Kategori: <span>Hasta ve Yakını</span>

Vagus sinir stimülasyonunu duydunuz mu ?

Vagus sinir stimülasyonunu duydunuz mu ?

Vagus pili ya da epilepsi pili olarak da bilinen vagal sinir stimülatörü epilepsi tedavisinde kullanılan alternatif yöntemlerden biridir. Bir kişinin beyin sapından boynuna, göğsüne ve karnına kadar uzanan uzun bir kraniyal sinir olan Vagus siniri, parasempatik sinir sisteminin bir parçasıdır.

Vagus siniri sindirim, kalp atış hızı ve solunum hızı dahil olmak üzere çeşitli organ fonksiyonlarını kontrol eder. Vasomotor aktiviteden ve şu gibi reflekslerden sorumludur:

  • öksürük
  • hapşırma
  • yutma
  • kusma

 

Vagus siniri ayrıca seslendirmeyi, ruh halini ve bağışıklığı düzenler. Bir kişinin kulaklarındaki, sinüslerindeki ve yemek borusundaki duyusal fonksiyonları da etkiler. Beyin ve kalp arasındaki iletişimi sağlayan bu sinirin bağırsak, böbrek, safra kesesi, akciğer, karaciğer, pankreas, boyun, dil ve kulaklarla da bağlantısı bulunmaktadır.

Vagus sinirini doğal olarak uyarmanın yolları şunlardır:

  • Şarkı söylemek
  • su ile yüksek sesle gargara
  • öksürük
  • meditasyon
  • soğuk suyla duş almak
  • yüze buzlu su uygulama
  • derin nefes egzersizleri
  • gülme

 

VNS bir kişinin ruh sağlığı üzerinde olumlu bir etkiye sahiptir ve kronik tedaviye dirençli depresyon ve travma sonrası stres bozukluğunun tedavisinde kullanılabilir.

Vagus siniri stresle ilişkili durumların somatik ve bilişsel semptomlarını düzenlemede yardımcı olabilir. Kan basıncının düşürülmesi ve kalp atım hızının yavaşlamasına yardımcı olabilir.

 

Kaynak: Vagus sinir stimülasyonu: Yararları, riskleri ve daha fazlası (medicalnewstoday.com)

 

 

 

 

 

dikkat eksikligi hiperaktivite goz sagligi

Dikkat eksikliği ve göz bozuklukları arasındaki ilişki

Dikkat eksikliği ve göz bozuklukları arasındaki ilişki

 

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) olan kişilerde bazı göz rahatsızlıkları daha sık görülür. Bunlar arasında astigmat gibi kırılma hataları ve yakınsama yetersizliği bulunur, bu da gözlerin yakındaki nesnelere bakarken hizada kalmasını zorlaştırır.

Ancak görme bozuklukları DEHB belirtileri değildir. Bazı göz rahatsızlıkları ve bozukluk arasında bir ilişki olduğu görünse de, bilim adamları bağlantının ne olduğundan emin değiller.

Bu yazıda, GÖRME BOZUKLUKLARıyla ilişki, DEHB’nin bulanık görme neden olup olmadığı ve bu koşullara neyin yardımcı olabileceği de dahil olmak üzere DEHB’ye ve gözlere daha ayrıntılı olarak bakıyoruz.

DEHB aşırı hareketlilik, dikkat sorunları ve istekleri erteleyememe (dürtüsellik) belirtileriyle giden bir psikiyatrik hastalıktır. DEHB’nin temel belirtileri, aşırı hareketlilik, dikkat eksikliği ve dürtüselliktir.

Aşırı Hareketlilik: Çocuğun kendi yaşıtlarıyla karşılaştırıldığında belirgin düzeyde daha fazla hareketli olduğunda aşırı hareketlilikten söz edilir.

Dikkat Sorunları: Dikkatin bir noktaya toplanabilmesinde güçlük, dış uyaranlarla dikkatin çok kolay dağılabilmesi, unutkanlık, eşyalarını veya oyuncaklarını sık sık kaybetme ve düzensizlik gibi belirtiler dikkat sorunları bulunduğunu gösterir.

Dürtüsellik: Acelecilik, istekleri erteleyememe, sorulan sorulara çok çabuk yanıt verme, başkalarının sözlerini kesme ve sırasını beklemekte güçlük çekme gibi özellikler dürtüsellik sorunları bulunduğun düşündürür.

Görme bozukluğu olan ve olmayan çocuklar arasında yapılan bir ankette, görme bozukluğu olanlarda DEHB tanılarının daha sık olduğu bulunmuştur. 75.000 çocuktan görme sorunu olanların %15,6’sına DEHB tanısı konulurken, görme sorunu olmayanların oranı %8,3’tür.  (ADHD and Vision Problems in the National Survey of Children’s Health (nih.gov))

Araştırmalar, bozukluk ile bazı spesifik görme bozuklukları arasında bağlantılar olduğunu göstermiştir. Bunlar şunlardır:

Astigmat, kornea veya göz merceği kavisinin normal şekilde olmamasının bulanık görmeye yol açtığı, yaygın bir göz kusurudur.

Yakınsama yetersizliği: Gözlerinizin aynı anda hareket etmediği bir göz hastalığıdır. Bu duruma sahipseniz, yakındaki bir nesneye baktığınızda bir veya iki göz dışarıya doğru hareket eder.

Bu, göz yorgunluğuna, baş ağrısına veya bulanık veya çift görme gibi görme sorunlarına neden olabilir. Ayrıca okumayı ve odaklanmayı zorlaştırır.

Renk algısı: 2014’te yapılan küçük bir çalışmada, DEHB’li genç yetişkinlerin mavi aralıktaki renkleri algılamada zorluk çektikleri daha yüksek olduğu bulunmuştur. Ancak, çalışma sadece 60 kişiyi kapsadığı için, bulgular genelleştirilebilir olmayabilir.

 

Görme yetisini etkileyen DEHB ve göz rahatsızlıkları olan kişiler, görme bozuklukları için yardım alır ise DEHB tedavisine de destek sağlanmış olur. Görme sorunları yaşıyorsanız lütfen bir göz doktoruna danışınız.

 

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize başvurunuz.

 

 

dis sagligi

Diş macunundaki florür hakkında bilinmesi gerekenler

  • Diş macunundaki florür hakkında bilinmesi gerekenler

  • Diş macununda neler bulunur ?

  • Florür nedir ve neden diş macunundadır?

  • Riskler nelerdir ?

  • Yüksek seviyede florür maruziyeti hangi sorunlara yol açar

  • Diş macunu seçerken nelere dikkat edilmelidir ?

Diş macunundaki florür;

Birçok diş macunu, diş sağlığını korumaya yararları olduğu için florür içerir. Çok fazla florür sağlık için risk oluşturabilir, ancak bir kişi diş macunu tavsiye edildiği gibi kullanıyorsa diş macununda bulunan miktarlar genellikle güvenlidir. Diş macunu iyi ağız hijyeninin önemli bir parçasıdır. Mevcut birçok seçenekle, hangisinin doğru seçim olduğunu bilmek zor olabilir.

Birçok diş macunu, toprakta ve kayalarda doğal olarak bulunan bir mineral olan florür içerir. Bu makalede florürün ne olduğu ve üreticilerin diş macununa neden eklediklerine bakmaktadır. Ayrıca florür fayda ve risklerini ve en iyi diş macununu seçmek için ipuçlarını kapsar.

Diş macununda neler bulunur ?

  • Kalsiyum karbonat veya kalsiyum fosfat gibi aşındırıcılar. Bunlar dişlerin yüzeyine yapışan kalıntıları yok etmek amacı ile eklenir.
  • Sodyum aljinat veya ksanthan sakızı gibi bağlayıcılar. Bunlar diş macununa elastikiyet ve form sağlar ve kurumasını önlemeye yardımcı olur.
  • Gliserol veya propilen glikol gibi humektifler. Bunlar diş macununun sertleşmesini önler
  • Sodyum lauryl sülfat veya sodyum alkilsulfo süksinit gibi köpüren ajanlar.
  • Koruyucular, mikroorganizmaların büyümesini önlemek için.
  • mineyi güçlendiren ve boşlukları önleyen florür
  • spearmint, nane veya mentol gibi tatlandırıcılar
  • sorbitol, gliserol ve ksilitol dahil tatlandırıcılar
  • stronsiyum klorür veya potasyum nitrat dahil diş eti hassasiyetine yönelik ajanlar

 

Florür nedir ve neden diş macunundadır?

Çocuklarda ve yetişkinlerde, dişleri çürümeye karşı korur, plak oluşumunu engeller 7 yaş altındaki çocuklarda diş gelişimini destekler.

Riskler

Çok fazla florür diş florozisine yol açabilir. Floroz, diş minesinde beyaz veya bazen kahverengi renk- lekeler oluşmasına neden olur. Bu durum küçük çocuklarda diş macununu tükürmek yerine yutması sonucu gelişir.

Diş florozis riskini azaltmak için ebeveynler şunları yapmalıdır:

  • 6 yaş altı çocuklarının diş macununu yutmasını engellemek,
  • 3-6 yaş arası bezelye tanesinden daha fazla macun kullanmamak,
  • 2 yaş altı çocuklar için diş mavunu seçiminde hekime danışmak.

Yüksek florür seviyelerine kronik maruziyet de iskelet florozisine yol açabilir. Bu, florür kemiklerde birikerek sertliğe ve ağrıya , kireçlenmeye neden olur ve çoğunlukla yüksek florürlü içme suyu kullanımında görülür.

Yüksek seviyede florür maruziyeti ;

  • akne
  • yüksek tansiyon,kardiyak yetmezlik ve miyokard hasarı dahil olmak üzere kardiyovasküler problemler
  • diyabet
  • kız çocuklarında düşük doğurganlık oranları ve erken ergenlik
  • osteoartrit, temporomandibuler eklem bozukluğu ve kemik kanseri
  • bağışıklık sistemi komplikasyonları
  • daha düşük IQ
  • bilişsel eksiklikler, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB)ve nörolojik eksiklikler
  • tiroid disfonksiyonuna neden olmaktadır.

Diş macunu seçerken;

Mümkünse doğal olan ve içinde florür olmayan yada daha düşük seviyede florür bulunan ve onaylı ürünler tercih edilmelidir. 3 yaşına kadar olan çocuklar milyonda 1.000 parça (ppm) florür seviyesine sahip diş macunu kullanmalıdır. 3 yaş ve üzeri herkes florür seviyesi 1.350-1.500 ppm olan diş macunu kullanmalıdır.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize başvurunuz.

 

 

Fonksiyonel Tıp Nedir ?

Fonksiyonel Tıp

Tıbbın her dalında tanı ve tedavi yaklaşımları bireyselleştirilmiş ve kişiye özeldir. Bu bağlamda fonksiyonel tıp, tıbbın ta kendisidir. Tanı ve tedavi sürecinde yaşam tarzı, beslenme alışkanlıkları, genetik özellikler, çevresel etmenler gibi bir çok faktörü göz önüne alarak hastalığa neden olan etmenleri ve fonksiyonel bozuklukların nedenlerinin belirlenmesi ve tedavinin bu yönde planlanmasını amaçlamaktadır.
Fonksiyonel tıp modern tıbbın sunduğu bilimsel testleri kullanır. Fonksiyonel tıp, daha ayrıntıya inmeyi ve tedavide daha fazla bireyselliği hedeflediğinden standart test ve tıbbi uygulamaların yanında kişinin genetik/epigenetik yapısını, vücudun doku düzeyindeki toksin (ağır metal vb.) yükü, intra-selüler düzeyde mikrobesin (vitamin-mineral vb) düzeyleri kısaca daha ileri biyokimya, mikrobiyoloji ve genetik testleri kullanır.
Özellikle kronikleşmiş sağlık sorunlarını hedef alan fonksiyonel tıp, hastalığın altında yatan beslenme, yaşam şekli, duygu durumu, genetik yapının bir arada değerlendirilmesi ile kişinin çok yönlü desteklenerek sağlığına kavuşması ve en önemlisi bu sağlığı sürdürmesi için çaba harcar.
Fonksiyonel tıp alternatif tıp değildir, bir cihaz veya aletler ile yapılan tedavi yöntemi değildir. Ancak bir çok disiplinden faydalanır ve tamamen tıbbi-bilimsel yöntemleri kullanır. Bir yan dal değildir.

HANGİ HASTALIKLARDA FONKSİYONEL TIPTAN FAYDALANILIR ?

Sadece hastalık durumunda değil sağlığın sürdürülmesinde de fonksiyonel tıptan faydalanılır. Akut hastalıklar, acil durumlardan çok, kronikleşmiş, tedavi süreci uzamış hastalıklarda fonksiyonel tıptan faydalanılır. Çünkü akut veya acil hastalıklar (örneğin kalp krizi, apandisit ) acil tedavi gerektiren hastalıklardır. Elbette bu hastalıkların bazılarının altında yatan kök sebepler fonksiyonel tıbbın alanına girse de amaç daha kompleks, kronik hastalıklardır.
Daha iyi ifade etmek gerekirse, Fonksiyonel tıp, hastalıklara konulan teşhisler yani hastalık isimleri üzerine değil, makro bir yaklaşım ile hastalıkların nedeni, nasılı ve altında yatan mekanizmaları (kök nedenleri) açıklamaya çalışır.
Bir örnek vermek gerekir ise depresyon hastalığına, hormonal düzensizlikler, mineral ve vitamin eksiklikleri, psikolojik bir travma veya bağırsak florasındaki bozukluk, yas, sosyo-ekonomik durum ve bunun gibi bir çok etmen veya etmenler neden olmuş olabilir. Bu noktada fonksiyonel tıp hastalığa neden olan kök sebepleri bularak tedaviyi bütüncül bir yaklaşımla planlar. Bu nedenle bir hastalık listesi vermek yerine fonksiyonel tıptan daha fazla faydalanılan hastalıkları örnek olarak verebiliriz. Demans, diyabet, insülin direnci, gıda alerjisi, astım, bağışıklık sistemi hastalıkları, sindirim sistemi bozuklukları vb.

Bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

Yaşlılarda İştahsızlık Sorunu

Yaşlılarda İştahsızlık

Yaşlanma, birçok değişikliği beraberinde getiren yaşamın kaçınılmaz bir parçasıdır. Çok sık gündeme gelmeyen bu konu oldukça önemlidir. Yaşlı populasyonunda düşük kilolu olmak, fazla kilolu olmaktan daha risklidir. Sağlık ve Beslenme İnceleme Araştırması, 65 yaşın üzerindeki Amerikalıların yaklaşık yüzde 16’sının günde 1000 kaloriden daha az tükettiğini ortaya koymuştur. Bu, hızlı bir şekilde kilo kaybına ve kötü beslenme durumuna yol açabilir. İstenmeyen kilo kaybı, bilişsel ve fiziksel işlevlerde azalma, yetersiz beslenmeye ve çeşitli komplikasyonlara yol açabilir ve genel sağlık durumunda ani bozulmalara neden olur.
Yaşlılıkta beslenme alışkanlıklarında değişikliğe neden olabilen bir çok faktör bulunmaktadır.
İLAÇLAR: Bir çok yaşlı birey çeşitli sağlık problemleri nedeniyle ilaç kullanmaktadır. Reçete edilen yaygın ilaçlardan bazıları, antibiyotikler, diüretik yani idrar söktürücü olarak adlandırılan ilaçlar, Antikoagulanlar (kan sulandırıcı olarak bilinir) ve antienflamatuar, romatizmal ilaçlardır. Bu ilaçlar iştahsızlık, sindirim sistemi sorunlarına neden olabilmektedir. Bu durumda mutlaka hekime bilgi verilmelidir.
METABOLİK FONKSİYON: Metabolizma hızı yaş ilerledikçe yavaşlar. Metabolizmanın yavaşlamasının nedenlerinden biri yaşlanma ile birlikte kas kütlesinin azalarak yağ kütlesinin artmasıdır. Kas vücuttaki metabolik olarak en aktif organdır. Kas kütlesinin azalması, fiziksel aktivitenin de azalmasıyla birlikte açlık hissinin azalmasına neden olur.
DUYUSAL DEĞİŞİKLİKLER: Koku, tat ve görme kaybı yaşlılarda sık görülür. Bu duyuların kaybedilmesiyle, yemek yemenin eskisi kadar keyifli veya çekici olmayabileceği unutulmamalıdır.
DİŞ SORUNLARI: yaşlı yetişkinlerin, özellikle 75 yaşından sonra genellikle çok daha az dişe sahip olduklarını ortaya koymuştur. Bu, yiyecekleri çiğnemeyi aşırı derecede zorlaştırabilir ve genellikle yaşlı bir bireyin tüketebileceği yiyecek çeşitliliğini sınırlayabilir. Araştırmalar; kendi dişlerinden daha azına sahip olan yaşlı bireylerde kalori alımının daha düşük olduğunu göstermektedir. Bu bireylerde Ek olarak, kalsiyum, demir, A, C ve E vitaminleri ve bazı B vitaminleri gibi mikro besinlerin seviyeleri daha düşüktür.
Tükürük üretiminin yavaşlaması yaşlanmanın bir sonucudur. Bazı ilaçlar bunu daha da kötüleştirebilir. Ağız kuruluğu, yiyecekleri çiğnemeyi ve yutmayı zorlaştırarak daha az yiyecek alımına neden olabilir.
DEPRESYON: Depresyon her yaşta görülebilir. Yaşlılıkta sosyal izolasyon sık görülür. Bu durum depresyona yatkınlığı arttırır. Eş kaybı gibi nedenler, kronik hastalıklar, yalnızlık, ölüm korkusu gibi nedenlerle oluşabilen depresyon beraberinde iştah sorunlarını getirir.
FİZİKSEL KISITLILIK: Yaşlılıkta düşük aktivite çok sık görülen bir durumdur. Özellikle yalnız yaşayan yaşlılarda temel ihtiyaçları karşılayamamaya bağlı beslenme sorunları görülebilmektedir.
HASTALIKLAR: Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) ve Konjestif Kalp Yetmezliği (KKY) gibi solunumu etkileyen hastalıklar yemek yemeyi zorlaştırabilir ve yorucu hale getirebilir.
İlerleyen demansı olanlar yemek yemeyi unutabilir. Ya da zaten yemek yediklerini düşünebilirler, yemek sırasında ilgilerini sürdürmekte güçlük çekebilirler ve sonunda nasıl yutulacağını unutabilirler.
Ek olarak, yaşlılarda idrar yolu enfeksiyonları, yemek yemeyi azaltabilecek aşırı kafa karışıklığına neden olabilir.
Ayrıca yaşlıkla belirli yiyecekler kısıtlanabilir. Kişi sevdiği yemeklerle beslenemeyebilir veya tatsız bir diyet ile besleniyor olabilir.
NELER YAPILABİLİR ?
İştahta azalma ve daha az yemek, yaşlanma sürecinin normal bir parçası gibi görünse de, bir noktada gerçekten sağlığa zararlı olabilir. Sağlıklı iştahı desteklemek için erken adımlar atmak, daha fazla düşüşü önlemek için önemlidir.
Yaşlı birinin artık fazla yemek yemediğini fark ederseniz, işe bir sağlık uzmanını dahil etmeyi düşünün. Kapsamlı bir genel değerlendirme önemli bir araç olabilir. Bu, yaşlıların yemek yememesinin etkileriyle mücadelede yardımcı olabilir. Ve çoğu zaman, sorun ne kadar erken çözülürse sonuç o kadar iyi olur.
Daha önce de belirtildiği gibi, yaşlı bireyler iştahla ilgili tüm önemli faktörler olan tat, koku ve görme duyularını kaybedebilirler. İşleri biraz renklendirmek için farklı otlar ve baharatlar gibi lezzet arttırıcılar eklemeyi deneyin.
Bir kişi yeterince tüketmekte güçlük çekiyorsa veya yemeklerini bitirmeden yoruluyorsa, kalori takviyeleri besin ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlamak için mükemmel bir yol olabilir.
Kalori ve besin yoğunluğunu artırmak için öğünler arasında yudumlamaları için yüksek kalorili bir smoothie hazırlamayı veya ana öğünlere kalori arttırıcılar eklemeyi düşünün .
İlaçlar sağlığı ve yaşam kalitesini korumada kritik bir araç olabilirken, bazı ilaçlar iştahı engelleyebilir.

İştahı iyileştirmek için herhangi birinin birlikte değiştirilip değiştirilemeyeceğini görmek için mevcut ilaçları değerlendirmek için hekiminize danışın. Ruhsal ve nörolojik sorunların belirlenmesi için bir psikiyatrist ve nörologdan destek alın.
Yapabildiğiniz kadar, yemek zamanını sosyal bir deneyim haline getirmeye yardımcı olun.
Yemekleri günlük rutininin düzenli bir parçası haline getirin. Böylelikle yemek yemek bir alışkanlık haline gelir.

Yaşlıların yemek yemediğini fark ettiğimizde dikkat etmemiz önemlidir. Sorunu ne kadar erken ele alırsak, sağlık komplikasyonlarından kaçınmalarına o kadar yardımcı olabiliriz.

Evde sağlıklı beslenme alışkanlıklarını desteklemek için elinizden gelenin en iyisini yapın ve gerektiğinde bir diyetisyen ve aile hekimi gibi profesyonellerden destek alın.

Bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize başvurunuz.

D Vitamini ve Şizofreni

Şizofreni psikotik hastalıkların başında gelen ve tüm toplumun yaklaşık %1’ini etkileyen bir hastalıktır . Mental fonksiyonlarda, duygulanımda, davranışlarda bozulmalarla karakterizedir. Algılama ve yargılama süreçlerini de oldukça etkilemektedir. Tipik olarak şizofrenide görülen belirtiler; pozitif belirtiler, negatif belirtiler ve bilişsel belirtiler olmak üzere 3 ana gruba ayrılmaktadır . Pozitif belirtiler; normal bir bireyde görülmeyen fakat hasta bir bireyde; hastalık süreciyle birlikte ortaya çıkan belirtilerdir (işitsel ve görsel varsanılar, sanrılar). Negatif belirtiler ise genellikle, uyaranlara duygularla yanıt verebilmede kısıtlanmayı, düşünce ve konuşmanın üretkenliğindeki ve akıcılığındaki bir yoksulluğu, amaca yönelik davranışları başlatmadaki güçlüğü ve isteksizliği ifade eder. Bilişsel belirtiler ise bellekte zayıflama, dikkat toplamada güçlük, anlama ve öğrenmede yetersizlik vb. gibi belirtileri ifade etmektedir.

Şizofreni tanımlandığı ilk günlerden beri yaşam boyu sürmesi, ciddi yeti kaybına yol açması nedeni ile dikkatleri üzerine çekmiştir. Şizofreninin etiyolojisi, nöropatolojisi, psikofarmakolojisi ve genetiği ile ilgili detaylı araştırmalar yapılagelmiştir. Ne yazık ki bu detaylı çalışmalardan elde ettiğimiz bilgiler şu an için şizofreniyle ilgili birçok soruya cevap verememektedir. Özellikle şizofreninin etiyolojik temelleri halen gizemini korumaktadır. Şizofreniye sebep olan faktörler kesin bir biçimde aydınlatılamamakla birlikte yapılan çalışmalar bazı öngörülerde bulunma şansını bize tanımıştır. Örneğin şizofreniyle ilgili net bir gen ifade edilememiş bile olsa şizofrenide bir genetik yatkınlıktan ve genetik geçişten bahsetmek mümkündür. Benzer biçimde erken dönem yaşam olaylarının ve beslenme bozukluklarının da şizofreniye zemin hazırlayabileceği öngörülebilmektedir.

Beslenme bozukluklarının şizofreni etiyolojisindeki rolü yaşamın erken dönemlerini; prenatal dönemleri de kapsamaktadır. Prenatal beslenme bozuklukları biyolojik açıdan önemlirisketkenleridir . Beslenme bozuklukları arasında da son yıllarda özellikle D vitamini üzerinde durulmaktadır.

D vitamini keşfedildiği ilk günlerden beri başlıca endokrinologların ilgi alanında olmuştur. Neredeyse bir yüzyıl boyunca D vitaminin yalnızca kalsiyum metabolizmasında ve sağlıklı kemik yapısının oluşumunda rol alan bir hormonolduğuna inanılmıştır. İlerleyen yıllarda kanser araştırmacılarınca D vitamininin özellikle osteoklastlarda hücre yaşam döngüsünde inhibisyon ve hücre farklılaşmasını uyarma gibi etkileri olduğu keşfedilmiştir .

Son 20 yılda D vitamini ile ilgili yapılan çalışmalar nörobilimi de kapsamaya başlamıştır. D vitamini ve nöropsikiyatrik hastalıklar arasındaki ilişkinin dikkatleri üzerine çekmeye başlamasının üzerinden henüz pek fazla zaman geçmemiştir. “D vitamini ve beyin arasındaki ilişkinin ilk dolaylı kanıtı; sağlıklı yetişkinlerde yapılan serebrospinal sıvı incelemesinde D vitamininin metabolitlerinin bulunmasıyla ortaya çıkmıştır . ” (Daha sonraki yıllarda bu bulgu kemirgen beynindeki 1,25- 2 hidroksi vitamin D (1,25 (OH)2D) dağılımının gösterilmesiyle de desteklenmiştir) . Elde edilen bu kanıtlar dolaylı kanıtlardı ve bilim adamları için pek de ikna edici değildi çünkü henüz özgül bir reseptör tanımlanmamıştı. Yapılan immünohistokimyasal çalışmalarla beynin birçok bölgesinde spesifik D vitamini reseptörlerinin gösterilmesi ise D vitamininin beyin gelişiminde rol alması ile ilgili ilk önemli kanıt olarak bilim dünyasına damgasını vurmuştur .”

Bilim dünyasının bu konuyla ilgili son zamanlardaki keşfi olan insan beyinde 1-hidroksilaz varlığının[g3][u4] gösterilmesi ise santral sinir sisteminin, D vitamininin inaktif formu olan 25 hidroksi vitamin D (25 (OH)D)’ den aktif formu olan 1, 25 (OH) 2D sentezleyebileceğini akıllara getirmiştir . Böylece serum 25 (OH)D seviyesi, santral sinir sisteminde aktif D vitamini sentezini etkileyebilecektir .

Gelişimsel D vitamini eksikliklerinin başta şizofreni ve otizm  olmak üzere birçok psikiyatrik hastalığa yol açtığı hipotezi, hayvan modelleri  kullanılarak yapılan birçok çalışmada da doğrulanmıştır. Birçok hayvan çalışmasında ve klinik çalışmada D vitamininin Parkinson hastalığı,multipl skleroz, epilepsi ve kronik stres durumlarında nöral koruyucu etkisinin olabileceğine dikkat çekilmektedir.

Bu derleme, D vitamini ve şizofreni arasındaki ilişki hakkında kısa bir gözden geçirme sunabilmek amacıyla hazırlanmıştır.

D Vitamini

D vitamini yağda eriyebilen bir vitamin ve steroid yapıda bir hormondur . D vitamini öncülleri derideki keratinositlerde 7-dehidrokolestrol olarak sentezlenir. Bu öncüller 275-305 nm dalga boyutundaki ultraviyole ışıktan yayılan ışık ışınlarının etkisi altında provitamin-D’ye dönüştürülür. Oluşan provitamin-D ise güneş ışınlarının ısı enerjisi yardımıyla vitamin-D’ye dönüştürülür .

D vitamini bu haliyle yeterli aktivite gösterememektedir. Etkili olabilmesi için 2 adet hidroksilasyon basamağından daha geçmesi gerekmektedir. Önce karaciğerde 25 (OH)D’ye sonra böbreklerde 1,25 (OH)2D’ye dönüştürülür. Böylece yeterli aktivite gösterebilecek yapıya dönüştürülmüş olur.

Besinlerden elde edilen D vitamini ise derideki ışık reaksiyonlarına maruz kalmak zorunda değildir.Hidroksilasyon basamaklarından geçtikten sonra vücut tarafından kullanılabilir.

D vitamini özellikle karaciğer, balık, yumurta, süt ve süt ürünleri gibi gıdalarda bol miktarda bulunmaktadır.

 

D vitamini ve Beyin

D vitamini Reseptörleri ve Beyin

Beyinde D vitamini reseptörlerinin varlığının ortaya konması birçok araştırma için zemin hazırlamıştır. D vitamini reseptörleri insan ve sıçan beyninde talamus, hipotalamus, bazal gangliyonlar, hipokampüs, olfaktör sistem, temporal-orbital ve singulat korteks, serebellum bölgelerinde yaygın biçimde bulunmaktadır . D vitamini reseptörleri tiroid ve steroid hormon ailesinin ligand kapılı grubunda yer almaktadır .

Sıçan beyninde mezensefalonda ilk D vitamini reseptörlerinin görülmeye başlanması gestasyonun 12. gününden itibaren olmaktadır; ki bu aynı zamanda dopamin nöronlarınında görülmeye başlama zamanıdır . Gestasyon boyunca beynin farklı bölgelerinde de bu reseptörler görülmeye başlar.Neonatal bebeklerin beyninde de subventriküler alanda D vitamini reseptörlerinin yoğun biçimde bulundukları gösterilmiştir. Bu reseptörlerin etkinliği ile ilgili yapılan in vitro deneylerde D vitamini reseptörlerinin glioma hücrelerinde hücre ölümü yollarını tetikleyebildiği gösterilmiştir .

D vitamini ve Gelişen Beyin

D vitamininin sinir hücresi büyüme faktörlerinin sentezini güçlü biçimde indüklediği gösterilmiştir. Bu büyüme faktörleri hücrelerin farklılaşmasına katkıda bulunmaktadır. Bahsi geçen büyüme faktörlerinin sentezinin azalması; beyinde birçok bölgede hücre farklılaşmasının azalmasına ve buna ikincil farklılaşamayan hücrelerin anormal biçimde çoğalmasına neden olmaktadır. Nitekim bir çalışmada D vitamininden fakir diyetle beslenen anne sıçanların yavrularında, kontrol grubu annelerin yavru sıçanlarına kıyasla dentat gyrusta ve hipotalamusta önemli ölçüdefazla olmak üzere hücresel mitoza rastlanmıştır. Aynı çalışmada D vitamininden fakir diyetle beslenen anne sıçanların yavrularında kontrol grubuna göre beyinlerinin daha ağır olduğu ve değişik şekillere sahip oldukları gözlenmiştir .
John McGrath 1999’da yayınlanan makalesinde, prenatal D vitamini düşüklüğünün şizofreni etiyolojisinde rol oynadığı ile ilgili bir görüşortaya atmışve hipoteziyle ilgili bir deneysel hayvan modeli geliştirmiştir. Bu model sıçanlarda da gestasyon boyunca ve erken neonatal dönemde olmak üzere D vitamininden kısıtlı diyete dayanıyordu. Ayrıca konsepsiyondan 6 hafta öncesinden başlanarak, gestasyon boyunca da devam edip, hayvanlara D vitamininden fakir diyet verilerek de D vitamini eksikliği oluşturulabiliyordu. Bu model son yıllarda biraz daha değiştirilerek geliştirildi . D vitamininden fakir diyet sadece prekonsepsiyonel dönemde verildi ve konsepsiyondan sonra D vitamininden zengin diyetle yerine konuldu. D vitaminin normal düzeyine erişmesi kontrol grubuna göre günler aldı . D vitamininden fakir diyetin yalnızca prekonsepsiyonel dönemle sınırlandırılması D vitamininin erken fetal dönemlerdeki etkisinin araştırılmasına olanak sağladı . Deneysel modellerle ilgili çalışmalar halen devam etmektedir.
Yukarıda da kısmen bahsedildiği gibi D vitamini eksikliğinin nörobiyolojisi hakkında birçok gerçek ortaya çıkarılmıştır. Gelişimsel D vitamini eksikliğinin beyinde önemli kimyasal yollarda kullanılan 36 kadar proteinin düzenlenmesinde ciddi eksikliklere neden olduğu gösterildi ki bunlardan bazıları; oksidatif fosforilasyon proteinleri, kalsiyum metabolizmasıyla ilgili proteinler,nörotransmisyon ve sinaptik plastisiteyle ilgili proteinlerdir . D vitamini eksikliğinin bu proteinlerin ve bazı enzimlerin sentezinde azalma, fonksiyonlarında bozulmalara neden olabildiği de görülmüştür. D vitamini eksikliği nedeniyle beyinde oluşan bu eksikliklerin erişkin yaşamda da devam ettiği bazı çalışmalarda gösterilmiştir. Lateral ventriküllerde hacimsel artış, nöron büyüme faktörlerinde azalma, nöronal yapılarda ve nörotransmisyonda rol alan genlerin ekspresyonunda azalma erişkin çalışmalardan elde edilen bulgulardır . Bu bulguların hangilerinin şizofreni gelişiminde ne ölçüde rolü olduğu, hangi bozukluğa zemin yarattığı araştırma konularıdır.
D vitamini, coğrafik özellikler ve şizofreni
D vitamini ve beyin gelişimi arasındaki ilişkiyle ilgili bildiklerimizin artması ve bazı psikiyatrik hastalıkların belli bölgelerde epidemiyolojik olarak görülmesi, bu hastalıklarla gün ışığına maruz kalınan sürenin bir ilişkisi olup olmadığı sorusunu gündeme getirmiştir.
Kuzey yarım kürenin kış ve sonbahar doğumlarının yoğun olduğu bölgelerinde, Kuzeybatı Avrupa’da yaşayan koyu deri renkli göçmenlerde şizofreni sıklığı daha yüksektir. Ayrıca kent merkezlerindeki doğumlarda kırsal kesimlerdeki doğumlara oranla şizofreni insidansının artması belki de bu gün ışığıyla ilişkili olabilir .

Daha önce de bahsedildiği gibi gün ışığından kast edilen 280-320 nm dalga boyutu aralığındaki ultraviyole B (UVB) ışınlarıdır. Ultraviyole B ışınlarının gün ışığı içerisindeki miktarı ise birçok coğrafik faktörden etkilenebilmektedir. Örneğin 90 derece ve üstü enlemler yeterli D vitamini sentezleyebilecek UVB ışınlarını alamamaktadır. Tam tersi 0 derece ekvator bölgesi ve yakın bölgeler ise aşırı miktarda UVB ışınlarına maruz kalmaktadır. D vitaminin optimal sentezi için en uygun konumun 40 derece enlemleri olduğu yapılan ölçümlerle ortaya konmuştur.Hatta yaşanılan coğrafyayı örten ozon tabakasının kalınlığı bile araştırmalara konu olmuştur. Ozon tabakasının ince olduğu bölgelerde UVB’nin Dünya yüzeyine ulaşan miktarının arttığı ve daha fazla D vitamini sentezlenebildiği kanıtlanmıştır. Güney yarım kürenin 27.5 derece enleminde ölçümler yapılmış ve bu bölgenin en ince ozon tabakasına sahip olduğu, bu lokalizasyonda ortalama %15 oranında daha fazla D vitamini sentezlenebileceği ispatlanmıştır. Her ne kadar ozon tabakasının inceliği D vitamini sentezini artırsada ozon kalınlığı farklı bölgeleri şizofreni insidansı açısından kıyaslayabilen bir çalışma değişkenlerin fazlalığı nedeniyle sağlıklı bir biçimde yapılamamaktadır.

Kentsel bölgelerde doğan bireylerdeki şizofreni insidansıyla kırsal kesimlerde doğan bireyler arasındaki şizofreni insidansı farkı birçok kohort çalışmasının konusu olmuştur .Kentselleşmekle bağlantılı olarak psikotik bozukluklar arasında doğrusal artış ilişkisine benzer bir ilişkiden bahsedilmiştir . Bu durum kısmen kentsel bölgelerde kapalı mekanlarda, gün ışığından uzak yaşamakla ilişkilendirilmiştir.

Epidemiyolojik şizofreni çalışmaları doğumun gerçekleştiği mevsim ile şizofreni arasındaki ilişkiyi birçok kez tutarlı biçimde açıklayabilmiştir. Kış mevsimi ve İlkbahar mevsiminin erken dönemleri arasında kalan bu zaman diliminde doğanlarda şizofreni oluşma riski %5-15 oranında artmış olarak bulunmuştur . Doğumun gerçekleştiği mevsim ile şizofreni arasındaki bu ilişki gün ışığına; dolayısıyla D vitamini sentezine bağlanabilmekle beraber bu konuyla ilgili farklı teoriler de gündeme gelmektedir. Son çalışmalar yılın belirli dönemlerinde salgınlara yol açan enfeksiyon hastalıklarının şizofreni riskinde artmadan sorumlu olabileceğini gösterebilmektedir . Bu konuyla ilgili bilgilerimiz henüz netlik kazanmamıştır.

D vitamini ve beyin gelişiminin bu kadar ilişkilendirilmesi dikkatleri D vitamininin diyete eklenmesi konusuna çekmiştir. Finlandiya’da yapılan bir kohort çalışmasında yaşamın ilk yılında D vitamini desteği verilen bebeklerde ileriki yıllarda verilmeyenlere kıyasla şizofreni görülme insidansı araştırılmış ve riskte anlamlı derece düşüş tespit edilmiştir . Küçük çaplı başka bir kohort çalışmasında 3. trimesterda anne kanında 25 (OH)D düzeyine bakılmış ve doğan bebekler 30 yaşlarına kadar izlenmişlerdir. Şizofreni gelişen çocukların annelerinde, gelişmeyenlere oranla 25 (OH)D düzeyi anlamlı derecede düşük bulunmuştur (%46 vs %29 .
“Nöroanatomik görüntüleme çalışmaları ve genetik çalışmalar şizofrenide nöronal bir distrofinin gerçekleştiğini ortaya koymuştur. Bu nöronal distrofiden nöron büyüme faktörleriyle ilgili önemli enzimler olan; fosfatidilinozitid-3 kinaz (PI3K) ve proteinkinaz-B (PKB)’de oluşan mutasyonların sorumlu olduğu düşünülmektedir. PI3K ve PKB aktivitesinin azaldığı bir sinir sistemi viral enfeksiyonlara,hipoksinin olumsuz etkilerine, doğum komplikasyonlarına daha duyarlı hale gelmektedir. Şizofreni için risk faktörleri olan steroid ve kanabis kullanımı bu enzimlerin aktivitesini azaltırken; D vitamini, östrojen, uzun süreli anti-psikotik ilaç kullanımı ve elektrokonvulzif şok tedavisi bu enzimlerin aktivitesini artırarak nöroprotektif bir etki göstermektedirler” .
D vitamini gibi nükleer reseptörleri olan retinoik asidin ve tiroid hormonlarının bu enzimlerle olan yakın ilişkisiyle ilgili birçok araştırma da yürütülmektedir.

D vitamini ve nöropsikiyatrik diğer hastalıklar
Erişkinlerde D vitamini düzeylerinin düşüklüğü birçok psikiyatrik hastalıkla ilişkilendirilmiştir.Şizofreni dışında mevsimsel affektif bozukluk , depresyon , bunlardan birkaçıdır.
Epidemiyolojik çalışmalarda D vitamini vemultiplskleroz arasında zıt bir ilişki bulunmuştur. Ekvator’a yakın bölgelerde yaşayıp gün ışığından faydalanabilen toplumlarda yüksek D vitamini düzeyi yüksekliği ile multiplskleroz insidansında azalma bağlantılı bulunmuştur .
50-79 yaş arasında 3000 kişinin katılımıyla gerçekleşen bir kohort çalışması, yüksek D vitamini düzeylerinin, yaşamın daha ileriki yıllarında dopaminerjik nöronlardaki spesifik nöroprotektif etkisiyle Parkinson hastalığının gelişimine dair koruyucu etkileri olduğunu ortaya koymuştur (53). Sıçanlarda yapılan bir çalışmada; sıçanlara özellikle dopaminerjik ve noradrenerjik nöronları tahrip edennörotoksin verilmiş ve 1,25 (OH)2D un koruyucu etkisi araştırılmıştır. 1,25 (OH)2D verilen sıçanların dopaminerjik ve noradrenerjik noronlarının etkilenmediği tespit edilmiştir .
D vitamini ile otizm arasında da bir ilişkiden bahsedilse de; D vitamini-şizofreni ilişkisindeki gibi güçlü kanıtlar henüz bulunamamıştır.
D vitaminin beyinde uzun süreli strese yanıt olarak salınan steroidlerin yaptığı olumsuz etkileri antagonize edebildiği, nöronal atrofiyi geri döndürebildiği bazı çalışmalarda gösterilmiştir .
Yaşlılarda bilişsel yetilerdeki kısıtlanma ve D vitamini ile ilgili yapılan geniş bir prospektif çalışmada; D vitamini takviyesinin bilişsel yetilerde önemli oranlarda düzelme sağladığı gösterilmiştir (56).

Kısıtlılıklar ve Araştırma Alanları
D vitamini ve beyin gelişimiyle ilgili son 25 yılda oldukça önemli hipotezler ortaya konulmuş ve birçok çalışma yapılmıştır. Bu çalışmalardan çok güçlü kanıtlar elde edilebilmiştir. Tüm bunlara rağmen D vitamini eksikliğinde gözlenebilen nöropsikiyatrik hastalıkların fizyopatolojileri kesin bir biçimde aydınlatılamamıştır.
D vitaminin beyin gelişiminde doğrudan etkili olduğu ve D vitamini eksikliklerinin nöropsikiyatrik hastalıkların oluşumunda doğrudan etkisi olduğu hipotezine karşılık infeksiyon hastalıkları hipotezi de ortaya atılmıştır.
D vitaminin gün ışığında sentezlenebilmesi, gün ışığının yeterli düzeylerde olmadığı kış ve erken ilkbahar dönemi arasındaki dönemde sentezinin azaldığı ve bu nedenle de bu periyottaki doğumlarda şizofreni insidansının arttığından daha önce bahsedilmişti. Bu zaman diliminin, veritabanları sayesinde daha ayrıntılı incelenmesiyle; influenza, rubella, parvovirüs, sitomegalovirüs, toksoplazmagondii gibi patojenler için epidemik, hatta pandemik bir dönem olduğu dikkatleri çekmiştir. Dolayısıyla D vitamini sentezinin azalmasının immün sistemi zayıflattığı ve buna paralel olarak infeksiyon hastalıklarının daha sık görüldüğü; sonuç olarak da şizofreni insidansının arttığı hipotezi ortaya atılmıştır. Bu şekilde şizofreni etiyolojisinde iki görüş birleştirilmeye çalışılmıştır.

Bugün itibariyle D vitaminin beyin gelişimi üzerindeki doğrudan etkilerinin mi yoksa D vitamini eksikliğinde zayıflayan immün sistem nedeniyle artan infeksiyon hastalıklarının mı daha etkili olduğu bilinmemektedir. Her iki konuda da güçlü kanıtlar bulunmaktadır. Hangi etiyolojik faktörün daha etkili olduğuyla ilgili daha detaylı çalışmalar gerekmektedir.

 

Sonuç

Bilim ve teknolojideki gelişmeler sayesinde psikiyatrik hastalıkların, özellikle de şizofrenin karanlık yönleri aydınlatılmaya başlanmıştır. Yakın bir gelecekte belki de şizofrenide tam iyileşme sağlanabilecek, insan beyninde oluşan yıkımlar geri döndürülebilecektir. Hatta bu derlemenin konusu olduğu gibi, şizofreni gibi hastalıklar prenatal dönemde hiç başlamadan engellenebileceklerdir. Bu konuda disiplinler arası bilgi alış verişinin ve yeniliklerin gerekli olduğu su götürmez bir gerçektir.

KAYNAK:

http://www.turkosteoporozdergisi.org/archives/archive-detail/article-preview/d-vitamini-ve-izofreni/5819

PSİKOTİK BOZUKLUKLAR VE HASTA YAKINLARINA ÖNERİLER

Psikoz, kişiyi gerçeklerden yani dış dünyadan koparıp, düşünce, idrak, konuşma ve davranış problemleri gösterebilen bir beyin hastalığıdır.  Psikotik bozukluklar tek bir hastalığı değil, bir çok rahatsızlığı kapsayabilen genel bir isimdir.

Psikozların görülme biçimi

Uyuşturucu veya madde kullanımı, ya da bu maddelerin bırakılmasına bağlı, ensefalit , AİDS, beyin tümörü gibi beyin fonksiyonlarının bozulduğu durumlarda , depresyon, bipolar bozukluk gibi hastalıklarda, şizofreni hastalığında, şizofreniform bozuklukta, paranoid bozukluklarda, paylaşılmış psikotik bozukluklarda,   bazı  psikoaktif ilaç ve ya reçetesiz ilaçların kullanımında psikozlar görülmektedir.

Belirtiler

Psikoz belirtileri şiddetlenmeden önce bazen erken uyarılar verebilir. Huzursuzluk, sinirlilik, hassaslık, aşırı alıganlık, kafa karışıklığı, uykuda aşırı artış veya azalma, iştahsızlık, öz bakımda azalma, sosyal izolasyon, tuhaf – mevsime uygun olmayan kıyafetler giyme, depresyon bulguları, donukluk,ü duygularda sığlaşma, zarar görme tehdit edilme veya kandırılma korkusu gibi kuşkular, stres tolerasyonunda azalma, dikkat ve konsantrasyon bozuklukları, aniden değişik ilgi alanlarının oluşması, ses ve renklerin, nesnelerin farklı algılanması, diğer insanların algılamadığı, duymadığı, görmediği şeyleri görme, sesleri işitme, başkalarının ya da başka varlıkların kişiyi veya düşüncelerini okuyabildiği veya kontrol edebildiği hissi gibi…

Tedavi

Psikozların seyri hastalığın nedenine ve tanısına bağlı olarak değişmekte, kalıcı veya geçici olabilmektedir. Yapılan çalışmalara göre (şizofreni hastalarında ) her 100 hastadan 10’unda psikoz tek sefere mahsustur. Her 100 hastadan 10 ile 20’sinde ise ilk ataktan sonra kalıcı psikotik semptomlar görülebilmektedir. Psikoz tedavisinin süresi  psikoz nedenine, psikozun şiddetine göre ve kişinin sağlık durumuna göre değişmektedir.  Örneğin viral nedenlere bağlı gelişen bir psikozda tedavi farklılıklar göstermektedir. Antipsikotik ilaçlar , isminden de anlaşılacağı gibi pskikoz tedavisinin temelini oluşturmakta, kişinin hastalığına yönelik ek ilaçlar da tedaviye eklenmektedir. Hyasta yakınlarının bilgilendirilmesi hayati önem taşımaktadır. Çünkü psikozdaki birey hasta olduğunun farkında olmayabilir. İntihar riski olan vakalarda veya tedavinin reddi durumunda  ailenin bilinçlenmesi oldukça değerlidir. Hastaneye yatış gereken durumlarda vesayet gerekebilmektedir.  Özellikle şiofreni hastalarında  psikoterapiler uygulanmakta, kişinin işlevselliği ve sosyal ilişkilerinin gelişmesinde önemli rol oynamaktadır.

Hasta Yakınlarına Öneriler:

  • Psikotik bozukluğu bulunan bireylerin yakınlarının öncelikle hastalık hakkında eğitilmesi , hastalığın tedavisi hakkında doğru bilgiyi mutlaka bir uzmandan alması, gerçekçi veya bilimsel olmayan tedavi yöntemlerinden kaçınması oldukça önemlidir.
  • Şizofreni veya psikozun ilk safhalarında hastanın kendini dış çevreden izole etmeye ihtiyacı olabilir. Bu safhada tedavi edici diyaloglara girmek uygun olmayabilir.
  • Şizofrenide ilk psikotik atak genellikle geç ergenlik ya da erken yetişkinlik dönemlerinde ortaya çıkar ve hastaların büyük bir kısmı bu dönemlerde aileleri ile birlikte yaşamaktadır. Bu nedenle şizofrenide aile, hem hastalığın ortaya çıkışında hem de tedavisinde önemli rol oynadığı unutulmamalıdır.  Aile üyelerindeki veya bakımveren kişideki yükler; sosyal baskı, hastalığın oluşturduğu fiziksel ve duygusal zorluklar ile başa çıkabilmenin kolaylaşması için aileye yeterli bilgi verilmeli ve tedavide aile de ele alınmalıdır.
  • Profesyonel hasta destek grupları ile dayanışma içinde olmak daha fazla destek almanızı sağlar.
  • Ailenin daha sakin , hastalığı anlamış, sabırlı olduğu durumlarda tedavi kolaylaşmaktadır. Çünkü hasta kendini daha fazla güvende hisseder. Kriz durumları yaşandığında ses yükseltmemek, tehdit etmemek, fiziksel şiddet uygulamamak gerekir.
  • Hasta halüsinasyonlar gördüğünde veya sesler işittiğini söylediğinde hasta ile olayların doğruluğunu tartışmamak ve onu ikna etmeye çalışmamak gerekir.
  • İlaç takibi kesinlikle çok önemlidir. Tedavi aksatılmamalı hekimin kontrolünde olmalı, alınacak olan ek tedaviler veya gelişen ek hastalıklar hakkında hekime mutlaka bilgi verilmelidir.
  • COVİD-19 Nedeni ile hastalarda, kaygıda artma, paranoid düşüncelerde artma, öfke, yüksek duygu dışavurumu görülebilmektedir. Covid 19 sürecinde de hasta kontrollerine ve tedavisine hekimin  önerdiği şekilde ve sıklıkta devam etmelidir.
  • Psikotik bozukluklarda en çok rastlanan durum profesyonel bir yardım almak için hastayı ikna edememektir. Hasta çoğunlukla kendinde bir sorun görmez, deneyimlediği şeylerin varlığına kesinkes inanır. Bu durumda hasta yakınları aktif rol oynayarak hastanın bir uzmandan yardım almasını sağlarlar. Hastayı yardım almaya yönelik ikna etme zorlu bir süreç olabilmektedir. Eğer hasta gönüllü değilse, ona yakın olan bir kişinin empatik bir yaklaşım sergileyerek, baskıcı olmadan yapacağı bir konuşma yararlı olabilir.
  • Kendi yaşamını, tedavisini, resmi işlerini ve mal varlığını idare edemeyen hastaların vesayet altına alınması uygun olacaktır. Vesayet konusunda ailenin bilinçlenmesi oldukça önemlidir. Daha fazla bilgi için vesayet broşürümüzü inceleyebilirsiniz.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize başvurunuz

Balıkesir Online Terapi

Online Terapide Bilinmesi Gerekenler

Online terapi, çeşitli engeller nedeni ile psikiyatri uzmanları veya psikologlar ile  bire bir görüşme imkanı bulamayan danışanlar için geliştirilmiş, profesyonel danışmanlık hizmetidir. COVID-19 Salgını nedeniyle yaşamış olduğumuz deneyim sağlık alanında teknoloji uygulamalarının ne kadar değerli ve hayati olduğunu bir kez daha göstermektedir.

Kişiler arası temasın yüksek riskli olduğu salgın döneminde hastaların psikiyatrik tanı ve tedavilerinin aksamaması ve sağlık hizmetlerinin devam edebilir olması çok önemlidir. Çeşitli site ve uygulamalar üzerinden online danışmanık- online terapi hizmetleri verilmekte, ülkemizde ve dünyada yoğun olarak talep edilmektedir. Peki online danışmanlık alacak kişi nelere dikkat etmelidir ?

  • DİPLOMA VE YETERLİLİK

Mutlaka diploma ve yeterlilik belgeleri sorgulanmalıdır. Daha önce yüz yüze görüşme yapılmış uzmanlar tanı ve tedaviniz hakkında daha fazla veriye sahip olacaktır.

  • KAMERA KULLANIMI

Kameralı görüşme tercih edilmelidir. Uzman ve danışanın karşılıklı olarak birbirlerini görmeleri güvenilirlik, tanı ve değerlendirmenin sağlıklı yapılabilmesi açısından son derece önemlidir. Bu yönde kullanılabilecek oldukça güvenilir uygulamalar bulunmaktadır.

  • UZMANIN BULUNDUĞU ORTAM VE RANDEVU SÜRESİ

Kameralı görüşme yüz yüze görüşmeler gibi randevulu, 45 dakikalık randevu süresi görüşme ne kadar sürerse sürsün kişiye ayrılmış olmalıdır. Mümkünse uzman ofisinde hasta ile kameralı görüşme yapmalıdır. Görüşme yapılacak ortam güvenlik ve çevre koşulları açısından uygun olmalıdır.

  • CİHAZ GÜVENLİĞİ ÖNEMLİ

Bilgisayar, akıllı telefon veya tabletlerden yapılan görüşmelerde, danışan ve uzmanlar kişisel bilgilerinin güvenliğine dair, virüs veya benzeri zararlı uygulamalara karşı kendini korumalı, görüşmeler sırasında ödeme veya kredi kartı gibi bilgi ve şifreleri paylaşmamalıdır.

  • KVKK KİŞİSEL VERİLERİ KORUMA KANUNA UYGUNLUK

Görüşme yapılacak olan uzmanın kişisel verileri koruma kanununa uygun hareket edip etmediği, yani kişisel verilerinizin işlenmesi, saklanması, silinmesi veya paylaşılmasına yönelik aydınlatma metnini size bildirip bildirmediği, KVKK’ na uygun olarak izin ve onamlarınızı aldığından emin olunuz. Uzman ve danışan arasında yapılan tüm görüşme, eğitim, uygulama ve tedavi yöntemleri hasta hakları yönetmeliğine uygun olmalıdır. Görüşme kayıtları karşılıklı izin olmadıkça alınamaz.

  • TIBBİ BİLGİLENDİRME VE ONAM

Tıbbın her alanında olduğu gibi psikiyatrik tanı ve tedavi hizmetlerinde de uzmanınızın size tanı ve tedaviniz hakkında  bilgi vermekle yükümlüdür. Ayrıca uzmanınızın bir daha ki görüşmeler için notlar alması veya danışan dosyası oluşturması faydalı olacaktır.

ONLİNE DANIŞMANIK GÖRÜŞMELERİ HANGİ PROGRAM ÜZERİNDEN YAPILIR ?

Dünyada birçok uygulama kullanılmaktadır. Skype, zoom, hangouts, whatsapp ve facebook en çok tercih edilen platformlardır. Bazı uzmanlar kendi oluşturdukları sistemleri de kullanabilir.

Bu bir reklam değildir. Covid-19 salgını nedeni ile evden çıkmayan danışanların uygun koşullarda hizmet almalarını desteklemek ve oluşabilecek zararları engellemek amacı ile yapılan bilgilendirmedir. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

HAMİLELİK- EMZİRME VE ANTİDEPRESAN KULLANIMI (Bölüm3)

Hamilelerde ve emziren annelerde depresyon yaygın bir sorundur. Gebelikte ve emzirme döneminde annede oluşan hormonal değişimler ve gebelik öncesinde var olan psikiyatrik bozukluklar doğum sonu depresyonun en sık nedenleri arasında gösterilmektedir. Depresyon ilaçları, anne karnındaki bebekte bazı sorunlara yol açabilir. Ancak çoğu zaman; tedavi edilmeyen depresyonun hem annenin hem de bebeğin üzerindeki olumsuz etkileri ilacın olası yan etkilerinden çok daha fazladır. Bu gibi durumlarda ilaç kullanımı zorunlu hale gelebilir. Hekimler hamile ve emziren annelerde antidepresan kullanımına karar verirken kişinin sağlık durumunu, gebelik sürecinde var olan veya ön görülen sorunları-riskleri de göz önüne alarak kar- zarar hesabı yapar.

Uzmanlar antidepresanların risklerini değerlendirmede farklılık gösterebilirler. Gebelikte yüksek dozda paroksetin kullanımı hakkındaki veriler endişe vericidir, kullanılmamalıdır. Bu nedenle, ilaç kullanırken, korunma önlemlerine dikkat edilmelidir.

Antidepresan kullanımına karar verildiğinde gebelik ve doğum sonrası bebeğin sağlığı ( doğum sonu beslenme, nörolojik durum vb) izlenmelidir. Yapılan çalışmalar doğum sonrası SSRI kullanımının gebelikte kullanıma göre daha güvenli olduğunu göstermektedir.

Gebelik planlayan bireyler de ilaç kullanımına başlamadan önce hekimlerini bilgilendirmelidir.

ETKİLEŞİMLER

  • Lityum ile antidepresan kullanımı (SSRI ve MAOI) serotonin sendromuna neden olabilmektedir.
  • SSRI ilaçlar kanama riskini arttırabilir. Bu nedenle kan sulandırıcı (antikoagulan) ilaçlarınız hakkında hekiminize bilgi veriniz. Digoksin ve diğer kalp ilaçlarınız hakkında hekiminizi bilgilendiriniz.
  • Epilepsi (sara) için ilaç kullanıyorsanız hekiminize bildiriniz.
  • Troid hormonu ve L-triodotronin, trisiklik antidepresanların etkinliğini arttırır.
  • Yüksek tansiyona yönelik bir ilaç kullanıyorsanız hekiminizi bilgilendirin.
  • Antidepresan kullanırken sigara içmeye devam etmek antidepresanın etkisini düşürebilir.
  • Kahvenin içindeki kafein bazı ilaçların çözülmesini yavaşlatıp ilacın vücutta birikmesine neden olabilirken, bazı ilaçların vücuttan atılımını hızlandırabilir.
  • Alkol karaciğerde parçalandığı için çoğu ilacın kandaki seviyesini artırarak sersemlik, baş dönmesi, yürüme bozuklukları, uyku hali, terleme ve benzeri yan etkilere neden olabilir.
  • Antibiyotik, tansiyon düşürücü, diyabet ilaçları da antidepresanlarla benzer enzim sistemini kullanıyor. Bu nedenle bazı antidepresanlar bu ilaçları çözen enzimlerin faaliyetini engelleyerek diğer ilaçların zehirleyici doza çıkmasına neden olup tedavi sürecini olumsuz etkileyebilir.
  • Doğum kontrol hapları da antidepresanların kan seviyesini artırabilir. Ayrıca doğum kontrol haplarının etkinliği bazı antidepresanlar ile azalabilir.
  • Greyfurtta bulunan kimyasal maddeler, ilaçların bağırsakta parçalanmasını sağlayan enzimleri baskılayarak ilaçların parçalanmasını geciktirir. Bu da ilaçların kanda daha çok birikmesine sebep olur. Kan düzeyi 2-16 kat artar, bu da doza bağlı yan etki riskini artırır. Bu ilaçları kullananlar, tedavi süresince greyfurttan uzak durmalıdır.
  • Antidepresanlar tiramin bakımından zengin yiyeceklerle tüketildiğinde tansiyonda kritik bir yükselmeye neden olabilir. Tiramin, eski kaşar, kurutulmuş et, konserve et ve balıkta bulunur.
  • Bazı kişilerde antidepresan ile beraber, pasiflora isimli şurubun beraber kullanılması serotonin sendromuna neden olabilir.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

 

Kaynak:

https://www.journalagent.com/kpd/pdfs/KPD_7_80_17_24.pdf

https://www.turkiyeklinikleri.com/article/en-antidepresan-tedavi-ilac-secimi-kullanim-ilkeleri-yan-etkiler-ilac-etkilesimleri-ozel-durumlar-konusunda-bilmemiz-gerekenler-44368.html

http://www.akilciilac.gov.tr/wp-content/uploads/2018/12/BULTEN-EKIM-2018.pdf

http://www.psikiyatri.org.tr/

http://tfd.org.tr/sites/default/files/Klasor/Dosyalar/kongreler/2005/tfd2005_023_gok.pdf

YAŞLILARDA DEPRESYON VE ANTİDEPRESAN KULLANIMI (Bölüm2)

Yaşlılarda depresyon ve antidepresan kullanımı

YAŞLILARDA ANTİDEPRESAN KULLANIMI

65 yaş ve üzeri yaşlılık dönemi olarak adlandırılmaktadır. Yaşlılık döneminde fiziksel hastalıkların sıklığında artış olmakta, hem diğer hastalıklara bağlı hem de yaşla ilişkili olarak ruhsal hastalıkların da sıklığında artış görülmektedir. Yaşlı bireylerde yalnızca psikiyatrik ilaçlar değil her türlü ilacın kullanımında dikkatli olunmalıdır. Yaşlılarda ilaçların vücuttan atılması için gereken iki temel organ yani böbrek ve karaciğer, artan yaşla birlikte daha az çalışmaya başlar. Bunun sonucunda alınan ilaçlar vücutta daha uzun süre kalır ve yüksek dozda alınırsa birikmeye yol açabilir. Bu nedenle yaşlı kişilerde ilaçlara daha düşük dozlarla başlanır ve doz artırmak gerekiyorsa, doz artırımı daha yavaş yapılır.

Yaşlılıkta antidepresan kullanımına bağlı yan etkiler gençlere oranla daha şiddetli olabilir. Kalp ritim bozuklukları, canlı rüyalar, huzursuzluk ve kaygıda artış, uyku isteği, sersemlik, dikkatte azalma, unutkanlık, hareket bozuklukları, düşük tansiyon, halsizlik, isteksizlik, kanama pıhtılaşma sorunları, mide problemleri daha sık görülmektedir. Anafranil ve laroxyl gib ilaçlar yukarıdaki yan etkilere ek olarak ani tansiyon düşüklüğü, göz tansiyonu, prostat büyümesine neden olabilir.

ÖNLEMLER VE ÖNERİLER

  • Yaşlı bireylerin kullanmış olduğu ilaçların listesi dozları ve isimleri tam ve doğru olarak hekime bildirilmelidir. Özellikle idrar söktürücü (lasix, desal), kan pıhtılaşmasını önleyici (coumadin), kalp ritmini düzenleyici (rytmonorm, isoptin) kalp yetmezliği (digoksin) ve yüksek tansiyonu önlemeye yönelik ilaçlar (beloc, micardis) kullanıyorsanız doktorunuza söyleyiniz. Bu tür ilaçlarla bazı psikiyatrik ilaçların etkileşme riski çok yüksektir.
  • Var olan tüm hastalıklar, diğer tüm hastalarda olduğu gibi eksiksiz şekilde hekime bildirilmelidir. Özellikle kalp yetmezliği, kalp ritminde bozukluk, yakın zamanda kalp krizi geçirme öyküsü, yüksek tansiyon, akciğer hastalıkları (sigaraya bağlı gelişmiş olan solunum yetmezliği, astım gibi),guatr ve diğer tiroid hastalıkları, son zamanlarda sık düşme öyküsü, bu düşmeler sırasında başınızı çarpma ve bilinç kaybı olması, felç geçirme öyküsü, göz tansiyonu, idrar yapmada tutukluk, prostat büyümesi, şeker hastalığı, yüksek kolesterol düzeyleri doktorunuza mutlaka söylemeniz gereken durumlar arasındadır.
  • Sadece yaşlı hastalar değil, tüm hastalar son yapılan tetkiklerini hekime bildirmelidir. (EKG, akciğer grafileri, EEG,BT,MR, kan tetkikleri vb)
  • Kabızlık için kullanılan ilaç ve bitkisel çözümler mutlaka hekime danışılarak kullanılmalıdır.
  • Akraba, komşu veya tanıdıkların önerisi ile ilaç kullanmayınız. Başka birisinin çok faydalandığı bir ilaç size uygun olmayabilir ve ciddi yan etkiler ve ilaç etkileşmeleri nedeniyle zarar görebilirsiniz. Doktorunuza danışmadan aktarlardan alacağınız bitki çayları, şifalı bitkiler vb maddeleri veya vitamin tabletleri vb takviyeleri kullanmayınız.
  • İlacı kullanımı sırasında zorluk yaşıyorsanız (tableti yutamama, tableti bölmede zorluk, ilacı sık sık unutma vb) doktorunuza iletiniz.
  • İlaçlarınızı doktorunuzun bilgisi olmadan kesmeyiniz. Bir psikiyatrik ilaç kullanıyor iken, yeni bir sağlık sorunu gelişirse, ilaçlarınız değiştirilir, yeni ilaç eklenir veya kullanmakta olduğunuz ilaç kesilirse mutlaka doktorunuza haber veriniz.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

Kaynak:

https://www.journalagent.com/kpd/pdfs/KPD_7_80_17_24.pdf

https://www.turkiyeklinikleri.com/article/en-antidepresan-tedavi-ilac-secimi-kullanim-ilkeleri-yan-etkiler-ilac-etkilesimleri-ozel-durumlar-konusunda-bilmemiz-gerekenler-44368.html

http://www.akilciilac.gov.tr/wp-content/uploads/2018/12/BULTEN-EKIM-2018.pdf

http://www.psikiyatri.org.tr/

http://tfd.org.tr/sites/default/files/Klasor/Dosyalar/kongreler/2005/tfd2005_023_gok.pdf