BLOG

Uykuda Diş Gıcırdatma ve TDCS Tedavisi

Bruksizm (diş gıcırdatma) genellikle uyku esnasında oluşan güçlü çene hareketlerinin neden olduğu çeneleri sıkma, dişleri gıcırdatma olayıdır. Toplumumuzda sık rastlanır. Genellikle bu alışkanlığa sahip bireyler bundan habersizdir.

Vücudumuzda stres belirtilerini ilk olarak gördüğümüz yer ağız dokularıdır. Stres bruksizmin hem oluş nedeni hem de olayın şiddetini artıran en önemli faktör olarak belirlenmiştir. Derin uykuya dalma sırasında, duyuların iletildiği beyin bölgesine stres  ne kadar yoğun iletilirse çiğneme kaslarının o oranda sıkımı güçleşir ve kişi farkında olmadan dişlerini gıcırdatmaya, sıkmaya başlar. Kişi ancak uyandığında çenesindeki ağrıdan bunu fark edebilir. Diş sıkma, çocukluk çağında başlar, erişkinlikte artar. Yaşanan stres nedeniyle de devam eder. Yapılan araştırmalar bir kişinin diş sıkma gücünün 5 tona kadar ulaşabildiğini gösteriyor

Genellikle uykuda görülen bruksizm; diş kayıplarına, diş eti hastalıklarına neden olurken, baş ve yüz ağrılarını da tetikleyerek ciddi boyun ve sırt ağrılarını da beraberinde getiriyor. Eğer bruksizm tedavi edilmez ise; ağızdaki diş, dolgu veya porselenlerde kırıklara neden olabilir. Dişleri çene kemiğinde tutmaya yardımcı olan diş destek dokularının zedelenmesine neden olarak, dişlerin kaybedilmesiyle de sonuçlanabilir. Ayrıca çene ekleminde zedelenmeye, yeme zorluklarına ve ağız açamamaya kadar sonuçlar ortaya çıkabilir. Boyun ve omuzda ağrılara, böylece kas rahatsızlıklarıyla kendini göstererek çabuk yorulmaya da neden olabilmektedir

Bu rahatsızlığın en önemli sebebi strestir. Uyurken diş sıkma ve diş gıcırdatma huzursuz bir hayatı işaret etmektedir. Diş gıcırdatan ya da sıkanların yaklaşık üçte birinde psikolojik bozukluklara rastlanmaktadır. Bu rahatsızlık çoğunlukla anksiyete yani kaygı bozukluğudur.
Çoğunlukla duygularını, beklenti ve tepkilerini ifade edemeyen sürekli baskı altında olan kişiler bu sorunu uyku esnasında beden dili ile ifade ederler. Bu diş sıkma ve gıcırdatmadır.

TEDAVİ

Bu problemin çözülmesi için sadece diş hekimi tedavisi yeterli olmaz. Burada kişinin psikolojik olarak da tedavi alması gereklidir. Stres kaynakları ortadan kalkmasa da kişinin davranış biçimini değiştirmesi tedavi için çok önemlidir.

Transkraniyal Doğru Akım Uyarımı (tDCS)

Transkraniyal Doğru Akım Uyarımı (tDCS), beynin ilgili bölgelerine elektrotlar aracılığı ile düşük yoğunlukta doğru akım verilmesi ve bu şekilde beyin hücrelerinin uyarılması tekniğidir.Genellikle alın bölgesine yerleştirilen iki elektrotun verdiği akım ile beyin dış kabuğundaki bazı elektriksel aktivitelerin canlanması veya bastırılması hedeflenir.

tDCS’nin temel çalışma mantığı, elektrik akımı uygulaması ile nöron denilen beyin hücrelerinin uyarılarak düzenlenmesidir. Normalde beyinde kendiliğinden gerçekleşen sinirsel elektrik aktiviteleri, tDCS ile istenen yönde değiştirilir.

Seanslar ortalama 25-35 dakika arasında sürer ve uzman hekim aksini belirtmediği takdirde her gün uygulanır. Seans sayısı ise hekimin belirlediği tedavi planına göre tespit edilir.

Ağrısız bir tedavi yöntemidir, ilaçlar gibi kimyasal etkileşim yapmaz ve vücuda zarar vermez.

 

-Dişlerde aşınmalar varsa

-Diş kenarlarında, dolgularda ve protezlerde kırıklar oluşuyorsa

-Gece uyurken eşiniz gıcırtı sesi duyuyorsa

-Dişlerde hassasiyet varsa

-Diş etlerinde çekilmeler varsa

lütfen bir diş hekimi ve psikiyatriste başvurunuz.

TDCS TEDAVİSİNİN ETKİLİ OLDUĞU DİĞER ALANLAR

tDCS başlangıçta beyin zedelenmelerine ve majör depresif bozukluk gibi psikiyatrik vakalara yardım etmek amacıyla geliştirilmiştir. Günümüzde ise  depresyon ve beyin zedelenmesinin yanı sıra otizmden obeziteye, felçten gelişimsel bozukluklara, afaziden (konuşma yitimi) atletik performans geliştirmeye ve anoreksiyaya kadar çok geniş bir alanda kullanılmaktadır.

  • Depresyon
  • Beyin hasarı / beyin damar tıkanması
  • Akut ve kronik ağrı
  • Otizm
  • Migren
  • Felç sonrası rehabilitasyon
  • Madde bağımlılıkları
  • Obezite ve anoreksiya
  • Gelişimsel bozukluklar
  • Afazi (konuşma yitimi)
  • Atletik performans arttırma

DAHA FAZLA BİLGİ İÇİN : 0 266 22 132 22

Link to this post

ÇOCUKLARIMIZ TATİLİ NASIL GEÇİRMELİ ?

Yaz tatili dinlenme, yenilenme ve gelişimin sağlanması için çok değerlidir. Yoğun okul temposundan çıkan ebeveyn ve çocuklar bu fırsatı iyi değerlendirmelidir. Uzun uzun eğitimle ilgili yazmak istemiyorum.

Özellikle üniversite sınavına girecek gençler için, sınav nasıl geçerse geçsin yaşamış oldukları yoğun stresi atabilmeleri, başlayacak olan yeni sınav veya okul temposuna psikolojik ve biyolojik olarak hazır olmaları için mutlaka sosyal aktivitelere, eğlenmeye, aile ile kaliteli zaman geçirmeye ihtiyaç duyarlar.

Son yıllarda büyük değişiklikler oldu “yaz planlarında” . aileler için bir rahatlama ve “sınavsız, testsiz” bir molaya dönüştü. Önemli kelime” aileler için” dir.

Çünkü aileler sınava giriyor son yıllarda, ek dersler, etütler, yüzdelik dilimler vs. üzerinde uzmanlaştılar. Ders çalıştırmalar, misafir kabul etmemeler ve artan mali yük onları daha da geriyor.

Ve nihayet, o parlak güneşli günler geliyor. Ders, test ve benzeri yok. Yaşasın yazlık, tatil ve 3-4 aylık uzun ara. Biraz nefes alalım artık, hissi tüm ebeveynlerin ortak dileği.

Asıl konuta geçmeden, yaz tatilimizin nasıl oluştuğunu da anlatayım. 1923 te cumhuriyet kurulduğunda, ülke bir tarım toplumuydu. Tüm tarım üretimide “aile temelli” idi. Yani, eğitim sistemi bu üretim biçimine uymak zorundaydı ve öyle oldu. Yoğun emeğe ihtiyaç duyulan yaz ayları tatildi, hatta köy okulları mayıs ayında, daha erken kapanırdı.

Günümüze gelirsek, artık bir tarım toplumu değiliz, ve büyük ölçüde aile emeği ile tarım yapmıyoruz ancak halen üç aydan uzun süren bir tatilimiz var her eğitim kademesinde. Karşılaştırmak gerekirse, batı ülkelerinde kışın başlayan sömestr ile birlikte üç dönem var, aralarda bu kadar uzun tatil yok.

Yine bir veri olması için okullarda ne yapmaya çalıştığımızı konuşalım. Aslında “ilköğretim” dediğimiz sekiz yıl, temel eğitim ve disiplini oturtmak ister tüm toplumlar. Sonra “eğitim” ve yönlendirme öne çıkar. Gencin, eğilim ve isteklerine, kapasitesine göre meslek ve yaşam biçimi seçimleri ile öğretim” artar. *******************

Uzun yıllardır ilkokulun ilk dört yılı dışında “eğitim” yapmıyoruz. Yani, karşıdan karşıya geçme, saygı, tek başına ders çalışma, grupla çalışma, vb. eğitimde ön planda değil. Ortaokuldan itibaren test çözdürmeye başlıyoruz, bu nedenle ne yazık ki tüm spor , sanat ve dışarıda ki etkinlikleri yasaklıyoruz. Sadece test çözen, boş zamanlarını “ekran” ile değerlendiren bir gencimiz oluyor. Kızlar sosyal medya erkeler oyun bağımlısı. Okullar da genellikle bunu destekliyor. Çünkü onların başarıları da notlar ve yüzdelik dilimlerle ölçülüyor.

Ve yaz geliyor. Ailenin aklında son derece zehirli bir düşünce beliriyor. Biraz kendilerine de hizmet edecek bir cümle bu. “ÇOK YORULDU YAVRUCAK, BİRAZ DİNLENSİN”

Yazlığa, şefkatli ve çok özlemiş dede ve ninelerin yanına gönderiyoruz, üç ay boyunca, ders yok. Yatma saati geç saatlere alındı (geceler uzadı zaten değil mi, doktorum) , yemek saatleri kaydı ve “bilgisayar başında bir tek bunları yiyor” diyerek, tatlı,pizza, patates vb. gencin yaşam biçimine uydu. Günde 10-16 saat ekran başında kalabiliyor, zeki bir genç ise kahvaltı, akşam yemeği ve deniz saatlerinde çok arıza çıkarmadan idare ederek kalan tüm zamanlarda istediğini yapabiliyor.

Peki eylül ayında, neredeyse dört aydır, “hiç birşey yapmamış” bu genç tekrar ve acilen nasıl disipline olacak. Yaşam, bu kadar bölümlere ayrılabilir zamanlar içerebilir mi? Üniversiteyi bitirene dek, İngilizce, olabilirse ikinci dil, spor alanı, bir sanat yeteneği ve okuma alışkanlığı istiyoruz. Ayrıca, sosyalleşecek, üretmeyi ve sorumluluk almayı öğrenecek, kur yapmayı, hayır demeyi, uzlaşmayı çalışacak.

Tüm bunları ne zaman ve nasıl planladınız anne babalar olarak. Okul döneminde mi yapacak sınırsız, tatilde mi, kaç yazınız ve kaç öğretim döneminiz kaldı hesapladınız mı?

Gerçekten, o kadar yoruldu mu gençler. Yazın spora veya bir kursa, dil eğitimine yarım gün ayıramaz mı? Düzenli olarak bir saat herhangi bir şey veya gelecek yılla ilgili konulara göz atamaz mı? Yarı zamanlı bir tanıdığın yanında, servise, işe, telefona yardım edemez mi? Bunlar sosyalleşme ve sorumluluk için ona iyi gelmez mi? Veya tersinden gidelim, dört veya altı yıl, yazları dinlenen gencimiz, üniversiteyi kazandı ve artık başka şehirde yaşayacak. Yeterince olgun, sorumlu, yeterli ve hayatta kalma becerilerine sahip mi?  Değilse ne zaman sahip olmaya başlayacak ?

Biliyorum, biraz nefes almalı anne babalarda. Ama sadece “biraz” çünkü, zaman yok. Ve 15 yaşını geçince genci kontrol edebilmek çok zor, 18-20 yaş sonrası ise imkansız. Aileler sanal ve kırılgan bir huzur istemiyorsa, olgunlaşma ve sorumluluğa daha fazla yatırım yapmalı. Amerika eski başkanı Obama’nın kızı yazın kasiyer olarak çalışıyorsa, sizin prens\prenses de ufak ufak sorumluluk almaya ve üretmeye başlamalı. Yazı biraz geç kalmış olabilir? Ancak bu uzun vadeli bir plan olmalı zaten. Yol ve yöntem çok, ve her çocukta farklı işleyen yöntemler oluyor. Dayatmadan ama boş vermeden bu dengeyi kurabilen aileler, başarılı oluyor. Değilse, iş profesyonellere kalıyor genellikle. *****************

“Topla kendini” sayın hasta.

Psikiyatri karmaşık bir alandır.Kişinin genetiği,yetiştirilişi,beslenmesi,kişiliği hatta hangi mevsimde olduğunuz hastalığı etkiler.Ortaya çıkan hastalıkta kişinin uykusundan, verimine, işinden eşine her alana damgasını vurur.
Bazen durduk yere paranoid atak geçiren bir erkeğin, atağını tetikleyen zayıflama haplarını keşfetmeniz detektiflik çalışması ister. Ama keyiflidir, her hasta bir bulmacadır ve alınan sonuçlar hızlı ve doyurucudur.
Ve her mesleğin sevimsiz tarafları olduğu gibi bizim alanında sevimsiz tarafları vardır.
Önyargı, teknik adıyla “Stigma” denen durum en çok psikiyatri hastasını etkiler. Aslında olay ön yargıdan daha geniştir ve çok yönlüdür. Hacısı, hocası, yaşam koçu, mahallenin açıkgöz teyzesi veya “freudu severim” “çok okudum çok kişisel geliştim” tarzı eğitimli kesimler bayılırlar amatör psikiyatristliğe. Malumunuz “Google doktorluğu” ile iyice artan bu durum, genellikle tedaviyi etkiler.
Hekim olarak sakince dinlemek ve “ne güzelde araştırmışsınız” deyip, kendi gerekçelerinizi ve önerilerinizi uygulamak için zaman istemek genellikle sorunu çözer. En azından hekim için.
Ama hastada durum farklıdır. Tedavi için çaresizdir ve hem hasta hem de biz çokbilmiş bu hasta yakınlarına muhtacızdır. Değişik nedenlerle ve genellikle hasta yakını, hastasını ezer. Üstelik sürekli onunladır, sürekli başındadır. Temel söylemi “topla kendini”dir. Herkes kendinin doktoru olmalı, kendine yardım et, gayret etmiyorsun gibi yardımcı söylemler sürekli tekrarlanır ve bezdirir. İyi niyetli bu söylemin hastada yarattığı tek duygu, eziklik ve suçluluktur.
Zaten depresyonun yarattığı suçluluk ve işe yaramama duygusu; anksiyete bozukluklarının yarattığı kaygı ve yetersizlik hissi iyice artar ve tedaviyi ciddi zorlaştırır.
”Psikiyatride asıl tedavi eğitimdir; ilaçlar alet çantasındaki gerekli malzemedir sadece” cümlesini sık sık kullanırım. Gerçekten ilk görüşmeler aslında hastanın ve ailesinin eğitildiği zorlu bir süreçtir. Bir psikoz ailesinin durumu kavraması, kabullenmesi ve uyumlu davranması genellikle bir yıldan uzun zaman alır.
Ancak en çok şikayet ettiğim eğitimli ailelerdir. Özellikle öğretmen ve doktor yakını olanlar hastalarını ciddi zorlarlar, tedaviyi değiştirirler.
Sanılanın aksine eğitimli insanların çok ciddi ön yargıları ve yanlış mitleri vardır. Köylü psikiyatriye gelmemesini “deli” olmamasına bağlar. Eğitimli babalardan en çok duyduğum cümle ise “Psikiyatrist sana ne yapacak, o parayı bana ver, ben dinleyeyim seni” cümlesidir. Hele titiz ve ayrıntıcı bir aile ise, hastadan çok aileyle uğraştığınız bir karakucak güreşi başlar. İşin zor yanı aileye muhtaç olmanızdır, hastayı getiren ve takip eden onlardır çünkü.
Son dönemde “kişisel gelişim” patlaması ve internetin de etkisiyle yanlış mitler sağlıkçıların dünyasında da yayılıyor. Alkolü bırakmak isteyen adama “iradeni kullan” demek ne kadar anlamlı olabilir. Bunu bir hekim veya eczacı söylediğinde ise danışan kişi için yıkıcı oluyor. Bırakabilse niye gelsin ki yardım istemeye. Ya da net tedavileri olan psikiyatrik tanılarda “ilaçlar uyuşturuyor” veya “ önce hipnoz , terapi vb.deneyelim” gibi söylemler olabiliyor. Hekimler arasında indirgemeci bir determinizm yaygın. Yani ruh ve bedenin ayrı olduğunu düşünen ve sorunları buna göre ayrımlayan mitler günlük pratikte sık ve kolayca dile getirliyor. Başağrısı için, ishal için veya dermatolojik döküntü için “psikolojik” deyip geçilebiliyor veya “somatik ağrı” yakınmasındaki ağrı daha az rahatsızlık veriyor gibi davranılabiliyor. Hala, depresyonu arttıran vitamin eksiklikleri veya hastalıklar ile ilgili tartışabiliyoruz ve şu söylenebiliyor, “nedeni biyolojik yani”. Sanki beyin kimliğimizi ve “mental” işlevleri barındıran ve organik bir şey değil, gizli bir yerlerde bir “ruh” var. Ve ona ilaçla müdahale imkansız.
Artan geleneksel yapı ile birlikte bu yargı ve söylemin mistik bir kalıpla da söylendiği oluyor. “iyileşmemenin nedeni iman zayıflığı” gibi. Özellikle OKB ve depresyon hastalarında kullanılan bu söylemin nasıl bir suçluluk yarattığı tahmin edilebilir.
Oysa artık kendini kanıtlamış bir psikiyatri var. OKB ve depresyonda ameliyatları olan, travma anılarını çok kısa sürelerde halledebilen sadece biyolojik değil terapi ve eğitim olarak oldukça başarılı bir klinik bu. Ve garip olan başarılı olmasına rağmen tıp dışı mitlerin artması. Belki bir koruyucu hekimlik faaliyeti olarak daha çok eğitim yapmalı ve daha çok anlatmalıyız. Bu sadece bizim için değil hastalarımızın konforu ve hızlı iyileşmesi için de gerekli gibi.

HANGİ KUŞAKTANSINIZ ?

Gectğimiz ay Acıbadem Bursa grubunun doktorları ile bir eğitim yaptık. Konu “ X kuşağı Z ile nasıl anlaşır” gibi bir deneysel eğitimdi. Öncelikle x ve z kuşağı gibi kuşakları tanımlayayım.
Kuşak dediğimiz gruplar; Aynı yıllarda doğmuş olup, aynı çağın koşullarını, dolayısıyla birbirine benzer sıkıntıları, yazgıları yaşamış, benzer ödevlerle yükümlü olmuş ve yeni bir anlayışta yeni bir yaşama duygusunda, yeni biçimlerde birleşen, eskiden belirgin çizgilerle ayrılan kişiler topluluğu. Halen kurumlarda “Bebek Patlaması Kuşağı”, “X Kuşağı” ve “Y Kuşağı” olmak üzere üç kuşak aktif olarak günümüzün çalışma yaşamında birlikte görev almakta ve kısa bir süre sonra da “Z Kuşağı” çalışma yaşamına katılmış olacak. Dünya tarihinde ilk defa bu kadar çok kuşak bir arada çalışmakta .
x kuşağı 1965-1980 arası doğan ve demografik olarak benzer özellikleri gösteren kuşak. X kuşağı kendini topluma zıt olarak gören, sert politik çıkışlar yapan, şimdiye dek görülmemiş giyim tarzına sahip olan,daha sert müzik türleri ve punk gibi farklı yaşayış biçimlerine sahip . saygın bir statüye sahip olma, para ve yüksek oranda sosyalleşme önemli motivasyonları.
Y kuşağı 1980 ile 2000 arasında doğanların oluşturduğu nesil, “internet kuşağı”, “Echo-Boomers”, “Millenial” ve “Nexters” adlarıyla da biliniyor. Bu kuşak sosyal ve iş hayatında yeni bir dönüşüm dalgası olduğunu iddia etmekte, onlara göreher şey elde edilebilir , modern teknoloji ve tüketim toplumu tarafından kuşatılmış bir çevrede büyümüşler. Bu kuşak için
günlük işlerinin dünyada olumlu bir değişime katkı sağladığını görmeleri, Yenilikçi fikirler üretmeleri için teşvik edilmeleri önemli. İnternetin olduğu yıllarda dünyaya gelen ilk kuşak bu nedenle farklı etnik kökenler ve kültürlerden bireyler ile günlük etkileşimi en yüksek olan kuşak ve iddiaların aksine üyeleri önceki kuşaklara göre çok daha fazla kültürel zenginliğe sahip
Bu tanımlardan sonra kuşakların günümüzdeki durumu ve iş dünyasındaki oranı nedir? oranlar şöyle; halen % 20-30 lar civarında ikinci dünya savaşı sonrası doğan kuşak var. % 40-50 ler civarında da bizler, X kuşağı bulunuyor.Ve asıl anlatmak istediğim noktaya geleyim. Sunumun sonunda çok iyi seçilmiş sorular geldi. Ana tema şuydu sorularda “ben çocuğumun, çalışanımın yetersiz ve sorumsuz olduğunu düşünüyordum, ama siz geleceğin çok kısa sürede onlara ait olacağını söylüyorsunuz”. Bu soruları yanıtlamaya çalışırken dehşet içinde şunu fark ettim. Biz hala kendimizi “gelecek” olarak görüyoruz. Biz hala sistemin belkemiğini bizim oluşturduğumuzu düşünüyoruz. İlginç olan sadece sağlık değil, politika, eğitim ve üretim deki karar verici kuşaklar “bebek patlaması ve x kuşağı kıdemlisi” olduğundan, genel kanı bu. Bu serseri, sorumsuz, akıllı telefondan ve markadan başka derdi olmayan çocuklara iş teslim etmek, sorumluluk vermek bize kabus gibi geliyor.

Yanılıyoruz. Feci halde. Y kuşağı çok kültürlü ve dünyaya entegre büyüyen ilk kuşak. En kötüsü bile bizden daha bireysel ama dünyaya daha açık. Doğal olarak teknolojikler, içinde büyüdüler bizim gibi “zorunluluktan” öğrenmediler. Dilleri daha iyi, internet üzerinden tüm dünyaya açık olduklarından önyargıları daha az. Her anlamda bizden iyiler. Sadece tanımları kavramları ve sosyalleşmeleri çok farklı. Bize anlatmıyorlar, çünkü bizi önemsemiyorlar bile. Eğer onların dillerini bilmiyorsanız, size “tamam” deyip geçiyorlar. Onların kavramları ve “jargonları” çok farklı. İş anlayışları, evlilik tanımları, aileden beklentileri bizim hayal edemeyeceğimiz şeyler. Gerçekten hayal edemiyoruz o dünyayı. Bir youtuber olmayı düşündünüz mü hiç veya nasıl olabileceğinize dair fikriniz var mı ? iki lisede anket yaptık, sonuçlar, gençleri yakından izleme çabama rağmen beni de çok şaşırttı. Anketi yaptığımız kuşak Z kuşağıdır önce bunu belirteyim. Liselilerin % 10 u güney kore’de okumak ve yaşamak istiyor, %30-50 arası Kore anime izliyor, make-up kulübü, yemek kulübü istiyor, comic-con ve veya confest yapalım mı dedik, katılım isteği % 50 oldu. Bunlar ne ? diye soruyorsunuz biliyorum, araştırın. Bu çocukların dünyası bu ve biz farkında bile değiliz. Sizin çocuğunuza sorun, lütfen 15 dakika yorumlamadan ve kesmeden dinleyin. Asosyal, evden çıkmıyor dediğiniz genç, mumbai’ dekilerle oyun oynuyor, Çin’den anime kıyafeti alıyor, izlanda ile instagram paylaşıyor. Kendilerince son derece aktifler ve bizim dünyamıza uzak bu aktiviteye, bizi alma niyetleri yok. Bizi “ezik” ve “looser” görüyorlar. Hızla değişmeliyiz. 60 yaş altı herkes az çok İngilizce çalışmalı. Çocuklarımızla oturup dizi ve kanal takibi yapmalıyız arada sırada. Mutlaka bilişimin okur yazarı olmalıyız. Özelikle mesleki alanda, çünkü on yıl içinde bu kuşakların oranı hızla artacak ve bizim gibi teknoloji cahili kuşak gerçek bir “dinozor” nesline dönüşecek. Ben 10-15 yıl içinde robotik olmayan cerrahinin yasaklanacağını düşünüyorum. Neden riske girsin ki sistem. Niçin titreme, enfeksiyon, kanama vb. riskleri alsın. Üstelik 80 yaşında da olsan oturduğun yerden sadece robotik kolu oynatarak yapacağın ameliyat çok daha kolay olacaktır. Ve tüm bunları öğrenmek demek, y ve Z kuşağı ile yoğun temas, onlarla sıkı diyalog ve dahası “biz onlara muhtacız” demek. Oysa çalışma sistemlerimiz, modası geçmiş saygı ve disiplin anlayışımız, uzlaşmaz ve ayrımcı politikalarımızla bu çok zor. “neden 08 05 de işe geldin” diye, parlak bir yazılımcıyı haşlarsanız, olacak olan tek şey o robot cerrahın size uyan kodlarını yazmak için aylar süren yazılımcı arama zahmetine tekrar katlanmaktır.

Galiba bizim kafamızdaki o “büyüklenmeci” ve “ben bilirim” ci tarzı değiştirmemiz lazım. Ülke ikliminin daha sert, daha ayrımlaşan şu havasında bu zor ama tüm çabamız bu olmalı. Yoksa bizim kuşağımız sadece geleceği değil, bu geleceği kuracak olan çocuklarımızla diyalog ve ortak yaşam kültürü oluşturma şansımızı da kaybedeceğiz.

Törensiz Kalmak!

Törenler dönüşüm döneminin vurgusunu yapan “son” ve “başlangıçlar” anlamına gelen toplumsal hilelerdir.Bir dönüşümü pekiştirmek istiyorsa,bunu kolaylaştıracak hazır formüller üretir toplum.
Örneğin;cenaze törenleri;tüm toplumlarda yası tedavi etmek üstüne kuruludur. Dayanışmaya gelinmesi,sürekli anlattırılıp,sorulup “desensitize” edilmesi bir tür terapi uygulamasıdır.İlk anda,doğal tepki olan “bu olamaz” tepkisi ve “inkar” duygusunu tedavi eder.
Her dönüşümde tadını çıkara çıkara yaşamak lazım törenleri.Kırk gün kırk gece sürmeli yaşamın kritik dönemeçleri.Emekli olmak,okul bitirmek,otuz,kırk,elli yaşa girmek gibi her durumda yapılmalı.
Böylece yeni duruma,yeni kimliğimize uyum sağlıyoruz.Pek çok tören yaratmak lazım gündelik hayatta.Hafta sonu büyüklerle kahvaltılar,balık günleri;krep sabahları,aylık piknikler gibi.
Evin çocukları, üyelerinin bildiği ve “biz bunu hep yaparız” dediği etkinlikler. Bu törenler de;kanallar acıyor bize.Kalkıp onsekiz yaşında çocuğunuza,sevgilisi ile sorununu soramıyorsunuz.Ama; “hadi balığa gidelim” dediğinde saatlerce konuşulabilecek zaman kazanıyorsun.
Geleneksel törenler,bayram ziyaretleri akrabalık ilişkileri hızla gevşiyor ve eriyor.Yeni törenlere ihtiyacımız var;yeni kanallara,etrafında toplanabileceğimiz yeni sembollere gerek var.Hem arkadan gelen kuşaklarınilgi ve yaşam tarzları çok farklı hemde kırk yaş üstü nüfus artıyor.
Yüz yaşına dayanan bir yaş ortalamasında;50 yaş üstü için hiçbir kılavuzumuz yok.80 yaşındaki bir dede ile youtuber olmayı hayal eden onbeş yaşındaki genç ve aradaki kuşakları hangi mekanda hangi gerekçeyle toplayacağız.
Kopma ve çözülme okadar belirgin ve abartılı ki,çoğu dede-torun ilişkisi “hediye almaya” indirgenmiş durumda.
Elli yaş üstü çiftlerin ortak etkinlikleri sadece çağrıldıkları düğünlere gitmek.Erkekseniz cami ve kahvehane dışında yer yok.Kadınsanız;çağrıldığınızda gideceğiniz mevlütlerde sınırlı sosyal yaşamınız.Kimse farkında değil ama,temel lise vb.uygulamalar sürekli başarıya göre sınıf değiştirmeler ile yeni nesilde yok ettiğimiz bir “Aidiyet”duygusu var.Yani hiçbiri “filanca lisenin şu şubesindeyim” gibi bir okul yılları anısına sahip olmayacaklar.
Hızla dernekler,kulüpler,internette örgütlü gruplar kurmalıyız.Hobiler edinmeliyiz.Herkes on yıl sonrasının sosyal yaşamının tohumlarını atmalı şimdiden ve galiba bu gelecek, yorumlarla çevrili soba başında ekmek kızarttığımız bir tablo değil.Kendi törenlerimizi oluşturmazsak;hayallerimiz ve gelecek beklentilerimizde de hayal kırıklığı ana tema olacaktır.

Eyy Ezo’terizm!!!

 

Eyy Ezo’terizm!!!
Bu sayının teması ezoterizm olacak denince hemen bir şeyler karaladım.Malum şamanlardan gir, Jung’un arketiplerine git, dibimizdeki asklepion gizemli tedavilerinden dem vur. Öylesine zengin ki psikiyatrik bakış açısı. yaz yaz bitmez.
Birkaç gün sonra yazıyı okuduğumda beni sıktığını farkettim. İlginç ve az duyulur bilgiler olabilir ama yine de sıktı beni. Üstüne düşündüğümde beni sıkan şeyin aslında “ezoterizm” olduğunu anladım.
Belki Türkiye’nin ve dünyanın tuhaf bir dönemine denk geldik. Eski ezoterizmin bilimle soslanmış hali olan “New age” dinler, tarikatlar; binlerce satan mistik yaşam önerileri kitapları; geçmişteki büyük inisiyeleri konu alan romanlar. Sağlık bakanlığının yönetmeliği ile başlayan reiki, tıbbi hacamat vb. tartışmaları vs.
Yarım asırdır pozitif bilimlerden faydalanan bir teknik alanda ne çok mistik saldırıya uğradığımı düşündüm. Sadece gündelik hayatta değil her alanda. Dualar, törenler, klanlar, gruplar hatta psikiyatri alanındaki teknik derneklerde bile “kurucu” ve birinci halkası olan, “inisiye edici” hocalarımız var. Biat edip yükseldikçe “el alıp” inisiye ediliyor ve yükseliyorsunuz.
Ne kadar çok “hikmet” “mütevaffik olma” hali,ne kadar çok “derin hakikat”;”sır” “vejd hali” ne kadar çok ”işte bu, saklanan mealin anlattığı şey” duygusunda mürit.
Çok severek okuduğum “accept and commit” terapide bile metaforların, öyküleri kullanılması veya “mindfulles”in yoga kökenli olmasını “doğu bilgeliğinin yükselişi” olarak görenler var.
Değil sevgili kardeşim, üzgünüm ;”bilgelik” bilgi değil. Sezgilerin; kanıta dayalı tıp değil. Üzgünüm ama algoritmik yaklaşım, senin “sans klinik” veya “hissi kablel vuku”yaşantından daha değerli. Üzgünüm sevgili mistik; sır yok aslında. Yedi dereceden gizli meal yok. Makine öğrenmeleri, yapay zekaya bile gerek kalmadan; meta analizlerin ve kanıta dayalı tıbbın cılız verileri karşısında bile güneşteki kar taneleri gibi eriyor ”Bilgelik” dediğin şey.
Hele hele yapay zeka gelince ne olacak. Şimdiden daha iyi radyolojik analiz yapıyor. EEG yorumluyor. Şimdiden “vazgeçilmez” oldular. Kaç laboratuvarda “lökosit sayma” lamı kaldı. On yıl sonra robot yardımsız klasik cerrahiye izin kalmayabilir. Bu yıl sonunda ilk kez tam kafa nakli yapılacak. Altı fareye bu nakil yapıldı ve biz halen “gizem” ve “sır” peşindeyiz.
Sanırım beni sıkan duygu bu. “Acaba haklı olabilir mi ?” şüphesiyle yarım asırdır duyduğum tuhaflıklar yetti artık. Hiç “sır” görmedim hatta artık insan aklı ve iradesine hakaret gibi geliyor bu tıp olayları mistizme bağlamak. Evet sıkıcı olan bu son elli yılın somut bilimsel başarılarına rağmen bu tuhaflıklarla uğraşmak birileri bunları seviyor veya inanıyor diye, saygı duyuyormuş gibi yapmak.
Bunlara aktarılan devasa kaynak ve kadrolara acırken; bir yandan politika ve medya cambazlarının ekran kalabalığını aşamamak üzücü.
Eyyy Ezoterizm; sana inanmıyorum inandığım, pozitif bilimin açıklayamadığı hiç bir şeyi mistizm açıklayamaz bence.
Eyyy Ezoterizm; tartışmaya bile değer bulunmayacağın günler yakın, çok yakın.
Çık hastanelerimden, eğitimden, fallara kapalı meraklı mistik gruplara; fanatiklerine geri dön. Bırak mealden yoksun net somut bilimsel uygulamalarımı yapayım. Sen törenler, dualar ve tütsüler arasında yok olup giderken.

BİPOLAR BOZUKLUK ve İLAÇ DOZ ATLAMALARININ ETKİSİ

Bipolar Bozukluk eski ismiyle manik depresif hastalık, ikiuçlu bozukluk olarak bilinen bir duygudurum bozukluğudur. Bipolar bozukluk tanısı alan kişi yaşamı boyunca mani, depresyon, hipomani ve karma dönem gibi çeşitli hastalık dönemleri geçirebilir.

Bipolar Bozuklukta, hastaların  ilaç kullanımına uyum sağlayamaması ciddi tedavi aksamalarına ve sorunlara neden olmaktadır.

Yapılan araştırmalara göre bipolar tanısı almış hastaların %64 ünün ilaçlarını düzenli olarak almadıkları belirlenmiştir. Ancak aynı çalışmalar bipolar bozukluğun tekrar eden ataklarının en önemli nedeni düzensiz ilaç kullanımı olduğunu göstermektedir.

Hastaların ilaçlarını kullanmama sebepleri çoğunlukla hastalığı inkar etmek, tanıyı reddetmek, bir daha hiç atak geçireceğini düşünmemek , ilaç yan etkilerinden çekinmek, ilaç kullandığının bilinmesini istememek ve damgalanma korkusu, aile ve çevrenin eleştirileri ve günlük ilaç kullanımından sıkılma,iyileştiğini ve artık ilaca ihtiyacı olmadığını düşünmedir.

İlaç kullanmama yada düzensiz ilaç kullanımının en önemli sebebi yetersiz bilgilenmedir. iyi bir doktor ve klinik izlemi,  Psikoeğitim ve terapi yöntemleri ilaç kullanımındaki düzensizlikleri önler.

(2018 , Uluslararası Bipolar Bozukluk Dergisi )  241 Bipolar Bozukluk tanısı alan hasta grubunda yapılan bir çalışmada hastaların  ilaçlarını 3 gün ve üzeri eksik aldıkları durumlarda, hatta tek günlük ilaç almama durumunda bile günlük duygudurumlarında ciddi bozulmalar rapor edildi. Depresif gün yüzdesinin düzenli ilaç alımına oranla ciddi artış gösterdiği gözlendi.

Yapılan araştırmalara göre tek günlük ilaç atlamalarının aynı zamanda düzenli ilaç kullanımı üzerinde de olumsuz etkilerinin olduğu iletildi.

Bipolar Bozukluğu olan hastaların tedavisinin asıl amacı ilaç kullanımı ile yaşam standartlarının ,hastalık ataklarının azaltılarak veya ortadan kaldırılarak iyileştirilmesidir. Bu nedenle ilaca uyum oldukça önemlidir. İlaç yan etkilerinin iyi izlenmesi , rutin kan tetkiklerinin düzenli aralıklarla izlenmesi, tedaviye yan etkileri azaltacak ilaçların eklenmesi, hastanın yan etkiler konusunda bilgilendirilmesi gerekmektedir.

Hastaların ilaçlarını kendi kendilerine kesmeleri , değiştirmeleri, doz değişiklikleri yapmaları tehlikeli sonuçlar yaratabilir.

Yapılan araştırmalara göre 5 yıllık ataksız dönem geçiren hastaların bile ilaçlarını kestiklerinde ataklar tekrar edebilmektedir.Bipolar bozukluğu olan hastaların ilaçlarını düzenli almaları yanında stresten uzak kalmaları, uyku düzenlerini bozmamaları, alkol ve madde kullanımından olabildiğince kaçınmaları, günlük yaşamlarını düzenlemeleri, acil durumlarda destek alabilecekleri bir plan geliştirmeleri gerekmektedir.Hastaların ve yakınlarının manik ve depresif atak belirtileri hakkında bilgilendirilmesi ve uyanık olmaları oluşabilecek ciddi problemleri önlemek için oldukça değerlidir.

Psikiyatri Hastaları ve Oruç İlişkisi

 

Psikiyatri Hastaları ve Oruç İlişkisi

Sayılı günler kala, evlerde Ramazan telaşı şimdiden başladı.Belirli hastalıklardan muzdarip, düzenli ilaç kullanması gereken kişilerin oruç tutup tutamayacağı veya hangi şartlarda oruç tutabileceği ise, yine her yıl tartışılan konulardan biri… Aslında bu konunun cevabının temelindeki mantık şu: Hastanın fiziksel ve zihinsel bütünlüğünü kaybetmemesi, sağlığını olumsuz yönde etkileyecek veya yaşamını tehdit edecek duruma düşmemesi gerektiği…
Aslında temel sorun açlık değil. İnsan fizyolojisi kısa süreli açlıklara çok iyi dayanabilir. Ancak aşırı sıcak aylarda uzun saatler  susuz kalmak, artan terleme ve sıvı kaybı ile birlikte tüm bedensel yapıyı şiddetle ve olumsuz etkilemekte. Özellikle yaşlılar ve bazı metabolik hastalıkları olanlar ile lityum gibi tuzları kullanan hastalarda bu konu hayati önem taşıyabilir.
Peki konuyla ilgili olarak, psikiyatri hastaları özelinde neleri göz önünde bulundurmak gerekir?

Eski adıyla manik-depresif, yeni adıyla bipolar bozuklukhastalarının tedavilerinde kullanılan lityum tuzu, beraberinde bol su tüketimi gerektirir. Hastaların bu ilacı kullanmama seçeneği yoktur zira ilacın kullanılmaması hastalığın mani veya depresyon nöbetlerini tetikler. Bu ilacı kullanıp sıvı alımını sınırlandırmak ise böbreklere ciddi hasar verebilir. Bunu anlamanın yolu kan kreatinin düzeyini tespit etmektir. Neredeyse her yerde yapılabilen bu tahlil çok iyi bir yol gösterici olabilir. Sadece böbrek sorunları değil lityumun kandaki oranının yükselmesi de yine ciddi zehirlenmelere neden olabilir. Yeşil renkte görmeyle başlayan bu zehirlenmelerin ölümcül olabileceğini hatırlatmakta fayda var.
Bipolar bozukluk hastaları için oruç tutmanın olası olumsuz etkilerinden biri de uyku konusunda olacaktır. Sahura kalkmak, yemek yiyip yatmak, sabah tekrar uyanmak demek, düzensiz uyku demektir ve bu, söz konusu hasta grubu için kaçınılması gereken bir durumdur. Bipolar bozuklukta duygudurumun kontrol altında tutulması ve sabit bir duygusal çizginin yakalanması için düzenli ilaç kullanımının yanı sıra düzenli uyku da şarttır. Uykusuzluğun manik dönemi tetiklediği, bu hastalığın mizacına dair uzun zamandır bilinen bir gerçek. Hastaların bunu muhakkak göz önünde bulundurması gerek.

Halk arasında “sara” olarak bilinen epilepsi hastalığında da ilaçların düzenli kullanımı ‘hayatî’ derecede önemlidir. İlaçların etkileşimini sadece “ilacı içmiş olmak” sağlamaz. Vücuttaki sıvı kayıpları ve uzun açlık süreleri kan değerlerini (sodyum, potasyum ve kalsiyum gibi elektrolitler, vitamin ve mineral düzeyleri gibi) değiştirip nöbetleri tetikleyebilir. Çünkü bu tarz ilaçların işleyişi, etken maddelerin kanda belirli bir düzeyde bulunmasına dayalıdır. 16 saat boyunca aç ve susuz kalmak, kan şekerinin düşmesi ve sıvı kaybının artması ile ilaç-kan dengesi büyük oranda bozulacaktır. Kan şekerinin 60 ve altına düşmesi, sağlıklı kişilerde bile  tek başına epilepsi nöbeti riski yaratır.

Demans hastalarının da oruç tutmaları hastalığın etkilerini olumsuz yönde arttırabilir. Hastalığın ileri seviyelerinde zaten kişinin bilişsel işlevleri zayıflamıştır. Ancak, hastalığın ilk aşamalarında da hastalığın seyrini kontrol altında tutmak adına kullanılan ilaçların günün belirlenen saatlerinde alınması gerekir. Oruç sebebiyle ilaç kullanımının ertelenmesi ve sıvı kaybı “sundown sendromu” diye adlandırılan ve akşam saatlerinde artan şaşkınlık, bilinç dalgalanmaları, hırçın ve saldırgan bir tutum gibi davranış sorunlarına yol açabilir.

Uzun süreli aç ve susuz kalmanın hastalığın seyrine dair olası etkilerini görmezden gelmek pek çok kaynakta tavsiye edilmiyor zaten. Oruç tutmak isteyen ve buna niyetlenen bütün psikiyatri hastalarının muhakkak doktorları ile görüşmesi,  tedavileri üzerindeki etkilerini öğrenmesi ve buna göre karar vermesi çok önemli. Tabi ki sadece psikiyatrik hastaların değil, yüksek tansiyon, diyabet ve kalp hastaları gibi düzenli ilaç kullanmak zorunda olan tüm hastaların ve gündelik hayatında yüksek oranda alkol tüketenlerin de uzman doktorlarla görüştükten sonra karar vermesi gerektiğini de hatırlatalım.

ŞİZOFRENİDE KARBONİL,STRES VE MİKRO İLTİHAPLANMA İLE İLİŞKİLİ MOLEKÜLLER

Bugüne kadar, şizofreni teşhisi, tedavisi, görüntülemesi için periferik göstergelerin araştırıldığı bir takım çalışmalar yapılmıştır.

Bu çalışmalarda karbonil stres ve mikro iltihaplanmalarla ilgili göstergeler de araştırılmıştır.

Karbonil stres,

karbonhidrat ve lipidlerin parçalanması sonucu oluşan bileşenlerin hücre içinde artması ya da oluşan bileşenlerin hücreden atılamaması sonucu oluşan strestir. Karbonil stres, mikro iltihaplananmaya sebep olup, sinirlere ve mikrovasküler sistemlere zarar verebilir.

Bu konuyla ilgili daha önce yapılan çalışmalarda;

1)B6 vitamininin, pentosidine gibi şekere maruz kalması sonucu oluşan ve hücre içindeki maddelere zararlı etkisi olan bir proteinin çoğalmasını ve gelişimini engelleyebileceği bulunmuştur.

2)Tedavi sürecinde periferik kandaki yüksek Pentosidine, ve düşük Pyridoxal(B6 vitaminin bir türü) seviyelerinin antipsikotik tedaviye dirençli şizofreni

hastalarının tanısı için biyolojik gösterge olarak kullanılabileceğine ulaşılmıştır.

3) Yüksek Pentosidine seviyelerinin, genlerden etkilendiği ve ailedeki psikiyatrik vaka geçmişi ile ilişkili bulunmuştur. Ayrıca, doğum öncesinde Tip 1 Herpes Simplex virüsüne maruz kalmanın şizofreni hastalığının nedenlerinden biri olduğu gösterilmiştir.

4) Doğum sonrası strese maruz kalınması sonucu biriken mikro iltihaplanma, şizofreni hastalarının seyrinin kötüye gidişine ya da tedavi direncine yol açabilir.

5) Çevresel stres faktörleri(karbonil stres) ve mikro iltihaplanmalar; depresyon, bipolar bozukluk gibi  psikiyatrik bozukluklarla da ilgili olabilir.

Tohru Ohnuma ve arkadaşlarının(2018) bu konuda yaptığı son kesitsel ve boylamsal çalışmalarda şu sonuçlara ulaşılmıştır;

1) Çeşitli antipsikotik ilaçlar kullanan hastalarda, yüksek periferik Pentosidine seviyeleri, uzun süreli ve  yüksek doz antipsikotik kullanımıyla ilişki olabilir.

2) Tedavi sürecinde düşen Pyridoxal seviyeleri antipsikotik terapiye yanıt vermeyen hastaları tanımlamada yardımcı olabilir.

3) Yüksek Glycer AGE seviyeleri ve  Glycer-AGE/sRAGE oranları şizofreni teşhisinde kullanılabilir.

4) Yükselen periferik sTNFR1 seviyeleri, sadece akut şizofrenide teşhisi sağlayan göstergeler olarak değil, hastanın tedaviye olan tepkisinin önceden tahmin edilmesinde de kullanılabilir.

5) Yeni damarların oluşumunda, sinir yapılarının korunmasında, yaraların tedavisinde, ve mikro iltihaplarda önemli görev oynayan PEDF seviylerinin düşük olması, kısa hastalık sürelerine sahip ve tedavi edilmeyen hastalarda, iltihaplanma için bir hazırlığı yansıtıyor olabilir.

6) Şekerin düzenlenmesinde ve yağ asitlerinin yıkımında rol alan bir protein hormon olan Adiponektin değerlerinin artması, antipsikotik tedavi gören şizofreni hastaları için metabolik sendromun habercisi olabilir.

Sonuç olarak Tohru Ohnuma ve arkadaşlarının yaptığı çalışmalar, mikrovasküler bozulmalar ve hafif lokalize enfsefalit perspektiflerinden değerlendirilip, şizofrenideki erken müdahalenin ve iltihapların olası dışlanmasının ayırdının önemini gösterir.

Vitamin Eksikliklerinde Bazı Bulgular

Vitamin Eksikliklerinde Bazı Bulgular

Her ne kadar vitamin eksikliğine yönelik bir çok tedavi seçeneği olsa da , dünyanın her yerinden insanlar hala vitamin eksikliklerinden müzdarip. vitamin ilaçlarının bilinçsiz kullanımı ve dengeli beslenmenin sağlamnamaması ve bazı hastalıklar vitamin eksikliklerine neden olur.

SAÇ DÖKÜLMESİ

Çok fazla çiğ yumurta tüketimi B7 vitamini eksikliğine neden olabilir.Çiğ yumurta akı Biyotinin emilimini engelleyen avidin maeddesi içerir.

Diyetinizi B7 vitamini yönünden zenginleştirmek için soya fasulyesi,badem ,patates,mantar,ıspanak ve muz tüketebilirsiniz.

KRAMPLAR

Sık kas spazmları yaşıyorsanız kalsiyum, potasyum, magnezyum eksikliği yaşıyor olabilirsiniz.Ağır egzersizler tes yolu ile mineral kaybına neden olarak spazm şikayetlerine yol açabilir.

Diyetinize daha fazla badem , fındık,muz ve elma ekleyebilirsiniz.

YÜZDEKİ DERİ DÖKÜNTÜLERİ VE SİVİLCELER

B7 vitamini eksikliği cilt sorunlarına neden olabilir.

Biyotin seviyenizi arttırmak için soya fasulyesi,badem ,patates,mantar,ıspanak ve muz tüketebilirsiniz.Ayrıca beslenmenize A vitamini ve D vitamini içeren gıdalar fındık,somon ve havuç rklryrbilirsiniz.

EL VE AYAKLARDA UYUŞMA

B6,B12,B9 Vitaminleri bakımından zengin gıdalar ile beslenmiyor olabilirsiniz.Hücrelere oksijen taşınması için gerekli olan kan hücrelerinin üretimi için bu vitaminler gereklidir.

Daha fazla turunçgil,deniz mahsulü ve organik kümes hayvanları ile fasulye tüketimi beslenmenize ekleyeceğiniz gıdalardır.

DUDAK KENARLARINDA ÇATLAKLAR VE AĞIZ İÇİ YARALAR

Ağız köşelerindeki çatlaklar ve ağız mukozasındaki yaraların sebebi B2,B3, ve B12 vitamini eksiklğine bağlı olabilir.

Daha fazla balık,yumurta ve c vitamini içeren gıdalar tüketilmelidir.C vitamini enfeksiyonlarla savaşmaya yardımcı olur.

DİŞ PROBLEMLERİ

Yapılan araştırmalar D vitamini eksikliği olan bireylerin Diş problemlerini daha fazla yaşadıklarını göstermektedir.

Fosfor,kalsiyum ve D vitamini diş sağlığınız için önemlidir.Süt ürünleri,domates,fasulye,balık ve narenciğe diş sağlığınızı korumaya yardım eder.

GÖZ AKINDA SARARMA

B12 Vitamini eksikliği gözlerimizin beyaz kısmının daha sarımsı görünmesine neden olur ( sarılık ve karaciğer ile ilgili hastalıklar dışında ) daha sağlıklı gözler için B12 vitamini içeren gıdaları diyetinize ekleyebilirsiniz.

Uykuda Diş Gıcırdatma ve TDCS Tedavisi Bruksizm (diş gıcırdatma) genellikle uyku esnasında oluşan güçlü çene …

ÇOCUKLARIMIZ TATİLİ NASIL GEÇİRMELİ ?

Yaz tatili dinlenme, yenilenme ve gelişimin sağlanması için çok değerlidir. Yoğun okul temposundan çıkan ebeveyn …

“Topla kendini” sayın hasta.

Psikiyatri karmaşık bir alandır.Kişinin genetiği,yetiştirilişi,beslenmesi,kişiliği hatta hangi mevsimde olduğunuz …