Kategori: D vitamini

D Vitamini ve Şizofreni

Şizofreni psikotik hastalıkların başında gelen ve tüm toplumun yaklaşık %1’ini etkileyen bir hastalıktır . Mental fonksiyonlarda, duygulanımda, davranışlarda bozulmalarla karakterizedir. Algılama ve yargılama süreçlerini de oldukça etkilemektedir. Tipik olarak şizofrenide görülen belirtiler; pozitif belirtiler, negatif belirtiler ve bilişsel belirtiler olmak üzere 3 ana gruba ayrılmaktadır . Pozitif belirtiler; normal bir bireyde görülmeyen fakat hasta bir bireyde; hastalık süreciyle birlikte ortaya çıkan belirtilerdir (işitsel ve görsel varsanılar, sanrılar). Negatif belirtiler ise genellikle, uyaranlara duygularla yanıt verebilmede kısıtlanmayı, düşünce ve konuşmanın üretkenliğindeki ve akıcılığındaki bir yoksulluğu, amaca yönelik davranışları başlatmadaki güçlüğü ve isteksizliği ifade eder. Bilişsel belirtiler ise bellekte zayıflama, dikkat toplamada güçlük, anlama ve öğrenmede yetersizlik vb. gibi belirtileri ifade etmektedir.

Şizofreni tanımlandığı ilk günlerden beri yaşam boyu sürmesi, ciddi yeti kaybına yol açması nedeni ile dikkatleri üzerine çekmiştir. Şizofreninin etiyolojisi, nöropatolojisi, psikofarmakolojisi ve genetiği ile ilgili detaylı araştırmalar yapılagelmiştir. Ne yazık ki bu detaylı çalışmalardan elde ettiğimiz bilgiler şu an için şizofreniyle ilgili birçok soruya cevap verememektedir. Özellikle şizofreninin etiyolojik temelleri halen gizemini korumaktadır. Şizofreniye sebep olan faktörler kesin bir biçimde aydınlatılamamakla birlikte yapılan çalışmalar bazı öngörülerde bulunma şansını bize tanımıştır. Örneğin şizofreniyle ilgili net bir gen ifade edilememiş bile olsa şizofrenide bir genetik yatkınlıktan ve genetik geçişten bahsetmek mümkündür. Benzer biçimde erken dönem yaşam olaylarının ve beslenme bozukluklarının da şizofreniye zemin hazırlayabileceği öngörülebilmektedir.

Beslenme bozukluklarının şizofreni etiyolojisindeki rolü yaşamın erken dönemlerini; prenatal dönemleri de kapsamaktadır. Prenatal beslenme bozuklukları biyolojik açıdan önemlirisketkenleridir . Beslenme bozuklukları arasında da son yıllarda özellikle D vitamini üzerinde durulmaktadır.

D vitamini keşfedildiği ilk günlerden beri başlıca endokrinologların ilgi alanında olmuştur. Neredeyse bir yüzyıl boyunca D vitaminin yalnızca kalsiyum metabolizmasında ve sağlıklı kemik yapısının oluşumunda rol alan bir hormonolduğuna inanılmıştır. İlerleyen yıllarda kanser araştırmacılarınca D vitamininin özellikle osteoklastlarda hücre yaşam döngüsünde inhibisyon ve hücre farklılaşmasını uyarma gibi etkileri olduğu keşfedilmiştir .

Son 20 yılda D vitamini ile ilgili yapılan çalışmalar nörobilimi de kapsamaya başlamıştır. D vitamini ve nöropsikiyatrik hastalıklar arasındaki ilişkinin dikkatleri üzerine çekmeye başlamasının üzerinden henüz pek fazla zaman geçmemiştir. “D vitamini ve beyin arasındaki ilişkinin ilk dolaylı kanıtı; sağlıklı yetişkinlerde yapılan serebrospinal sıvı incelemesinde D vitamininin metabolitlerinin bulunmasıyla ortaya çıkmıştır . ” (Daha sonraki yıllarda bu bulgu kemirgen beynindeki 1,25- 2 hidroksi vitamin D (1,25 (OH)2D) dağılımının gösterilmesiyle de desteklenmiştir) . Elde edilen bu kanıtlar dolaylı kanıtlardı ve bilim adamları için pek de ikna edici değildi çünkü henüz özgül bir reseptör tanımlanmamıştı. Yapılan immünohistokimyasal çalışmalarla beynin birçok bölgesinde spesifik D vitamini reseptörlerinin gösterilmesi ise D vitamininin beyin gelişiminde rol alması ile ilgili ilk önemli kanıt olarak bilim dünyasına damgasını vurmuştur .”

Bilim dünyasının bu konuyla ilgili son zamanlardaki keşfi olan insan beyinde 1-hidroksilaz varlığının[g3][u4] gösterilmesi ise santral sinir sisteminin, D vitamininin inaktif formu olan 25 hidroksi vitamin D (25 (OH)D)’ den aktif formu olan 1, 25 (OH) 2D sentezleyebileceğini akıllara getirmiştir . Böylece serum 25 (OH)D seviyesi, santral sinir sisteminde aktif D vitamini sentezini etkileyebilecektir .

Gelişimsel D vitamini eksikliklerinin başta şizofreni ve otizm  olmak üzere birçok psikiyatrik hastalığa yol açtığı hipotezi, hayvan modelleri  kullanılarak yapılan birçok çalışmada da doğrulanmıştır. Birçok hayvan çalışmasında ve klinik çalışmada D vitamininin Parkinson hastalığı,multipl skleroz, epilepsi ve kronik stres durumlarında nöral koruyucu etkisinin olabileceğine dikkat çekilmektedir.

Bu derleme, D vitamini ve şizofreni arasındaki ilişki hakkında kısa bir gözden geçirme sunabilmek amacıyla hazırlanmıştır.

D Vitamini

D vitamini yağda eriyebilen bir vitamin ve steroid yapıda bir hormondur . D vitamini öncülleri derideki keratinositlerde 7-dehidrokolestrol olarak sentezlenir. Bu öncüller 275-305 nm dalga boyutundaki ultraviyole ışıktan yayılan ışık ışınlarının etkisi altında provitamin-D’ye dönüştürülür. Oluşan provitamin-D ise güneş ışınlarının ısı enerjisi yardımıyla vitamin-D’ye dönüştürülür .

D vitamini bu haliyle yeterli aktivite gösterememektedir. Etkili olabilmesi için 2 adet hidroksilasyon basamağından daha geçmesi gerekmektedir. Önce karaciğerde 25 (OH)D’ye sonra böbreklerde 1,25 (OH)2D’ye dönüştürülür. Böylece yeterli aktivite gösterebilecek yapıya dönüştürülmüş olur.

Besinlerden elde edilen D vitamini ise derideki ışık reaksiyonlarına maruz kalmak zorunda değildir.Hidroksilasyon basamaklarından geçtikten sonra vücut tarafından kullanılabilir.

D vitamini özellikle karaciğer, balık, yumurta, süt ve süt ürünleri gibi gıdalarda bol miktarda bulunmaktadır.

 

D vitamini ve Beyin

D vitamini Reseptörleri ve Beyin

Beyinde D vitamini reseptörlerinin varlığının ortaya konması birçok araştırma için zemin hazırlamıştır. D vitamini reseptörleri insan ve sıçan beyninde talamus, hipotalamus, bazal gangliyonlar, hipokampüs, olfaktör sistem, temporal-orbital ve singulat korteks, serebellum bölgelerinde yaygın biçimde bulunmaktadır . D vitamini reseptörleri tiroid ve steroid hormon ailesinin ligand kapılı grubunda yer almaktadır .

Sıçan beyninde mezensefalonda ilk D vitamini reseptörlerinin görülmeye başlanması gestasyonun 12. gününden itibaren olmaktadır; ki bu aynı zamanda dopamin nöronlarınında görülmeye başlama zamanıdır . Gestasyon boyunca beynin farklı bölgelerinde de bu reseptörler görülmeye başlar.Neonatal bebeklerin beyninde de subventriküler alanda D vitamini reseptörlerinin yoğun biçimde bulundukları gösterilmiştir. Bu reseptörlerin etkinliği ile ilgili yapılan in vitro deneylerde D vitamini reseptörlerinin glioma hücrelerinde hücre ölümü yollarını tetikleyebildiği gösterilmiştir .

D vitamini ve Gelişen Beyin

D vitamininin sinir hücresi büyüme faktörlerinin sentezini güçlü biçimde indüklediği gösterilmiştir. Bu büyüme faktörleri hücrelerin farklılaşmasına katkıda bulunmaktadır. Bahsi geçen büyüme faktörlerinin sentezinin azalması; beyinde birçok bölgede hücre farklılaşmasının azalmasına ve buna ikincil farklılaşamayan hücrelerin anormal biçimde çoğalmasına neden olmaktadır. Nitekim bir çalışmada D vitamininden fakir diyetle beslenen anne sıçanların yavrularında, kontrol grubu annelerin yavru sıçanlarına kıyasla dentat gyrusta ve hipotalamusta önemli ölçüdefazla olmak üzere hücresel mitoza rastlanmıştır. Aynı çalışmada D vitamininden fakir diyetle beslenen anne sıçanların yavrularında kontrol grubuna göre beyinlerinin daha ağır olduğu ve değişik şekillere sahip oldukları gözlenmiştir .
John McGrath 1999’da yayınlanan makalesinde, prenatal D vitamini düşüklüğünün şizofreni etiyolojisinde rol oynadığı ile ilgili bir görüşortaya atmışve hipoteziyle ilgili bir deneysel hayvan modeli geliştirmiştir. Bu model sıçanlarda da gestasyon boyunca ve erken neonatal dönemde olmak üzere D vitamininden kısıtlı diyete dayanıyordu. Ayrıca konsepsiyondan 6 hafta öncesinden başlanarak, gestasyon boyunca da devam edip, hayvanlara D vitamininden fakir diyet verilerek de D vitamini eksikliği oluşturulabiliyordu. Bu model son yıllarda biraz daha değiştirilerek geliştirildi . D vitamininden fakir diyet sadece prekonsepsiyonel dönemde verildi ve konsepsiyondan sonra D vitamininden zengin diyetle yerine konuldu. D vitaminin normal düzeyine erişmesi kontrol grubuna göre günler aldı . D vitamininden fakir diyetin yalnızca prekonsepsiyonel dönemle sınırlandırılması D vitamininin erken fetal dönemlerdeki etkisinin araştırılmasına olanak sağladı . Deneysel modellerle ilgili çalışmalar halen devam etmektedir.
Yukarıda da kısmen bahsedildiği gibi D vitamini eksikliğinin nörobiyolojisi hakkında birçok gerçek ortaya çıkarılmıştır. Gelişimsel D vitamini eksikliğinin beyinde önemli kimyasal yollarda kullanılan 36 kadar proteinin düzenlenmesinde ciddi eksikliklere neden olduğu gösterildi ki bunlardan bazıları; oksidatif fosforilasyon proteinleri, kalsiyum metabolizmasıyla ilgili proteinler,nörotransmisyon ve sinaptik plastisiteyle ilgili proteinlerdir . D vitamini eksikliğinin bu proteinlerin ve bazı enzimlerin sentezinde azalma, fonksiyonlarında bozulmalara neden olabildiği de görülmüştür. D vitamini eksikliği nedeniyle beyinde oluşan bu eksikliklerin erişkin yaşamda da devam ettiği bazı çalışmalarda gösterilmiştir. Lateral ventriküllerde hacimsel artış, nöron büyüme faktörlerinde azalma, nöronal yapılarda ve nörotransmisyonda rol alan genlerin ekspresyonunda azalma erişkin çalışmalardan elde edilen bulgulardır . Bu bulguların hangilerinin şizofreni gelişiminde ne ölçüde rolü olduğu, hangi bozukluğa zemin yarattığı araştırma konularıdır.
D vitamini, coğrafik özellikler ve şizofreni
D vitamini ve beyin gelişimi arasındaki ilişkiyle ilgili bildiklerimizin artması ve bazı psikiyatrik hastalıkların belli bölgelerde epidemiyolojik olarak görülmesi, bu hastalıklarla gün ışığına maruz kalınan sürenin bir ilişkisi olup olmadığı sorusunu gündeme getirmiştir.
Kuzey yarım kürenin kış ve sonbahar doğumlarının yoğun olduğu bölgelerinde, Kuzeybatı Avrupa’da yaşayan koyu deri renkli göçmenlerde şizofreni sıklığı daha yüksektir. Ayrıca kent merkezlerindeki doğumlarda kırsal kesimlerdeki doğumlara oranla şizofreni insidansının artması belki de bu gün ışığıyla ilişkili olabilir .

Daha önce de bahsedildiği gibi gün ışığından kast edilen 280-320 nm dalga boyutu aralığındaki ultraviyole B (UVB) ışınlarıdır. Ultraviyole B ışınlarının gün ışığı içerisindeki miktarı ise birçok coğrafik faktörden etkilenebilmektedir. Örneğin 90 derece ve üstü enlemler yeterli D vitamini sentezleyebilecek UVB ışınlarını alamamaktadır. Tam tersi 0 derece ekvator bölgesi ve yakın bölgeler ise aşırı miktarda UVB ışınlarına maruz kalmaktadır. D vitaminin optimal sentezi için en uygun konumun 40 derece enlemleri olduğu yapılan ölçümlerle ortaya konmuştur.Hatta yaşanılan coğrafyayı örten ozon tabakasının kalınlığı bile araştırmalara konu olmuştur. Ozon tabakasının ince olduğu bölgelerde UVB’nin Dünya yüzeyine ulaşan miktarının arttığı ve daha fazla D vitamini sentezlenebildiği kanıtlanmıştır. Güney yarım kürenin 27.5 derece enleminde ölçümler yapılmış ve bu bölgenin en ince ozon tabakasına sahip olduğu, bu lokalizasyonda ortalama %15 oranında daha fazla D vitamini sentezlenebileceği ispatlanmıştır. Her ne kadar ozon tabakasının inceliği D vitamini sentezini artırsada ozon kalınlığı farklı bölgeleri şizofreni insidansı açısından kıyaslayabilen bir çalışma değişkenlerin fazlalığı nedeniyle sağlıklı bir biçimde yapılamamaktadır.

Kentsel bölgelerde doğan bireylerdeki şizofreni insidansıyla kırsal kesimlerde doğan bireyler arasındaki şizofreni insidansı farkı birçok kohort çalışmasının konusu olmuştur .Kentselleşmekle bağlantılı olarak psikotik bozukluklar arasında doğrusal artış ilişkisine benzer bir ilişkiden bahsedilmiştir . Bu durum kısmen kentsel bölgelerde kapalı mekanlarda, gün ışığından uzak yaşamakla ilişkilendirilmiştir.

Epidemiyolojik şizofreni çalışmaları doğumun gerçekleştiği mevsim ile şizofreni arasındaki ilişkiyi birçok kez tutarlı biçimde açıklayabilmiştir. Kış mevsimi ve İlkbahar mevsiminin erken dönemleri arasında kalan bu zaman diliminde doğanlarda şizofreni oluşma riski %5-15 oranında artmış olarak bulunmuştur . Doğumun gerçekleştiği mevsim ile şizofreni arasındaki bu ilişki gün ışığına; dolayısıyla D vitamini sentezine bağlanabilmekle beraber bu konuyla ilgili farklı teoriler de gündeme gelmektedir. Son çalışmalar yılın belirli dönemlerinde salgınlara yol açan enfeksiyon hastalıklarının şizofreni riskinde artmadan sorumlu olabileceğini gösterebilmektedir . Bu konuyla ilgili bilgilerimiz henüz netlik kazanmamıştır.

D vitamini ve beyin gelişiminin bu kadar ilişkilendirilmesi dikkatleri D vitamininin diyete eklenmesi konusuna çekmiştir. Finlandiya’da yapılan bir kohort çalışmasında yaşamın ilk yılında D vitamini desteği verilen bebeklerde ileriki yıllarda verilmeyenlere kıyasla şizofreni görülme insidansı araştırılmış ve riskte anlamlı derece düşüş tespit edilmiştir . Küçük çaplı başka bir kohort çalışmasında 3. trimesterda anne kanında 25 (OH)D düzeyine bakılmış ve doğan bebekler 30 yaşlarına kadar izlenmişlerdir. Şizofreni gelişen çocukların annelerinde, gelişmeyenlere oranla 25 (OH)D düzeyi anlamlı derecede düşük bulunmuştur (%46 vs %29 .
“Nöroanatomik görüntüleme çalışmaları ve genetik çalışmalar şizofrenide nöronal bir distrofinin gerçekleştiğini ortaya koymuştur. Bu nöronal distrofiden nöron büyüme faktörleriyle ilgili önemli enzimler olan; fosfatidilinozitid-3 kinaz (PI3K) ve proteinkinaz-B (PKB)’de oluşan mutasyonların sorumlu olduğu düşünülmektedir. PI3K ve PKB aktivitesinin azaldığı bir sinir sistemi viral enfeksiyonlara,hipoksinin olumsuz etkilerine, doğum komplikasyonlarına daha duyarlı hale gelmektedir. Şizofreni için risk faktörleri olan steroid ve kanabis kullanımı bu enzimlerin aktivitesini azaltırken; D vitamini, östrojen, uzun süreli anti-psikotik ilaç kullanımı ve elektrokonvulzif şok tedavisi bu enzimlerin aktivitesini artırarak nöroprotektif bir etki göstermektedirler” .
D vitamini gibi nükleer reseptörleri olan retinoik asidin ve tiroid hormonlarının bu enzimlerle olan yakın ilişkisiyle ilgili birçok araştırma da yürütülmektedir.

D vitamini ve nöropsikiyatrik diğer hastalıklar
Erişkinlerde D vitamini düzeylerinin düşüklüğü birçok psikiyatrik hastalıkla ilişkilendirilmiştir.Şizofreni dışında mevsimsel affektif bozukluk , depresyon , bunlardan birkaçıdır.
Epidemiyolojik çalışmalarda D vitamini vemultiplskleroz arasında zıt bir ilişki bulunmuştur. Ekvator’a yakın bölgelerde yaşayıp gün ışığından faydalanabilen toplumlarda yüksek D vitamini düzeyi yüksekliği ile multiplskleroz insidansında azalma bağlantılı bulunmuştur .
50-79 yaş arasında 3000 kişinin katılımıyla gerçekleşen bir kohort çalışması, yüksek D vitamini düzeylerinin, yaşamın daha ileriki yıllarında dopaminerjik nöronlardaki spesifik nöroprotektif etkisiyle Parkinson hastalığının gelişimine dair koruyucu etkileri olduğunu ortaya koymuştur (53). Sıçanlarda yapılan bir çalışmada; sıçanlara özellikle dopaminerjik ve noradrenerjik nöronları tahrip edennörotoksin verilmiş ve 1,25 (OH)2D un koruyucu etkisi araştırılmıştır. 1,25 (OH)2D verilen sıçanların dopaminerjik ve noradrenerjik noronlarının etkilenmediği tespit edilmiştir .
D vitamini ile otizm arasında da bir ilişkiden bahsedilse de; D vitamini-şizofreni ilişkisindeki gibi güçlü kanıtlar henüz bulunamamıştır.
D vitaminin beyinde uzun süreli strese yanıt olarak salınan steroidlerin yaptığı olumsuz etkileri antagonize edebildiği, nöronal atrofiyi geri döndürebildiği bazı çalışmalarda gösterilmiştir .
Yaşlılarda bilişsel yetilerdeki kısıtlanma ve D vitamini ile ilgili yapılan geniş bir prospektif çalışmada; D vitamini takviyesinin bilişsel yetilerde önemli oranlarda düzelme sağladığı gösterilmiştir (56).

Kısıtlılıklar ve Araştırma Alanları
D vitamini ve beyin gelişimiyle ilgili son 25 yılda oldukça önemli hipotezler ortaya konulmuş ve birçok çalışma yapılmıştır. Bu çalışmalardan çok güçlü kanıtlar elde edilebilmiştir. Tüm bunlara rağmen D vitamini eksikliğinde gözlenebilen nöropsikiyatrik hastalıkların fizyopatolojileri kesin bir biçimde aydınlatılamamıştır.
D vitaminin beyin gelişiminde doğrudan etkili olduğu ve D vitamini eksikliklerinin nöropsikiyatrik hastalıkların oluşumunda doğrudan etkisi olduğu hipotezine karşılık infeksiyon hastalıkları hipotezi de ortaya atılmıştır.
D vitaminin gün ışığında sentezlenebilmesi, gün ışığının yeterli düzeylerde olmadığı kış ve erken ilkbahar dönemi arasındaki dönemde sentezinin azaldığı ve bu nedenle de bu periyottaki doğumlarda şizofreni insidansının arttığından daha önce bahsedilmişti. Bu zaman diliminin, veritabanları sayesinde daha ayrıntılı incelenmesiyle; influenza, rubella, parvovirüs, sitomegalovirüs, toksoplazmagondii gibi patojenler için epidemik, hatta pandemik bir dönem olduğu dikkatleri çekmiştir. Dolayısıyla D vitamini sentezinin azalmasının immün sistemi zayıflattığı ve buna paralel olarak infeksiyon hastalıklarının daha sık görüldüğü; sonuç olarak da şizofreni insidansının arttığı hipotezi ortaya atılmıştır. Bu şekilde şizofreni etiyolojisinde iki görüş birleştirilmeye çalışılmıştır.

Bugün itibariyle D vitaminin beyin gelişimi üzerindeki doğrudan etkilerinin mi yoksa D vitamini eksikliğinde zayıflayan immün sistem nedeniyle artan infeksiyon hastalıklarının mı daha etkili olduğu bilinmemektedir. Her iki konuda da güçlü kanıtlar bulunmaktadır. Hangi etiyolojik faktörün daha etkili olduğuyla ilgili daha detaylı çalışmalar gerekmektedir.

 

Sonuç

Bilim ve teknolojideki gelişmeler sayesinde psikiyatrik hastalıkların, özellikle de şizofrenin karanlık yönleri aydınlatılmaya başlanmıştır. Yakın bir gelecekte belki de şizofrenide tam iyileşme sağlanabilecek, insan beyninde oluşan yıkımlar geri döndürülebilecektir. Hatta bu derlemenin konusu olduğu gibi, şizofreni gibi hastalıklar prenatal dönemde hiç başlamadan engellenebileceklerdir. Bu konuda disiplinler arası bilgi alış verişinin ve yeniliklerin gerekli olduğu su götürmez bir gerçektir.

KAYNAK:

http://www.turkosteoporozdergisi.org/archives/archive-detail/article-preview/d-vitamini-ve-izofreni/5819

Neden D Vitamini Seviyemiz Düşük ?

D vitamininin Aslında vitamin olmadığının bulunuşu

Sör Mellanby, köpekler üzerinde çalışmalarını sürdürürken bu çalışmalardan bağımsız olarak Huldshinsky ve Chick ekibi, çocuklar üzerinde raşitizm tedavisi konusunda başka bir çalışma sürdürüyordu. Huldshinsky ve Chick, raşitik çocukların güneşe çıkarıldığında veya yapay ultraviyole ışığına maruz bırakıldıklarında ringa balığı yağı verilmiş gibi tedavi olduklarını gözlemledi. Bu ilginç durumu Steenback and Hart keçiler üzerinde yaptıkları araştırmalarda kalsiyum metabolizmasını düzenlemesi ve sonuçta ultraviyole ışığının D vitaminine dönüştüğünü 1916’da aydınlatmaları ile açıklığa kavuştu. Bu dönüşümün kimyasal yapısı da konu ile ilgilenen birçok bilim insanının katkıları ile 1920 ‘de vitamin D,1,25-dihydroxyvitamin D 3 olarak kimyasal olarak da tanımlandı. Kısa süre içinde oluşum mekanizması ve etken maddeleri de ortaya çıkartılarak yeni bir dönem başladı.

D vitamini çılgınlığı dönemi

Önce D vitamini testleri rutin olarak yapılmaya başlandı. Televizyonda D vitamini ekilerinin sonu gelmez yararları anlatılmaya başlandı. D vitamini normal değerleri hakkında tartışma başladı. Birisinin normal dediğine diğeri anormal diyordu. Toplumun kafası iyice karıştı. Medyada kim daha fazla görünüyorsa ABD ve ülkemizde onların sesi duyulmaya başlandı.

Bu süreçte neler söylenmedi ki;

Örnekler ilginç: güneşlenmenin d vitamini ve androjen arttırdığını söyleyen bir araştırmada d vitamini yüksekliği ile androjen yüksekliğinin ilişkili olduğu söyleniyordu.

D vitamini ve gün ışığı korelasyonu

Tam tüm erkek nüfusunun sevdiği bir haber. Güneşlenelim d vitamini de alalım androjenimiz artsın. Gerçekte bu kadar kolay mı peki. Hayır, sadece bir korelasyon söz konusu ve benzeri korelasyonlar yalnızca 2008 ile 2009 arasında d vitamini satışlarında %82’lik bir artışla sonuçlandı. Artık endüstri bu yeni pazarı fark etmişti. E vitamininde başarılamayan süper vitamin imajı belki de d vitamininde tutacak kim bilir ?

Son 10 yıldır D vitamini konusunda 1600’den fazla çalışma yayınlandı bu çalışmalar ve vitamininin depresyondan kansere ms hastalığına kadar giden birçok hastalığı önlediği veya tedavi ettiğini yazıyordu. Zaten D vitamini konusunda toplumun bir bölümünde oluşan her şeye Deva fikrinin desteklenmesine de bu araştırmalar destek oldu peki bunca araştırmaya ve yararlı olduğuna ilişkin Söylemlerine rağmen D vitamini neden rutin tedavilere girmedi sizce? neden başlangıcında olduğu gibi belli medyatik Grup dışında kabul görmedi?

Cevap bariz bir şekilde ortada

Bu araştırmaların bilimsel olarak kanıtları zayıf. Çoğu gözlemsel yani bir form gönderilerek katılımcıların gözlemlerini yazmaları şeklinde yapılmış çoğunda neden-sonuç ilişkisi ortaya koyulamamış.Şimdi bu söylemi burada bırakırsak D vitamini konusunda yapılan spekülasyonlara bir tane daha eklemek dışında bir şey yapmış olmayız. Bu nedenle D vitamini konusunda yapılan ilginç bir Araştırmadan alıntılar ile devam etmemiz bilime uygun olur. Bu araştırma Pub Med ve Cochrane’de yapılan araştırmaların tek tek incelenmesiyle oluşturuldu ve her bölüm iki yazar tarafından kontrol edildi.

D vitamininin iyileştirdiği iddia edilen hastalıklar;

Düşme ve kırıkların azalması, Üst solunum yolu hastalıklarına önleyici etkileri, kanseri önleme, toplam ölüm oranının azalması depresyon ve akıl sağlığına olan yararları…

Ancak bu iddiaların Sadece biri osteoporoza bağlı kayıplarının azalması dışında tarafsız neden-sonuç ilişkileri çift kör deneylerde plaseboya karşı etkinliği gösterilerek Kanıt kalmadı.

O zaman Sorun nerede?

Iddiaların hepsi bilimsel çalışmalara dayanıyor. Son 10 yılda 1600 araştırma D vitamininin olumlu etkilerini destekledi.Vitaminin yaygın kullanılması da böyle başladı.Şimdi aklınıza bir soru gelebilir Madem bilimsel araştırmalar ile destekleniyor neden rutin Tabii tedavilerde kullanılmıyor?

Çünkü araştırmaların standartları yanlış sonuç alınmasını kolaylaştırıyor, örnek araştırmalara göre D vitamini alınması solunum sistemi hastalıklarını azaltıyor D vitamini alanlar solunum sistemi hastalıklarına çok daha az yakalanırken almayanlar da solunum sistemi hastalıkları sık görülüyor. Burada gözden kaçan durum D vitamini almayan Deney grubunun Afganistan’da yaşayan 3 yaş civarı hasta çocuklar olması. D vitamini alanların ise New York, New Jersey de oturan erişkinlerin olması. Bu durumda solunum yolları hastalıklarına daha az yakalanılmasını sadece D vitaminine bağlayabilir miyiz?

Tabii ki hayır! D vitamini alınması depresyonu azaltıyor. Eğer incelemede depresyon skalası kullanmazsanız böyle bir sonuç elde etmeniz doğal sonuçtur. Bu örnekleri arttırmak mümkün Hepsine tek tek yazmak sıkıcı olabilir. Örneklerin ortak noktaları İsa gözlemsel olmaları sebep sonuç ilişki girilememesi ve pozitif sonuçların abartılması olarak özetlenebilir.

Peki D vitamini gereksiz mi?

Hayır değil. D vitamini eksikliği Gerçekten de çok yaygın. D vitamini eksikliği neden yaygınlaştı sorusu da bu noktada akla gelebilir. Güneşlenen kişilerde de eksiklik gözlemleniyor. Hatta D vitamini alan kişilerde de eksikliği düzelmiyor. Burada D vitamininin metabolizmasına göz atmakta yarar var. D vitamini kalsiyum metabolizmasının içerisinde önemli rol oynar. Bağırsaklarımızda Kalsiyum emilmesi için D vitaminine ihtiyacımız vardır, yani D vitamini kendi başına değil kalsiyum metabolizması üzerinden etki eder. D vitamini vücudumuzda ön madde olarak sentezlenir. Ciltte ultraviyole ışını etkisi ile dönüşür ve son olarak böbreklerde kanda ölçümünü yaptığımız D vitamini haline gelir. Kalsiyum çok önemli bir mineraldir. Kaslarımızın kasılmasından kemiklerimizin sağlamlığına kalp ritmimizden sinir hücrelerimizin uyarılmasına kadar giden onlarca önemli fizyolojik olayda yer alır. Bu nedenle Kandaki düzeyi son derece hassas biçimde dengede tutulur. Kalsiyum düşünce vücudumuz acil önlem olarak tiroid bezinin yanlarında bulunan mercimek boyutunda paratiroid adı verilen bezinin salgıladığı paratiroid hormonu aracılığı ile en büyük kalsiyum deposu olan kemiklerimizde çözülerek kana karışır.

Bu kalıcı bir çözüm mü?

Hayır, kemiklerimiz den kalsiyum alınması kemiklerimizin yumuşamasına ve deformasyonuna yol açar bu duruma Raşitizm adı verilir. Tansiyon yükselmesinin diğer bir yolu da bağırsaklardan emilmesidir. Bunun için ne gerekir derseniz yazı konumuz olan D vitamini İşte tam bu noktada devreye girer. D vitamini bağırsaklarımızda kalsiyum emilmesini arttırarak kalsiyum depolarımızı doldurur,Kanda kalsiyum düzeyi yükselir, parathormon düşer ve denge sağlanır. Düz mantıkla aklınıza şöyle bir soru gelebilir:

Aşırı D vitamini alırsa bağırsaklarımız dan çok miktarda kalsiyum emilir bu yararlı mıdır? Cevap hayır. Böyle bir durumda Böbreklerimiz devreye girer ve aldığımız fazla kalsiyumu idrar ile atarız. Temel fizyoloji çok kısaca özetlemek gerekiyordu. D vitamini kullanırken bu bilgileri hatırlatmakta yarar olacak Burada akılda tutulacak önemli konu D vitamini yükseldiğinde para tiroid hormonunun düşmesi Böylece kemiklerden kalsiyum alınmasının azalması yani kemiklerimizin kırılmaya dirençli olması.

D vitamini eksikliği neden bu kadar arttı?

Son 15 yılda D vitamini ölçümü sonuçları düşüyor, hatta sadece güneşsiz bölgelerde yaşayanlar da değil güneş alan bölgelerde de. Bunun nedeni vücudumuzun artık D vitamini üretmiyor olması. Kabahat vücudumuzda değil bizde, dünyayı her şekilde kirleten bizde. Hava kirli ev artık sadece şehirlerde değil bütün dünyada kirlendi. D vitamini sentezi için gereken ultraviyole ışığı bu filtreyi geçemiyor. Diğer bir neden de 1970’lerden itibaren tonlarca tüketilen tarım ilaçlarının özellik ve en çok kullanılan Roundup’ın vücudumuzda D vitamini sentezleyen cyt p450 enzimini bloke etmesi. Kısaca bir vitamin eksikliğinden çok çevre sorunu ile karşı karşıyayız.

D vitamini ne kadar kullanılmalı?

35 Güney 35 Kuzey enlemleri dışında kalan kişilerin her gün 800 ıu d vitamini kullanmalarında sakınca yok. Kişilere bu miktar için test yapmaya gerek yok.

Matematik her yerde.

Havacılık tarihine Gimli planörü olarak geçen bir uçak kazası var. Gimli planörü B767,libre ve kilogram karışınca kendisini kullanılmayan piste buldu. Kanada’da 1983’te Metrik sisteme geçti, aynı günlerde Canada, ilk elektronik uçuş sistemlerini kullanan uçağı hizmete sokmuştu. Daha önceleri analog olarak izlenen yakıt düzeyi artık uçuş bilgisayarları ile izleniyordu. Ne olduysa bu yüzden oldu zaten. Uçağın bilgisayarı çalışmadı, yakıt izlemedi, uçağa konulan yakıt kilogram yerine libre olarak yazılınca 130 tonluk uçak 1200 metrede motorları durunca planöre döndü ve artık amatör Karting yarışlarının yapıldığı hava kuvvetlerinin eski gimli pistine indi. Neyse ki pilot eski bir planörcüydü. Ve uçağı planör gibi kullanmayı başarabildi. Aynı nedenle Mars’a gönderilen 125 milyon dolarlık mars climate orbiter de düştü. Nedeni yakıt hesaplamalarında kullanılan birimlerin farklı olması. Bunu D vitamini ile ne ilgisi var diyebilirsiniz. D vitamininde iki ayrı ölçüm birimi var mikrogram ve uluslararası ünite IU.

Bu 2 birim karışırsa ciddi sorunlar çıkabiliyor. Zira 15 mikrogram 600 IU’na eşdeğer. 600 mikrogram ile karışırsa aşırı dozaj ile karşılaşa biliniyor. D vitamini dozajı arttıkça yapılması gereken analizler de artmaktadır. Başta belirttiğimiz gibi D vitamini aslında bir hormondur. Çok farklı sistemlere etki eder. Kontrolsüz kullanılmamalıdır. Paratiroid hormonu, kanda ve idrarda kalsiyum düzeyini ölçtürmek, yüksek doz d vitamini verildiğinde yararlı olur.

Kafa karıştırmak en iyi strateji.

Vitaminler konusunda kafa karışıklığına farklı haberler yol açıyor. Karışıklık özellikle oluşturuyorsa? Vitamini her derde deva denirken bir bölüm insan bu çılgınlığa karşı duruyor. Ama her zaman olduğu gibi kişilerin adı en fazla duyuluyor. D vitamini konusunda temel bilgiler belli. Peki neden bunca bilgi kirliliği var? Böyle yapıldığında benzer örneklerinde olduğu gibi dikkat D vitamini eksikliğine yol açan nedenlerden uzaklaştırılıyor. Şüphe oluşturma bu tür toplum sağlığı oluşturan tarım ilaçları, hava kirliliği gibi etkenleri gözden gizlemek için en iyi yöntemdir.

Bir diğer neden de mucize ilaç beklentisi. E vitamininde uygulanan yöntem D vitamini nede uygulandı ve başarılı oldu. Bir ilaç olacak, her şey iyi gelecek, Yüksek dozda bile kullanırsa yan etkisi olmayacak. D vitamini çılgınlığı böyle bir zeminde yükseldi.

Sonuç olarak

D vitamini eksikliği ağırlıklı olarak çevresel faktörlere bağlı. D vitamini takviyeleri 800ıu/gün gibi makul düzeyde yararlı. Daha yüksek dozlarda mutlaka izlenmesi ve laboratuvar testleri gerekiyor. PTH düzeyi düşmüyorsa durum yeniden değerlendirilmeli. D vitamini eki alırken beraber yenen yiyeceklere eklenen D vitamini dozu gözlenmeli.  Bilimden ayrılmamalı.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize başvurunuz.

Kaynak: Popular science / Eylül/ 2019

Bipolar Bozukluk ve D vitamini eksikliği

D vitamini;

metabolizmada görev yapan bir çok enzim ve proteinlerin yapısına girerek biyolojik olayların düzenlenmesini sağlar. Kişi bir vitamini yeteri kadar alamadığı taktirde bazı bozukluklar gözlemlenir. Yine fazla miktarda vitamin alınmasıda metabolizmada problemlere yol açar.

D vitamini, ince bağırsaklardan kalsiyum emilimi ve bir hormon olarak kemik mineralizasyonu ve metabolizmasında, nöromüsküler fonksiyonlarda ve kalsiyum fosfor dengesinin düzenlenmesinde önemli görevlere sahiptir.Bu sebeple eksikliği metabolizma için oldukça önemlidir.D vitamini, hormon benzeri fonksiyonları olan bir grup steroldur. Yağda çözünen vitaminler grubunda incelenir.

D2 vitamini ve D3 vitamini bağırsaklardan emildikten sonra, D vitamini bağlayıcı proteinler vasıtasıyla dolaşıma geçer. D2 ve D3 vitaminlerinin metabolizması benzerdir. Yağda çözündükleri için yağ dokusunda, deri, karaciğer, bağırsak gibi birçok dokunun lipid bileşenlerinde yer alırlar.

bağlayıcı protein ile (DVBP)karaciğere taşınan D vitamini karaciğerde 25-hidroksilaz enzimi (CYP27A1) aracılığıyla 25-hidroksi vitamin D’ye (25(OH)D) dönüştürülmektedir.25-hidroksilaz enzimi D vitamini sentezindeki en önemli enzim olup, 25-hidroksi vitamin D, vücudun D vitamin düzeyi hakkında en iyi bilgi veren parametresidir.Ayrıca bipolar bozukluğa sahip gençlerde D vitamini bağlanma proteininin arttığı araştırma sonuçlarındandır.(Translasyonel Psikiyatri,Makale numarası:61(2018) )

başka bir çalışmada ise 118 bipolar bozukluğu olan hasta ve 202 şizofreni bozukluğu olan hastada D vitamini düzeyleri değerlendirilmiş, bipolar bozukluk, şizofreni hastalığı olan 320 hastada genel popülasyonuna göre D vitamini eksikliğinin 4,7 kat daha yaygın olduğu ileri sürülmüştür.

sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Lütfen aile hekiminize danışınız.

MS, Şizofreni ve Otizmde D Vitamini Eksikliği

D vitamini kalsiyum metabolizmasında temel rolü oynayan steroid yapıda bir hormondur. Kalsiyumla yakından ilişkisi dışında D vitamininin, hücre büyümesi ve farklılaşması ile ilgili işlevleri de keşfedilince nörolojik ve psikiyatrik patolojilerdeki rolleri tartışılmaya başlanmıştır. Yapılan çalışmalarda D vitamininin nöronların büyüme, gelişme ve farklılaşmasında önemli rol oynadığı; bu duruma ikincil olarak yaşamın erken dönemlerinde D vitamini eksikliğinin birçok nöropsikiyatrik hastalığın (şizofreni, otizm, multıpl skleroz, alzheimer, parkinson v.b) insidansında artışa neden olduğu sonucuna ulaşılmıştır.

D vitamini
D vitamini

D VİTAMİNİ VE  BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ

Araştırmacılara göre, Güneş ışığı vitamini olarak adlandırılan D vitamini, bağışıklık sistemini desteklemede anahtar rol oynuyor. D vitamini, istilacı bakteri ve virüsleri arayıp yok eden vücut T hücrelerinin harekete geçmesine yardımcı oluyor ve onları destekliyor. D vitamini yetersizliğinde, T hücrelerinin vücuttaki ciddi enfeksiyonlarla savaşamak için harekete geçemediği tespit edilmiştir.T hücrelerinin, bakteri ve virüs kümeleri gibi hastalık yapıcı etkenleri saptayıp öldürebilmeleri için, harekete geçmeleri ve öldürücü hücrelere dönüşmeleri şarttır.

D VİTAMİNİ VE MİKROBİYOTA/PROBİYOTİKLER

Emilimin sağlıklı olabilmesi için sağlıklı bağırsak sistemimizin olması kaçınılmazdır. Sağlıklı bağırsak sistemimiz de barındırdığı mikrobiyal flora ile yakından ilişkilidir. Bağırsak sağlığının bozulması floranın bozulmasına yol açarken, floranın bozulmasına yol açan herhangi bir olay da bağırsak fonksiyonunun ve sağlığının bozulmasına neden olabilmektedir. Yani sağlıklı bağırsak fonksiyonu, sağlıklı flora olmadan düşünülemez.

D vitamininin az alınması ile mikrobiyatanın değişikliğe uğradığını gösterilmiştir .Benzer şekilde vitamin D reseptörlerinin mikrobiyota dengesi üzerinde etkili olduğu tespit edilmiş olup, zararlı bakterilerin yerleşmesini engellediği, inflamasyonu azalttığı ve hücresel bütünlüğü sağladığı gösterilmiştir.

Sonuç olarak, sağlıklı bağırsak fonksiyonu sağlıklı mikrobiyata ile mümkündür. Sağlıklı mikrobiyata anne karnındaki dönemden başlayan ve yaşam boyu devam eden sağlıklı beslenme ile sürdürülebilir.D vitamini bağırsak florasının sağlıklı sürdürülmesinde önemli faktörlerden biridir.

D VİTAMİNİ VE BEYİN

D vitamini; triptofan adlı amino asidin serotonine dönüşmesinde görev alırken, eikosapentaenoik asit (EPA) ise sinir hücrelerinden serotonin salgılanmasının yolunu açıyor. Serotonin etkinliğinde görev alan bir diğer yağ asidi olan dokosaheksaenoik asit (DHA) ise, sinir hücre zarlarında değişiklik yaparak serotonin alıcılarını daha aktif hale getiriyor. Bir diğer deyişle, DHA serotoninin bağlanacağı hücreleri daha uygun bir konuma sokarak, var olan serotoninin daha etkili ve verimli çalışmasını sağlıyor.Kişinin serotonin seviyesi; duygu durumu, sosyal davranışlar, karar verebilme yetisi, içgüdüsel tepkiler gibi pek çok beyin aktivitesini etkilerken; depresyon, bipolar bozukluk, şizofreni, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (ADHD) gibi pek çok klinik tanının altında düşük serotonin seviyesi yer alıyor.

Yapılan araştırmalarda Hamilelik döneminde kanlarında yetersiz D vitamini bulunan annelerin çocuklarının daha fazla konuşma problemi yaşadıkları görülmektedir.Ayrıca d vitamini yetersizliği bulunan kişilerin bunama riskinin yüzde 53, Alzheimer riskinin yüzde 69 fazla olduğu, kandaki vitamin düzeyi ne kadar düşükse riskin o kadar arttığı bilinmektedir.

D VİTAMİNİ VE MS HASTALIĞI

Genetik olarak düşük D vitamini seviyesine sahip insanların MS (multiple skleroz) hastalığına yakalanma riskinin yüksek olduğu belirlenmiştir.

Güneş ışığının çok az görüldüğü iskoçya ve kuzey ülkelerinde MS hastalığı fazla görülmesi, buna karşın güneş ışığının fazla olduğu güney ülkelerinde az görülmesi ve ayrıca hamileliğini güneşli aylarda geçiren kadınların çocuklarında da MS hastalığının az görülmesi (Ekim-Kasım aylarında doğan çocuklarda),  dikkatleri D vitamini ile MS arasındaki ilişkiye çekmektedir.

Sonuç olarak hamilelikte alınan D vitamini doğacak olan çocukta olası bir MS riskini düşürdüğü,ailesinde MS hastalığı bulunan kişilerin çocuklarına profilaksi* olarak D-Vitamini verildiği takdirde, hastalığın ilerde ortaya çıkma riskinin azaldığı biliniyor.

ŞİZOFRENİDE D VİTAMİNİ

Şizofreni psikotik hastalıkların başında gelen ve tüm toplumun yaklaşık %1’ini etkileyen bir hastalıktır. Mental fonksiyonlarda, duygulanımda, davranışlarda bozulmalarla karakterizedir. Algılama ve yargılama süreçlerini de oldukça etkilemektedir. Tipik olarak şizofrenide görülen belirtiler; pozitif belirtiler, negatif belirtiler ve bilişsel belirtiler olmak üzere 3 ana gruba ayrılmaktadır. Pozitif belirtiler; normal bir bireyde görülmeyen fakat hasta bir bireyde; hastalık süreciyle birlikte ortaya çıkan belirtilerdir (işitsel ve görsel varsanılar, sanrılar). Negatif belirtiler ise genellikle, uyaranlara duygularla yanıt verebilmede kısıtlanmayı, düşünce ve konuşmanın üretkenliğindeki ve akıcılığındaki bir yoksulluğu, amaca yönelik davranışları başlatmadaki güçlüğü ve isteksizliği ifade eder. Bilişsel belirtiler ise bellekte zayıflama, dikkat toplamada güçlük, anlama ve öğrenmede yetersizlik vb. gibi belirtileri ifade etmektedir.
Şizofreni tanımlandığı ilk günlerden beri yaşam boyu sürmesi, ciddi yeti kaybına yol açması nedeni ile dikkatleri üzerine çekmiştir. Beslenme bozukluklarının şizofreni etiyolojisindeki rolü yaşamın erken dönemlerini; prenatal dönemleri de kapsamaktadır. Prenatal beslenme bozuklukları biyolojik açıdan önemlirisketkenleridir . Beslenme bozuklukları arasında da son yıllarda özellikle D vitamini üzerinde durulmaktadır.

Epidemiyolojik şizofreni çalışmaları doğumun gerçekleştiği mevsim ile şizofreni arasındaki ilişkiyi birçok kez tutarlı biçimde açıklayabilmiştir. Kış mevsimi ve İlkbahar mevsiminin erken dönemleri arasında kalan bu zaman diliminde doğanlarda şizofreni oluşma riski %5-15 oranında artmış olarak bulunmuştur

Doğumun gerçekleştiği mevsim ile şizofreni arasındaki bu ilişki gün ışığına; dolayısıyla D vitamini sentezine bağlanabilmekle beraber bu konuyla ilgili farklı teoriler de gündeme gelmektedir. D vitamini ve beyin gelişiminin bu kadar ilişkilendirilmesi dikkatleri D vitamininin diyete eklenmesi konusuna çekmiştir. Finlandiya’da yapılan bir kohort çalışmasında yaşamın ilk yılında D vitamini desteği verilen bebeklerde ileriki yıllarda verilmeyenlere kıyasla şizofreni görülme insidansı araştırılmış ve riskte anlamlı derece düşüş tespit edilmiştir

Küçük çaplı başka bir kohort çalışmasında 3. trimesterda anne kanında 25 (OH)D düzeyine bakılmış ve doğan bebekler 30 yaşlarına kadar izlenmişlerdir. Şizofreni gelişen çocukların annelerinde, gelişmeyenlere oranla 25 (OH)D düzeyi anlamlı derecede düşük bulunmuştur (%46 vs %29)

D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ VE OTİZM

Öteden beri, D vitamininin otizmle ilgisi olduğu yönünde pek çok görüş bulunmaktadır. Ancak yapılan son çalışmalarda, D vitamini ile Serotonin hormonu arasındaki nedensel bağın kanıtlarına ulaşılmış gibi görünmektedir.

Çalışmalarda; D vitamini, triptofan ve Omega – 3 yağ asitleri gibi diyetsel müdahalelerle yan etkisiz bir şekilde beyinin serotonin konsantrasyonlarını artırmanın ve Otizmle ile ilişkili bazı belirtileri hafifletmenin   mümkün olduğu ortaya konmaktadır. Araştırmalar otizmli çocukların D vitamini düzeylerinin diğer çocuklara göre çok daha düşük olduğunu gösteriyor. Araştırma sonuçları, çocuklarında otizm spektrum bozukluğu olan ebeveynlerin çocuklarına D vitamini takviyesi yapmaları durumunda yararlı etkiler görebileceklerini ortaya koymaktadır.

Bilgilendirme içeriğidir. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

D3 Vitamini

d3 vitamini
d3 vitamini

AİLE HEKİMLERİ VE DİĞER HEKİMLERİN BULUNDUĞU DOKTOR BABALAR GRUBUNDAN DERLENMİŞTİR. LÜTFEN AİLE HEKİMİNİZE DANIŞINIZ.

D Vitamini ve Şizofreni

Şizofreni psikotik hastalıkların başında gelen ve tüm toplumun yaklaşık %1’ini etkileyen bir hastalıktır . Mental …

PSİKOTİK BOZUKLUKLAR VE HASTA YAKINLARINA ÖNERİLER

Psikoz, kişiyi gerçeklerden yani dış dünyadan koparıp, düşünce, idrak, konuşma ve davranış problemleri gösterebilen …