. Uzmanlar anksiyete (kaygı) bozukluklarında ise glisinat tavsiye etmektedir. Uzmanlar Sitrat veya glisinatın her ikisinin de beyin bariyerini geçebildiğini ve migren tedavisinde kullanıldığını belirtiyor. sitrat veya glisinatın kandaki etkiside birbirine çok yakın.

MAGNEZYUM NELERDE BULUNUR?

  • Yeşil yapraklı sebzeler (ıspanak, pazı..)
  • Kuruyemiş, tohumlar (kaju, susam, kabak- ay çekirdeği..)
  • Baklagiller (nohut, mercimek, barbunya, kuru fasulye..)
  • Sebzeler (brokoli, taze fasulye, enginar, pırasa..)
  • Deniz ürünleri (somon, uskumru, karides..)
  • Bitter çikolata
  • Hindistan cevizi
  • Meyveler (muz, çilek, incir..)
  • Bazı baharatlar (kimyon, karanfil)
  • Domates
  • Rezene

Bir takviye kullanmadan önce mutlaka hekiminize danışmayı ve gerekli tetkikleri yaptırmayı ihmal etmeyiniz. Vücudumuz için gerekli olan tüm vitamin ve minerallerin dengesi hayati önem taşımaktadır. Bu nedenle bilinçsiz olarak herhangi bir gıda takviyesi tükenmeyiniz.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Kaynak:  https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/15930481

https://www.fitekran.com/magnezyum-eksikligi-belirtiler-nedenler-takviyeler/

https://www.sciencedaily.com/releases/2018/02/180226122548.htm

 

 

 

 

Kolin Diyeti ve Demans

Kolin esansiyel bir besin maddesidir. Normal vücut fonksiyonları ve sağlık için önemli bir ögedir. Kolin suda çözünür bir maddedir fakat vitamin veya mineral değildir. Metabolizma, karaciğer , beyin , kas ve sinir sistemi gibi pek çok hayati olayda rol oynamaktadır. Hücre yapısı , hücreler arası mesaj taşınması, yağların taşınması ve metabolizması , DNA sentezi, sinir sistemi üzerinde temel görevleri bulunmaktadır. Kolin, hafıza, ruh hali ve zekayı düzenlemede önemli bir rol oynayan bir nörotransmitter olan asetilkolini üretmek için gereklidir. Bu nedenle, kolin alımının beyin fonksiyonundaki gelişmeler ile ilişkili olması hiç şaşırtıcı değildir.

Doğu Finlandiya Üniversitesi’ndeki araştırmacılar tarafından yapılan yeni bir çalışma, fosfatidilkolin diyeti alımının demans riskini azaltmada etkili olduğunu öne sürüyor. Yapılan çalışmanın sonuçlarına göre kolin alımı %28 oranında demans riskini azaltıyor. Alzheimer hastalığı, şu anda tedavisi olmayan en yaygın bunama nedenidir. Bu nedenle, yeni bulgular demansın önlenmesinde hayati bir rol oynayabilir.

Çalışmanın verileri Kukiyo İskemik Kalp Hastalığı Risk Faktörü Çalışması, KIHD’den elde edildi. Araştırmanın başlangıcında, 1984-1989 yıllarında, araştırmacılar 42-60 yaş arası yaklaşık 2500 Finli erkeği diyet ve yaşam tarzı alışkanlıkları ve genel olarak sağlık açısından analiz ettiler. Bu veriler ortalama 22 yıllık bir takip süresinden sonra hastane kayıtları, ölüm nedenleri ve ilaç geri ödeme kayıtları ile birleştirildi. Ayrıca, çalışmanın başlamasından dört yıl sonra, yaklaşık 500 kişi hafıza ve bilişsel işlemlerini ölçen testleri tamamladı. Takip sırasında 337 erkekte bunama gelişti.

Yoğun bir şekilde egzersiz yapan sporcular, yüksek miktarda alkol tüketenler, menopoz sonrası kadınlar, hamileler kolin eksikliği açısından daha yüksek riske sahiplerdir.

Yapılan çalışmalar, özellikle Alzheimerlı hastalarda asetil kolin yapılması için ihtiyaç duyulan enzim çok az olduğunu göstermektedir.  Alzheimerlı hastalara kolin kaynağı olarak zengin olan yumurta sarısı, soya, organ etleri ve ayrıca buğday embriyosunda bol bulunan “lesitin” veya diğer adıyla “phosphatidyl kolin” verildiğinde,   hastaların hafıza kaybında geçici düzelmeler görülmüştür. Araştırmacıların dikkat çektiği diğer husus; beynin hafızayla ilgili bölümlerinin özellikle bebeklikte ve çocukluk döneminde yeterli kolin alınarak geliştirilmesi gerektiğidir. Anne sütüyle uzun süre beslenen bebeklerde kolin ihtiyacı karşılanmaktadır.

En iyi kolin kaynağı besin maddeleri Yumurta sarısı, organ etleri, soya ve yeşil yapraklı sebzelerdir.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Kaynak:

https://www.sciencedaily.com/releases/2019/08/190806101530.htm?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+sciencedaily%2Fhealth_medicine%2Fhealthy_aging+%28Healthy+Aging+News+–+ScienceDaily%29

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC2782876/

Alternatif Tıp Uygulamalarının Depresyon Hastalığında Etkinliği

Klinik depresyon hastalığı için tamamlayıcı ve alternatif tıp tedavilerinin etkinliğinin araştırıldığı bir çalışmada, sistematik derecelemede incelenen iki tedavi yöntemi dışında etkinliklerinin düşük olduğu tespit edildi.

Monoterapi olarak yani tek başına veya diğer tedaviler ile birlikte uygulanan alternatif tedavilerin etkinliğini inceleyen çalışmada çeşitli veritabanları araştırıldı. Advers olaylara ek olarak depresyonun şiddeti, yanıt, remisyon ( iyileşme) ve replas (tekrarlama- nüks etme) üzerindeki etkileri araştırılan çalışmada, 7104 erişkin hasta ile yapıldı. Sonuçlar sadece 2 tür tedavinin orta derecede etkili bulunduğunu ortaya koydu. Yapılan çalışmada tekrarlayan majör depresyon vakalarında farkındalığa dayalı bilişsel terapinin, standart antidepresan tedaviye göre daha etkili olduğunu ortaya koydu. Akupuntur, aromaterapi, probiyotikler,triptofan, B ve D vitaminleri, çinko ve magnezyum, omega 3 yağ asitlerinin depresyon tedavisinde etkinliğinin daha düşük olduğu belirlendi.

*Belirtmek gerekir ki B vitamini, D vitamini veya minerallerin eksikliğinin bulunması bu araştırma sonuçlarının dışındadır. D vitamini ve B vitamini eksikliğinin depresyon ve diğer ruhsal hastalıkların oluşumundaki rolü ve tedavide bu eksikliklerin giderilmesine yönelik yapılan yaklaşımlar tabii ki etkili sonuçlar vermektedir. Çünkü zaten var olan eksiklikler tedavi ile kombine olarak yerine konulmaktadır. Araştırmada ise ekstra vitamin veya gıda takviyelerinin tedaviye eklenmesinden bahsedilmiştir. Probiyotikler için de durum aynıdır. Emilim bozukluklarının tedavi edilmesinde probiyorik tedavi etkinliği mevcuttur.

Kaynak: https://www.psychiatryadvisor.com/home/topics/mood-disorders/depressive-disorder/cam-therapies-evaluated-for-the-treatment-of-clinical-depression/?utm_source=newsletter&utm_medium=email&utm_campaign=pa-update-hay-20190815&cpn=psych_all&hmSubId=&hmEmail=zlb62feMTgU1&NID=&email_hash=d6001e4ea1b3a1750389924db35f8787&mpweb=1323-64948-348269

 

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Bilim adamları, çölyak hastalığının teşhisinde kan testinin temelini oluşturabilecek biyobelirteçleri belirlediler.

Çölyak Hastalığı ince bağırsağın, Gluten adlı proteine karşı ömür boyu süren ve kronikleşen alerjisi, hassasiyetidir. Buğday, Arpa, Çavdar ve Yulaf gibi tahıllar Gluten içerir. Alınan gıda, ince bağırsakta bileşenlerine ayrıştırılıp bağırsak mukozası üzerinden kana karışır. Vücudumuzun yeterince gıda alabilmesi, ince bağırsakta çok sayıda bulunan ve villus çıkıntıları olarak adlandırılan kıvrımlar tarafından sağlanır. Çölyak Hastaları Glutenli yiyecekler tükettiklerinde bağırsak mukozasında alerji nedeniyle villus çıkıntıları ve kıvrımları tahrip olarak azalır ve küçülürler. Böylece bağırsak yüzölçümü gittikçe azalır ve alınan gıdalar emilemez hale gelir. Sonuçta beslenme yetersizliği, arkasından da hastalık belirtileri ortaya çıkar.

Çölyak hastalığının teşhisinde uygulanan tetkiklerin sonuçlanması uzun sürmektedir. Ancak hastalığın erken dönemde hızlıca tespiti, ,istenmeyen etkilerin ortaya çıkmasını engelleyecektir.

İmmusanT’ın Bilimsel Sorumlusu Dr. Robert P. Anderson, “Çölyak hastalığı olan hastaların glütene maruz kaldıktan hemen sonraki saatlerde yaşadıkları enflamatuar reaksiyonu tanımladık. “diyerek, bulguların aynı zamanda çölyak hastalığı olmayan (ancak benzer semptomları olan) insanları tespit etmeye yardımcı olan ve onları daha uygun tedavilere yönlendiren yöntemlere yol açabileceğini öne sürüyor. Çölyak hastalığı, Dünya Gastroenteroloji Örgütü’nden alınan rakamlara göre , Batı ülkelerindeki insanların yaklaşık % 1’ini etkileyen yaşam boyu süren bir durumdur .

Çölyak hastalığının belirtileri arasında şişkinlik, ishal , kusma, dışkıda çok fazla yağ bulunması (steatorre), demir eksikliğine bağlı anemi ve kilo kaybı sayılabilir . Çocuklarda, gelişme geriliğine sebep olabilir.

Anderson ve meslektaşlarının yapmış olduğu araştırmanın sonucunda, gereksiz yere diyet kısıtlamasına gerek kalmadan, kan testi ile çölyak hastalığının varlığı kesin olarak tespit edilebilecek.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır, tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Kaynak : https://www.medicalnewstoday.com/articles/326018.php?utm_source=newsletter&utm_medium=email&utm_country=TR&utm_hcp=yes&utm_campaign=MNT%20Weekly%20News%202019-08-14&utm_term=MNT%20Weekly%20News

 

Cilt Kanserine Karşı Nano Aşı

Melanom, derinin en üst tabakasında bulunan “Melanosit” adı verilen renk hücrelerinin çevresel ve kalıtımsal etkiler nedeniyle kötü huylu hücrelerle çoğalması sonucu ortaya çıkan ciddi bir cilt kanseridir. Deri kanserinin en tehlikeli formlarından biri olarak kabul edilir.

Melanomlara diğer cilt kanserlerine göre daha az rastlanır ancak cilt kanserine bağlı ölümlerin yaklaşık olarak %75’i melanomlara bağlı olarak gelişir. Kanser hücreleri çok hızlı büyüyen ve sistemik olarak yayılan bir davranış sergiler.

Eğer geçmişte alınmış bir erken dönem melanom sahibiyseniz, diğer kişilere kıyasla bu kansere yakalanma riskiniz ortalamanın üzerindedir. Bu nedenle ayrıca dikkat göstermeniz gerekmektedir. Ortaya çıkan bir leke veya lezyonda görülen birkaç işaret akla melanom şüphesini getirebilir.

Eğer yeni oluşan bir ben ya da cilt değişikliklerine sahipseniz, ya da aşağıda belirtilmiş olan özelliklere sahip bir ben taşıyorsanız hemen doktorunuza görünmelisiniz:
-Gittikçe büyüyen
-Şekli değişen, özellikle düzensiz kenarlı bir görünüm almaya başlayan
-Rengi değişen – daha koyu renkli, yamalı ya da çoklu gölgeli olan
-Kaşıntılı ya da ağrılı
-Kanamalı ya da kabuk tutmuş
-İltihap görüntülü

Özellikle 3 ya da daha fazla tona sahip kahverengi ya da siyah benlerin melanom olma ihtimali söz konusudur.

Son zamanlarda yapılan bir çalışmada, melanom cilt kanseri gelişiminin önlenmesi ve tedavisinde yeni bir yöntem araştırılmaktadır. Bu çalışmanın sonuçları Ağustos 2019’da Nature Nanotechnology dergisinde yayınlanmıştır. İsrail’deki Tel Aviv Üniversitesi’ndeki (TAU) bilim adamlarına göre, nano aşılar bağışıklık sistemini hastalığa karşı duyarlı hale getiriyor.

Melanom özellikle pigment melanin üreten vücuttaki cilt hücrelerine saldırır. Melanomdan etkilenen hücrelerin içinde peptid adı verilen belirli amino asit zincirleri bulunur. Araştırmacılar, yaklaşık 170 nanometre büyüklüğünde (bir nanometre metrenin milyarda biri) çok sayıda nano partikül ile birlikte melanom hücrelerinde bulunan 2 spesifik peptid zincirini kullandılar.

Elde edilen “nano aşı”, melanomdan muzdarip olduğu tespit edilen farelerin kan dolaşımına eklendi. Su çiçeği ve çocuk felci gibi bulaşıcı hastalıklar için mevcut diğer aşılar gibi, nano aşılar bağışıklık sistemini uyarmak için benzer şekilde çalışıyor.

Farelere nano aşı uygulaması aşamaları;

Aşama 1:

İlk aşamada, aşının koruyucu etkileri araştırıldı. Farelere nano aşı uygulanması ile melanom hücreleri kan dolaşımına katıldı ancak hastalık gelişmedi. Bu durumda aşının melanoma karşı koruyucu bir yöntem olup olmadığıtest edilmiş oldu.

Aşama 2:

Çalışmanın ikinci aşaması, aşının hastalığın erken ve orta aşamalarının bir belirtisi olan primer tümörler üzerindeki etkinliğini test edildi. Mevcut immünoterapi tedavileri, belirlenmiş nano aşı dozlarıyla birleştirildi ve melanom tümörlerinden muzdarip olan fareler üzerinde test edildi.

İmmünoterapinin ve gelişmiş nano aşının kombine tedavisi, etkilenen farelerde melanomun ilerlemesinde önemli bir gecikmeye neden oldu ve yaşam süresini beklenenin üzerinde arttırdı.

Aşama 3:

Bu çalışmanın son ucu, beyinde metastaz yapan melanom ve melanomun geç evrelerinde muzdarip hastalara ait doku üzerinde yapıldı. Bu test, önceki testlerin sonuçlarını doğruladı ve nano aşıların, hastalığın ilerlemesini daha sonraki aşamalarda bile yavaşlatabildiğini gösterdi.

Bu çalışma bize nano aşıların melanomdan muzdarip binlerce kişiye gerçekten yardım edebileceğini ve hastalığın metastaz yapmasını engelleyebileceğini gösteriyor.

Nano aşıların  geliştirilmesine yönelik araştırmalar halen devam etmektedir, ancak TAU araştırmacıları, melanom aşılaması ile ilgili araştırmaların, başka çeşitli kanser türlerinin tedavisi için de etkili  olacağını umuyor.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır tanı ve tedavi için lütfen hekiminize başvurunuz.

Kaynak: https://www.ba-bamail.com/content.aspx?emailid=33489

D Vitamini ve Şizofreni

Şizofreni psikotik hastalıkların başında gelen ve tüm toplumun yaklaşık %1’ini etkileyen bir hastalıktır . Mental …

PSİKOTİK BOZUKLUKLAR VE HASTA YAKINLARINA ÖNERİLER

Psikoz, kişiyi gerçeklerden yani dış dünyadan koparıp, düşünce, idrak, konuşma ve davranış problemleri gösterebilen …