Aylar: Ağustos 2020

D Vitamini ve Şizofreni

Şizofreni psikotik hastalıkların başında gelen ve tüm toplumun yaklaşık %1’ini etkileyen bir hastalıktır . Mental fonksiyonlarda, duygulanımda, davranışlarda bozulmalarla karakterizedir. Algılama ve yargılama süreçlerini de oldukça etkilemektedir. Tipik olarak şizofrenide görülen belirtiler; pozitif belirtiler, negatif belirtiler ve bilişsel belirtiler olmak üzere 3 ana gruba ayrılmaktadır . Pozitif belirtiler; normal bir bireyde görülmeyen fakat hasta bir bireyde; hastalık süreciyle birlikte ortaya çıkan belirtilerdir (işitsel ve görsel varsanılar, sanrılar). Negatif belirtiler ise genellikle, uyaranlara duygularla yanıt verebilmede kısıtlanmayı, düşünce ve konuşmanın üretkenliğindeki ve akıcılığındaki bir yoksulluğu, amaca yönelik davranışları başlatmadaki güçlüğü ve isteksizliği ifade eder. Bilişsel belirtiler ise bellekte zayıflama, dikkat toplamada güçlük, anlama ve öğrenmede yetersizlik vb. gibi belirtileri ifade etmektedir.

Şizofreni tanımlandığı ilk günlerden beri yaşam boyu sürmesi, ciddi yeti kaybına yol açması nedeni ile dikkatleri üzerine çekmiştir. Şizofreninin etiyolojisi, nöropatolojisi, psikofarmakolojisi ve genetiği ile ilgili detaylı araştırmalar yapılagelmiştir. Ne yazık ki bu detaylı çalışmalardan elde ettiğimiz bilgiler şu an için şizofreniyle ilgili birçok soruya cevap verememektedir. Özellikle şizofreninin etiyolojik temelleri halen gizemini korumaktadır. Şizofreniye sebep olan faktörler kesin bir biçimde aydınlatılamamakla birlikte yapılan çalışmalar bazı öngörülerde bulunma şansını bize tanımıştır. Örneğin şizofreniyle ilgili net bir gen ifade edilememiş bile olsa şizofrenide bir genetik yatkınlıktan ve genetik geçişten bahsetmek mümkündür. Benzer biçimde erken dönem yaşam olaylarının ve beslenme bozukluklarının da şizofreniye zemin hazırlayabileceği öngörülebilmektedir.

Beslenme bozukluklarının şizofreni etiyolojisindeki rolü yaşamın erken dönemlerini; prenatal dönemleri de kapsamaktadır. Prenatal beslenme bozuklukları biyolojik açıdan önemlirisketkenleridir . Beslenme bozuklukları arasında da son yıllarda özellikle D vitamini üzerinde durulmaktadır.

D vitamini keşfedildiği ilk günlerden beri başlıca endokrinologların ilgi alanında olmuştur. Neredeyse bir yüzyıl boyunca D vitaminin yalnızca kalsiyum metabolizmasında ve sağlıklı kemik yapısının oluşumunda rol alan bir hormonolduğuna inanılmıştır. İlerleyen yıllarda kanser araştırmacılarınca D vitamininin özellikle osteoklastlarda hücre yaşam döngüsünde inhibisyon ve hücre farklılaşmasını uyarma gibi etkileri olduğu keşfedilmiştir .

Son 20 yılda D vitamini ile ilgili yapılan çalışmalar nörobilimi de kapsamaya başlamıştır. D vitamini ve nöropsikiyatrik hastalıklar arasındaki ilişkinin dikkatleri üzerine çekmeye başlamasının üzerinden henüz pek fazla zaman geçmemiştir. “D vitamini ve beyin arasındaki ilişkinin ilk dolaylı kanıtı; sağlıklı yetişkinlerde yapılan serebrospinal sıvı incelemesinde D vitamininin metabolitlerinin bulunmasıyla ortaya çıkmıştır . ” (Daha sonraki yıllarda bu bulgu kemirgen beynindeki 1,25- 2 hidroksi vitamin D (1,25 (OH)2D) dağılımının gösterilmesiyle de desteklenmiştir) . Elde edilen bu kanıtlar dolaylı kanıtlardı ve bilim adamları için pek de ikna edici değildi çünkü henüz özgül bir reseptör tanımlanmamıştı. Yapılan immünohistokimyasal çalışmalarla beynin birçok bölgesinde spesifik D vitamini reseptörlerinin gösterilmesi ise D vitamininin beyin gelişiminde rol alması ile ilgili ilk önemli kanıt olarak bilim dünyasına damgasını vurmuştur .”

Bilim dünyasının bu konuyla ilgili son zamanlardaki keşfi olan insan beyinde 1-hidroksilaz varlığının[g3][u4] gösterilmesi ise santral sinir sisteminin, D vitamininin inaktif formu olan 25 hidroksi vitamin D (25 (OH)D)’ den aktif formu olan 1, 25 (OH) 2D sentezleyebileceğini akıllara getirmiştir . Böylece serum 25 (OH)D seviyesi, santral sinir sisteminde aktif D vitamini sentezini etkileyebilecektir .

Gelişimsel D vitamini eksikliklerinin başta şizofreni ve otizm  olmak üzere birçok psikiyatrik hastalığa yol açtığı hipotezi, hayvan modelleri  kullanılarak yapılan birçok çalışmada da doğrulanmıştır. Birçok hayvan çalışmasında ve klinik çalışmada D vitamininin Parkinson hastalığı,multipl skleroz, epilepsi ve kronik stres durumlarında nöral koruyucu etkisinin olabileceğine dikkat çekilmektedir.

Bu derleme, D vitamini ve şizofreni arasındaki ilişki hakkında kısa bir gözden geçirme sunabilmek amacıyla hazırlanmıştır.

D Vitamini

D vitamini yağda eriyebilen bir vitamin ve steroid yapıda bir hormondur . D vitamini öncülleri derideki keratinositlerde 7-dehidrokolestrol olarak sentezlenir. Bu öncüller 275-305 nm dalga boyutundaki ultraviyole ışıktan yayılan ışık ışınlarının etkisi altında provitamin-D’ye dönüştürülür. Oluşan provitamin-D ise güneş ışınlarının ısı enerjisi yardımıyla vitamin-D’ye dönüştürülür .

D vitamini bu haliyle yeterli aktivite gösterememektedir. Etkili olabilmesi için 2 adet hidroksilasyon basamağından daha geçmesi gerekmektedir. Önce karaciğerde 25 (OH)D’ye sonra böbreklerde 1,25 (OH)2D’ye dönüştürülür. Böylece yeterli aktivite gösterebilecek yapıya dönüştürülmüş olur.

Besinlerden elde edilen D vitamini ise derideki ışık reaksiyonlarına maruz kalmak zorunda değildir.Hidroksilasyon basamaklarından geçtikten sonra vücut tarafından kullanılabilir.

D vitamini özellikle karaciğer, balık, yumurta, süt ve süt ürünleri gibi gıdalarda bol miktarda bulunmaktadır.

 

D vitamini ve Beyin

D vitamini Reseptörleri ve Beyin

Beyinde D vitamini reseptörlerinin varlığının ortaya konması birçok araştırma için zemin hazırlamıştır. D vitamini reseptörleri insan ve sıçan beyninde talamus, hipotalamus, bazal gangliyonlar, hipokampüs, olfaktör sistem, temporal-orbital ve singulat korteks, serebellum bölgelerinde yaygın biçimde bulunmaktadır . D vitamini reseptörleri tiroid ve steroid hormon ailesinin ligand kapılı grubunda yer almaktadır .

Sıçan beyninde mezensefalonda ilk D vitamini reseptörlerinin görülmeye başlanması gestasyonun 12. gününden itibaren olmaktadır; ki bu aynı zamanda dopamin nöronlarınında görülmeye başlama zamanıdır . Gestasyon boyunca beynin farklı bölgelerinde de bu reseptörler görülmeye başlar.Neonatal bebeklerin beyninde de subventriküler alanda D vitamini reseptörlerinin yoğun biçimde bulundukları gösterilmiştir. Bu reseptörlerin etkinliği ile ilgili yapılan in vitro deneylerde D vitamini reseptörlerinin glioma hücrelerinde hücre ölümü yollarını tetikleyebildiği gösterilmiştir .

D vitamini ve Gelişen Beyin

D vitamininin sinir hücresi büyüme faktörlerinin sentezini güçlü biçimde indüklediği gösterilmiştir. Bu büyüme faktörleri hücrelerin farklılaşmasına katkıda bulunmaktadır. Bahsi geçen büyüme faktörlerinin sentezinin azalması; beyinde birçok bölgede hücre farklılaşmasının azalmasına ve buna ikincil farklılaşamayan hücrelerin anormal biçimde çoğalmasına neden olmaktadır. Nitekim bir çalışmada D vitamininden fakir diyetle beslenen anne sıçanların yavrularında, kontrol grubu annelerin yavru sıçanlarına kıyasla dentat gyrusta ve hipotalamusta önemli ölçüdefazla olmak üzere hücresel mitoza rastlanmıştır. Aynı çalışmada D vitamininden fakir diyetle beslenen anne sıçanların yavrularında kontrol grubuna göre beyinlerinin daha ağır olduğu ve değişik şekillere sahip oldukları gözlenmiştir .
John McGrath 1999’da yayınlanan makalesinde, prenatal D vitamini düşüklüğünün şizofreni etiyolojisinde rol oynadığı ile ilgili bir görüşortaya atmışve hipoteziyle ilgili bir deneysel hayvan modeli geliştirmiştir. Bu model sıçanlarda da gestasyon boyunca ve erken neonatal dönemde olmak üzere D vitamininden kısıtlı diyete dayanıyordu. Ayrıca konsepsiyondan 6 hafta öncesinden başlanarak, gestasyon boyunca da devam edip, hayvanlara D vitamininden fakir diyet verilerek de D vitamini eksikliği oluşturulabiliyordu. Bu model son yıllarda biraz daha değiştirilerek geliştirildi . D vitamininden fakir diyet sadece prekonsepsiyonel dönemde verildi ve konsepsiyondan sonra D vitamininden zengin diyetle yerine konuldu. D vitaminin normal düzeyine erişmesi kontrol grubuna göre günler aldı . D vitamininden fakir diyetin yalnızca prekonsepsiyonel dönemle sınırlandırılması D vitamininin erken fetal dönemlerdeki etkisinin araştırılmasına olanak sağladı . Deneysel modellerle ilgili çalışmalar halen devam etmektedir.
Yukarıda da kısmen bahsedildiği gibi D vitamini eksikliğinin nörobiyolojisi hakkında birçok gerçek ortaya çıkarılmıştır. Gelişimsel D vitamini eksikliğinin beyinde önemli kimyasal yollarda kullanılan 36 kadar proteinin düzenlenmesinde ciddi eksikliklere neden olduğu gösterildi ki bunlardan bazıları; oksidatif fosforilasyon proteinleri, kalsiyum metabolizmasıyla ilgili proteinler,nörotransmisyon ve sinaptik plastisiteyle ilgili proteinlerdir . D vitamini eksikliğinin bu proteinlerin ve bazı enzimlerin sentezinde azalma, fonksiyonlarında bozulmalara neden olabildiği de görülmüştür. D vitamini eksikliği nedeniyle beyinde oluşan bu eksikliklerin erişkin yaşamda da devam ettiği bazı çalışmalarda gösterilmiştir. Lateral ventriküllerde hacimsel artış, nöron büyüme faktörlerinde azalma, nöronal yapılarda ve nörotransmisyonda rol alan genlerin ekspresyonunda azalma erişkin çalışmalardan elde edilen bulgulardır . Bu bulguların hangilerinin şizofreni gelişiminde ne ölçüde rolü olduğu, hangi bozukluğa zemin yarattığı araştırma konularıdır.
D vitamini, coğrafik özellikler ve şizofreni
D vitamini ve beyin gelişimi arasındaki ilişkiyle ilgili bildiklerimizin artması ve bazı psikiyatrik hastalıkların belli bölgelerde epidemiyolojik olarak görülmesi, bu hastalıklarla gün ışığına maruz kalınan sürenin bir ilişkisi olup olmadığı sorusunu gündeme getirmiştir.
Kuzey yarım kürenin kış ve sonbahar doğumlarının yoğun olduğu bölgelerinde, Kuzeybatı Avrupa’da yaşayan koyu deri renkli göçmenlerde şizofreni sıklığı daha yüksektir. Ayrıca kent merkezlerindeki doğumlarda kırsal kesimlerdeki doğumlara oranla şizofreni insidansının artması belki de bu gün ışığıyla ilişkili olabilir .

Daha önce de bahsedildiği gibi gün ışığından kast edilen 280-320 nm dalga boyutu aralığındaki ultraviyole B (UVB) ışınlarıdır. Ultraviyole B ışınlarının gün ışığı içerisindeki miktarı ise birçok coğrafik faktörden etkilenebilmektedir. Örneğin 90 derece ve üstü enlemler yeterli D vitamini sentezleyebilecek UVB ışınlarını alamamaktadır. Tam tersi 0 derece ekvator bölgesi ve yakın bölgeler ise aşırı miktarda UVB ışınlarına maruz kalmaktadır. D vitaminin optimal sentezi için en uygun konumun 40 derece enlemleri olduğu yapılan ölçümlerle ortaya konmuştur.Hatta yaşanılan coğrafyayı örten ozon tabakasının kalınlığı bile araştırmalara konu olmuştur. Ozon tabakasının ince olduğu bölgelerde UVB’nin Dünya yüzeyine ulaşan miktarının arttığı ve daha fazla D vitamini sentezlenebildiği kanıtlanmıştır. Güney yarım kürenin 27.5 derece enleminde ölçümler yapılmış ve bu bölgenin en ince ozon tabakasına sahip olduğu, bu lokalizasyonda ortalama %15 oranında daha fazla D vitamini sentezlenebileceği ispatlanmıştır. Her ne kadar ozon tabakasının inceliği D vitamini sentezini artırsada ozon kalınlığı farklı bölgeleri şizofreni insidansı açısından kıyaslayabilen bir çalışma değişkenlerin fazlalığı nedeniyle sağlıklı bir biçimde yapılamamaktadır.

Kentsel bölgelerde doğan bireylerdeki şizofreni insidansıyla kırsal kesimlerde doğan bireyler arasındaki şizofreni insidansı farkı birçok kohort çalışmasının konusu olmuştur .Kentselleşmekle bağlantılı olarak psikotik bozukluklar arasında doğrusal artış ilişkisine benzer bir ilişkiden bahsedilmiştir . Bu durum kısmen kentsel bölgelerde kapalı mekanlarda, gün ışığından uzak yaşamakla ilişkilendirilmiştir.

Epidemiyolojik şizofreni çalışmaları doğumun gerçekleştiği mevsim ile şizofreni arasındaki ilişkiyi birçok kez tutarlı biçimde açıklayabilmiştir. Kış mevsimi ve İlkbahar mevsiminin erken dönemleri arasında kalan bu zaman diliminde doğanlarda şizofreni oluşma riski %5-15 oranında artmış olarak bulunmuştur . Doğumun gerçekleştiği mevsim ile şizofreni arasındaki bu ilişki gün ışığına; dolayısıyla D vitamini sentezine bağlanabilmekle beraber bu konuyla ilgili farklı teoriler de gündeme gelmektedir. Son çalışmalar yılın belirli dönemlerinde salgınlara yol açan enfeksiyon hastalıklarının şizofreni riskinde artmadan sorumlu olabileceğini gösterebilmektedir . Bu konuyla ilgili bilgilerimiz henüz netlik kazanmamıştır.

D vitamini ve beyin gelişiminin bu kadar ilişkilendirilmesi dikkatleri D vitamininin diyete eklenmesi konusuna çekmiştir. Finlandiya’da yapılan bir kohort çalışmasında yaşamın ilk yılında D vitamini desteği verilen bebeklerde ileriki yıllarda verilmeyenlere kıyasla şizofreni görülme insidansı araştırılmış ve riskte anlamlı derece düşüş tespit edilmiştir . Küçük çaplı başka bir kohort çalışmasında 3. trimesterda anne kanında 25 (OH)D düzeyine bakılmış ve doğan bebekler 30 yaşlarına kadar izlenmişlerdir. Şizofreni gelişen çocukların annelerinde, gelişmeyenlere oranla 25 (OH)D düzeyi anlamlı derecede düşük bulunmuştur (%46 vs %29 .
“Nöroanatomik görüntüleme çalışmaları ve genetik çalışmalar şizofrenide nöronal bir distrofinin gerçekleştiğini ortaya koymuştur. Bu nöronal distrofiden nöron büyüme faktörleriyle ilgili önemli enzimler olan; fosfatidilinozitid-3 kinaz (PI3K) ve proteinkinaz-B (PKB)’de oluşan mutasyonların sorumlu olduğu düşünülmektedir. PI3K ve PKB aktivitesinin azaldığı bir sinir sistemi viral enfeksiyonlara,hipoksinin olumsuz etkilerine, doğum komplikasyonlarına daha duyarlı hale gelmektedir. Şizofreni için risk faktörleri olan steroid ve kanabis kullanımı bu enzimlerin aktivitesini azaltırken; D vitamini, östrojen, uzun süreli anti-psikotik ilaç kullanımı ve elektrokonvulzif şok tedavisi bu enzimlerin aktivitesini artırarak nöroprotektif bir etki göstermektedirler” .
D vitamini gibi nükleer reseptörleri olan retinoik asidin ve tiroid hormonlarının bu enzimlerle olan yakın ilişkisiyle ilgili birçok araştırma da yürütülmektedir.

D vitamini ve nöropsikiyatrik diğer hastalıklar
Erişkinlerde D vitamini düzeylerinin düşüklüğü birçok psikiyatrik hastalıkla ilişkilendirilmiştir.Şizofreni dışında mevsimsel affektif bozukluk , depresyon , bunlardan birkaçıdır.
Epidemiyolojik çalışmalarda D vitamini vemultiplskleroz arasında zıt bir ilişki bulunmuştur. Ekvator’a yakın bölgelerde yaşayıp gün ışığından faydalanabilen toplumlarda yüksek D vitamini düzeyi yüksekliği ile multiplskleroz insidansında azalma bağlantılı bulunmuştur .
50-79 yaş arasında 3000 kişinin katılımıyla gerçekleşen bir kohort çalışması, yüksek D vitamini düzeylerinin, yaşamın daha ileriki yıllarında dopaminerjik nöronlardaki spesifik nöroprotektif etkisiyle Parkinson hastalığının gelişimine dair koruyucu etkileri olduğunu ortaya koymuştur (53). Sıçanlarda yapılan bir çalışmada; sıçanlara özellikle dopaminerjik ve noradrenerjik nöronları tahrip edennörotoksin verilmiş ve 1,25 (OH)2D un koruyucu etkisi araştırılmıştır. 1,25 (OH)2D verilen sıçanların dopaminerjik ve noradrenerjik noronlarının etkilenmediği tespit edilmiştir .
D vitamini ile otizm arasında da bir ilişkiden bahsedilse de; D vitamini-şizofreni ilişkisindeki gibi güçlü kanıtlar henüz bulunamamıştır.
D vitaminin beyinde uzun süreli strese yanıt olarak salınan steroidlerin yaptığı olumsuz etkileri antagonize edebildiği, nöronal atrofiyi geri döndürebildiği bazı çalışmalarda gösterilmiştir .
Yaşlılarda bilişsel yetilerdeki kısıtlanma ve D vitamini ile ilgili yapılan geniş bir prospektif çalışmada; D vitamini takviyesinin bilişsel yetilerde önemli oranlarda düzelme sağladığı gösterilmiştir (56).

Kısıtlılıklar ve Araştırma Alanları
D vitamini ve beyin gelişimiyle ilgili son 25 yılda oldukça önemli hipotezler ortaya konulmuş ve birçok çalışma yapılmıştır. Bu çalışmalardan çok güçlü kanıtlar elde edilebilmiştir. Tüm bunlara rağmen D vitamini eksikliğinde gözlenebilen nöropsikiyatrik hastalıkların fizyopatolojileri kesin bir biçimde aydınlatılamamıştır.
D vitaminin beyin gelişiminde doğrudan etkili olduğu ve D vitamini eksikliklerinin nöropsikiyatrik hastalıkların oluşumunda doğrudan etkisi olduğu hipotezine karşılık infeksiyon hastalıkları hipotezi de ortaya atılmıştır.
D vitaminin gün ışığında sentezlenebilmesi, gün ışığının yeterli düzeylerde olmadığı kış ve erken ilkbahar dönemi arasındaki dönemde sentezinin azaldığı ve bu nedenle de bu periyottaki doğumlarda şizofreni insidansının arttığından daha önce bahsedilmişti. Bu zaman diliminin, veritabanları sayesinde daha ayrıntılı incelenmesiyle; influenza, rubella, parvovirüs, sitomegalovirüs, toksoplazmagondii gibi patojenler için epidemik, hatta pandemik bir dönem olduğu dikkatleri çekmiştir. Dolayısıyla D vitamini sentezinin azalmasının immün sistemi zayıflattığı ve buna paralel olarak infeksiyon hastalıklarının daha sık görüldüğü; sonuç olarak da şizofreni insidansının arttığı hipotezi ortaya atılmıştır. Bu şekilde şizofreni etiyolojisinde iki görüş birleştirilmeye çalışılmıştır.

Bugün itibariyle D vitaminin beyin gelişimi üzerindeki doğrudan etkilerinin mi yoksa D vitamini eksikliğinde zayıflayan immün sistem nedeniyle artan infeksiyon hastalıklarının mı daha etkili olduğu bilinmemektedir. Her iki konuda da güçlü kanıtlar bulunmaktadır. Hangi etiyolojik faktörün daha etkili olduğuyla ilgili daha detaylı çalışmalar gerekmektedir.

 

Sonuç

Bilim ve teknolojideki gelişmeler sayesinde psikiyatrik hastalıkların, özellikle de şizofrenin karanlık yönleri aydınlatılmaya başlanmıştır. Yakın bir gelecekte belki de şizofrenide tam iyileşme sağlanabilecek, insan beyninde oluşan yıkımlar geri döndürülebilecektir. Hatta bu derlemenin konusu olduğu gibi, şizofreni gibi hastalıklar prenatal dönemde hiç başlamadan engellenebileceklerdir. Bu konuda disiplinler arası bilgi alış verişinin ve yeniliklerin gerekli olduğu su götürmez bir gerçektir.

KAYNAK:

http://www.turkosteoporozdergisi.org/archives/archive-detail/article-preview/d-vitamini-ve-izofreni/5819

PSİKOTİK BOZUKLUKLAR VE HASTA YAKINLARINA ÖNERİLER

Psikoz, kişiyi gerçeklerden yani dış dünyadan koparıp, düşünce, idrak, konuşma ve davranış problemleri gösterebilen bir beyin hastalığıdır.  Psikotik bozukluklar tek bir hastalığı değil, bir çok rahatsızlığı kapsayabilen genel bir isimdir.

Psikozların görülme biçimi

Uyuşturucu veya madde kullanımı, ya da bu maddelerin bırakılmasına bağlı, ensefalit , AİDS, beyin tümörü gibi beyin fonksiyonlarının bozulduğu durumlarda , depresyon, bipolar bozukluk gibi hastalıklarda, şizofreni hastalığında, şizofreniform bozuklukta, paranoid bozukluklarda, paylaşılmış psikotik bozukluklarda,   bazı  psikoaktif ilaç ve ya reçetesiz ilaçların kullanımında psikozlar görülmektedir.

Belirtiler

Psikoz belirtileri şiddetlenmeden önce bazen erken uyarılar verebilir. Huzursuzluk, sinirlilik, hassaslık, aşırı alıganlık, kafa karışıklığı, uykuda aşırı artış veya azalma, iştahsızlık, öz bakımda azalma, sosyal izolasyon, tuhaf – mevsime uygun olmayan kıyafetler giyme, depresyon bulguları, donukluk,ü duygularda sığlaşma, zarar görme tehdit edilme veya kandırılma korkusu gibi kuşkular, stres tolerasyonunda azalma, dikkat ve konsantrasyon bozuklukları, aniden değişik ilgi alanlarının oluşması, ses ve renklerin, nesnelerin farklı algılanması, diğer insanların algılamadığı, duymadığı, görmediği şeyleri görme, sesleri işitme, başkalarının ya da başka varlıkların kişiyi veya düşüncelerini okuyabildiği veya kontrol edebildiği hissi gibi…

Tedavi

Psikozların seyri hastalığın nedenine ve tanısına bağlı olarak değişmekte, kalıcı veya geçici olabilmektedir. Yapılan çalışmalara göre (şizofreni hastalarında ) her 100 hastadan 10’unda psikoz tek sefere mahsustur. Her 100 hastadan 10 ile 20’sinde ise ilk ataktan sonra kalıcı psikotik semptomlar görülebilmektedir. Psikoz tedavisinin süresi  psikoz nedenine, psikozun şiddetine göre ve kişinin sağlık durumuna göre değişmektedir.  Örneğin viral nedenlere bağlı gelişen bir psikozda tedavi farklılıklar göstermektedir. Antipsikotik ilaçlar , isminden de anlaşılacağı gibi pskikoz tedavisinin temelini oluşturmakta, kişinin hastalığına yönelik ek ilaçlar da tedaviye eklenmektedir. Hyasta yakınlarının bilgilendirilmesi hayati önem taşımaktadır. Çünkü psikozdaki birey hasta olduğunun farkında olmayabilir. İntihar riski olan vakalarda veya tedavinin reddi durumunda  ailenin bilinçlenmesi oldukça değerlidir. Hastaneye yatış gereken durumlarda vesayet gerekebilmektedir.  Özellikle şiofreni hastalarında  psikoterapiler uygulanmakta, kişinin işlevselliği ve sosyal ilişkilerinin gelişmesinde önemli rol oynamaktadır.

Hasta Yakınlarına Öneriler:

  • Psikotik bozukluğu bulunan bireylerin yakınlarının öncelikle hastalık hakkında eğitilmesi , hastalığın tedavisi hakkında doğru bilgiyi mutlaka bir uzmandan alması, gerçekçi veya bilimsel olmayan tedavi yöntemlerinden kaçınması oldukça önemlidir.
  • Şizofreni veya psikozun ilk safhalarında hastanın kendini dış çevreden izole etmeye ihtiyacı olabilir. Bu safhada tedavi edici diyaloglara girmek uygun olmayabilir.
  • Şizofrenide ilk psikotik atak genellikle geç ergenlik ya da erken yetişkinlik dönemlerinde ortaya çıkar ve hastaların büyük bir kısmı bu dönemlerde aileleri ile birlikte yaşamaktadır. Bu nedenle şizofrenide aile, hem hastalığın ortaya çıkışında hem de tedavisinde önemli rol oynadığı unutulmamalıdır.  Aile üyelerindeki veya bakımveren kişideki yükler; sosyal baskı, hastalığın oluşturduğu fiziksel ve duygusal zorluklar ile başa çıkabilmenin kolaylaşması için aileye yeterli bilgi verilmeli ve tedavide aile de ele alınmalıdır.
  • Profesyonel hasta destek grupları ile dayanışma içinde olmak daha fazla destek almanızı sağlar.
  • Ailenin daha sakin , hastalığı anlamış, sabırlı olduğu durumlarda tedavi kolaylaşmaktadır. Çünkü hasta kendini daha fazla güvende hisseder. Kriz durumları yaşandığında ses yükseltmemek, tehdit etmemek, fiziksel şiddet uygulamamak gerekir.
  • Hasta halüsinasyonlar gördüğünde veya sesler işittiğini söylediğinde hasta ile olayların doğruluğunu tartışmamak ve onu ikna etmeye çalışmamak gerekir.
  • İlaç takibi kesinlikle çok önemlidir. Tedavi aksatılmamalı hekimin kontrolünde olmalı, alınacak olan ek tedaviler veya gelişen ek hastalıklar hakkında hekime mutlaka bilgi verilmelidir.
  • COVİD-19 Nedeni ile hastalarda, kaygıda artma, paranoid düşüncelerde artma, öfke, yüksek duygu dışavurumu görülebilmektedir. Covid 19 sürecinde de hasta kontrollerine ve tedavisine hekimin  önerdiği şekilde ve sıklıkta devam etmelidir.
  • Psikotik bozukluklarda en çok rastlanan durum profesyonel bir yardım almak için hastayı ikna edememektir. Hasta çoğunlukla kendinde bir sorun görmez, deneyimlediği şeylerin varlığına kesinkes inanır. Bu durumda hasta yakınları aktif rol oynayarak hastanın bir uzmandan yardım almasını sağlarlar. Hastayı yardım almaya yönelik ikna etme zorlu bir süreç olabilmektedir. Eğer hasta gönüllü değilse, ona yakın olan bir kişinin empatik bir yaklaşım sergileyerek, baskıcı olmadan yapacağı bir konuşma yararlı olabilir.
  • Kendi yaşamını, tedavisini, resmi işlerini ve mal varlığını idare edemeyen hastaların vesayet altına alınması uygun olacaktır. Vesayet konusunda ailenin bilinçlenmesi oldukça önemlidir. Daha fazla bilgi için vesayet broşürümüzü inceleyebilirsiniz.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize başvurunuz

Vesayet Nedir ?

 

VESAYET NEDİR ?

 

4721 sayılı TÜRK MEDENİ KANUNUNUN  396.-429. maddeleri arasında düzenlenen ;

 

  • Yasa koyucunun velayet altında bulunmayan küçükleri ( anne-babası sağ olmayan veya sağ olup da çocuk kendisinden alınan çocuklar),
  • Akıl sağlığı (kanunen ergin/reşit sayılan kişinin, temyiz/ayırt etme kudretinin olmaması gibi) , akıl zayıflığı (tam olarak akıl hastası olmayıp sağlıklı da olmayan kişiler) içinde olanları,
  • Bakım ve korunması içinde sürekli yardım gerekenleri (reşit olmayan küçüğün anne ve babasının hayatta olmaması gibi )
  • Yaşlılığı sakatlığı veya ağır hastalığı nedeniyle işlerini gerektiği gibi yönetemediğini ispat eden kişiler için ,( kimsesi olmayan yaşlıların kendi işlerini yapamaması gibi)
  • Başkalarının güvenliğini tehlikeye sokan ya da savurganlığı ve kötü yaşam tarzı nedeniyle mal varlığını kötü idare ederek ailesini yoksulluğa sürükleyebilecek olanların ailelerini (aşırı ve kontrolsüz para harcayarak borçlanan veya var olan malvarlığını
  • Alkol ya da uyuşturucu madde bağımlılığı ,
  • Bir yıl ve daha fazla süreli özgürlü kısıtlayıcı ceza alanları

 

kişilik haklarıyla, mal varlığını koruma amaçlı olarak düzenleyip öngördüğü hukuk kuramıdır.

 

 

KİŞİYİ KİM YASAL KORUMA ALTINA ALIR?

(YETKİLİ VE GÖREVLİ MAHKEME )

 

Vesayet altına alınacak kişinin yerleşim yeri (oturduğu yer) SULH HUKUK MAHKEMESİ kişiler hakkında yasal koruma /vesayet kararı verir.

 

YASAL KORUMA (VESAYET) ALTINA ALINAN  KİŞİLERİ HAKİM DİNLER Mİ?

 

Savurganlık,  alkol veya uyuşturucu madde bağımlılığı kötü yaşama tarzı veya kötü yönetimi nedeniyle kısıtlanması istenilen kişiler mutlaka hakim tarafından dinlenir.

 

Akıl hastalığı (şizofren, psikoz, paranoid, afektif bozukluklar vs) veya akıl zayıflığı (zeka zayıflığı vs) sebebiyle kısıtlamaya ancak resmi sağlık kurulu raporu ile karar verilebilir. Hakim sağlık kuruluna vesayet gerektiren rahatsızlık mevcutsa kısıtlı adayını dinlemekte fayda olup olmadığını sorar , kurul dinlenebilir derse hakim akıl hastası ve akıl zayıflığı olan kişiyi dinleyebilir (hakimin takdirinde,isterse dinler) .

 

VASİ NEDİR ?

 

Mahkemece kısıtlama kararı verilecekse ;kısıtlanacak kişiyi temsil edecek kişiye VASİ  denir.

 

 

 

KİMLER VASİ OLABİLİR ?

 

EŞ VE ÇOCUKLAR ÖNCELİKLİDİR ANCAK EŞ VE ÇOCUKLARIN VASİ OLAMAYACAĞININ ANLAŞILMASI HALİNDE YAKIN AKRABALAR YOKSA SOSYAL HİZMETLERDEN BİR GÖREVLİ VASİ TAYİN EDİLİR.

 

Haklı nedenler olmadıkça kendisine kimin vasi atanmasını istediği kısıtlı(koruma altına alınan) adayına ya da ana babasına sorulur.

 

VASİ OLMAK İSTEĞE BAĞLI MIDIR ?

 

MAHKEME UYGUN GÖRMÜŞSE vasilik görevini kabul etmekle yükümlüdürler. Ancak;

 

-60 yaşını dolduranlar ,

-bedensel özrü ya da sürekli hastalıkları nedeniyle bu görevi güçlükle yapabilecek      olanlar ,

-dörtten çok çocuğun velisi olanlar,

-başka vasilik görevi olanlar,

-Cumhurbaşkanı TBMM ve Bakanlar Kurulu üyeliği ile hakim ve savcılar vasilik görevini kabul etmeyebilirler.

 

Bu kişiler vasi atandığını öğrendiği andan itibaren 10 gün içinde itiraz edebilirler. Mahkeme itirazı yerinde görürse vasiyi değiştirir ,yerinde görmezse görüşü ile birlikte denetim makamı olan mahkemeye (asliye hukuk mahkemesine) talebi incelemesi ve karar vermesi için gönderir.

 

KİMLER VASİ OLMAZ ?

 

Kısıtlılar ,kamu hizmetinden yasaklılar veya hayasız yaşam sürenler ile menfaati kendisinin vasi atanacağı kişiyle önemli ölçüde çatışanlar veya aralarında düşmanlık bulunanlar ve vesayet mahkemesi hakimi vasi olamaz.

 

ANNE BABASI SAĞ OLAN KİŞİ VESAYET ALTINA ALINIRSA ?

 

Kısıtlıya anne baba vasi tayin edilecekse , anne babanın ergin çocuğu yeniden anne babanın velayeti altına alınırlar. Bu durumda anne babanın yasal sorumluluğu o kişi 18 yaşından küçük olduğundaki gibi olur.

 

SULH HUKUK MAHKEMESİNDEKİ SÜREÇ NASIL İŞLER ?

 

Yasal koruma / vesayet altına alınacak kişinin anne -baba ,kardeş, diğer yakınları ya da herhangi birinin Sulh Hukuk Mahkemesine vereceği dilekçe ile başlar.

 

Dilekçe kendinse gelen mahkeme , kısıtlanma nedenine göre , akıl hastalığı iddiası ile kısıtlanma isteniyorsa devlet hastanesinden sağlık kurulu raporu ister. Devlet hastanelerinin sağlık kurullarının akıl hastalığına dair rapor vermesinde hastanın önceki tanı ve tedavi evrakları ,raporları etkili olur. Zira öncesinde bir tanı , rapor yoksa uzman hastaneden (Manisa ,Bakırköy Ruh Ve Sinir Hastalıkları Hastanesi gibi) rapor alınması gerektiğini söyleyebilirler. Mahkeme hastaneden sağlık kurulu raporu isterken karakollar aracılığı ile bu kişiye kimler vasi olabilir araştırması yaptırır, tapu trafik banka SGK vs kurumlara kişinin malvarlığı varsa bloke edilmesi için yazı yazar . Mahkeme ,hastaneden ‘vasi tayini gereklidir’ şeklinde  rapor gelirse , kolluk kuvvetlerinden gelen ,kimin vasi olabileceğine dair araştırma sonucuna göre , vasi olabilecek kişileri çağırır, gerekli görürse tanık dinler , gerekli olursa kısıtlanmak istenen kişiyi dinler , sağlık kurulu raporuna itiraz olursa yeniden rapor düzenlenmesi için Adli Tıp Kurumuna yazı yazar . Kısıtlanması istenen kişi için Adli Tıp Kurumundan randevu alınır ve o gün mahkeme dosyası ile birlikte kişi muayeneye gider, Adli Tıp Kurumu muayene sonucunda kişiye gözlemlemek için yatırabilir . Adli Tıp Kurumu rapor verdikten sonra rapor sonucuna göre vasi tayini gerekir derse mahkeme kişinin menfaatlerini koruyacak ve onu temsil edecek ,onun adına işlem yapacak uygun kişiyi 2 yıllığına vasi tayin eder. Her iki yılda bir yeniden karar verilir.

 

MEHKEMENİN VESAYET KARARINA İTİRAZ MÜMKÜN MÜ?

 

Vesayet kararı kısıtlanan kişinin yerleşim yerinde ve nüfusa kayıtlı olduğu yerde ilan edilir. Tüm ilgililer 10 gün içinde kısıtlama kararına itiraz edebilirler. Kısıtlanan kişi ile mahkemeye dilekçe veren kişi de mahkeme kararını temyiz edip Yargıtayda yeniden incelenmesini talep edebilirler. İtiraz ya da varsa temyiz sonucu karar kesinleştikten sonra vasilik görevi başlar.

 

VASİ NELER YAPAR          ?

 

 

Mahkeme ,kısıtlanan kişinin malvarlığı ve asgari ücretinin üzerinde bir geliri varsa vasiye defter tutma zorunluluğu getirir. Bu ne demektir ? Yasal Koruma altına alınan yani kısıtlanan kişi adına tüm malvarlığının idaresi vasiye geçeceğinden vasi , mahkemenin görevlendirdiği kişi olarak ,kısıtlının harcamalarını ödemelerini yapar ve bu gelir gidere dair defter tutar , giderleri/ harcamaları belgelendirir ve her yıl ocak ayında mahkemeye hesap verir. Vasinin hesabı tutmaz ya da hesap vermez ise hakkında dava açılır ve kısıtlının uğradığı zararları karşılar ayrıca yaptığı suç olduğundan ceza alır.

 

Kısıtlının malvarlığının kaydına (Tapu ,trafik gibi) “kısıtlanmıştır ,satılamaz” şerhi koyulur ve mahkemenin izni olmadan bu mallar üzerinde işlem yapılamaz. Kısıtlının banka mevduatı ve her türlü maaş, kira vs geliri , mahkemece açılacak VESAYET  HESABINA (şu an Adalet Bakanlığı vesayet hesaplarını Vakıfbankta toplatıyor) alır ve kısıtlının ihtiyacı kadarını kısıtlının ihtiyacında kullanmak ve bunun hesabını vermek üzere vasiye verir . Vasi , kısıtlının ne parasını ne de malını mahkemenin izni olmadan kullanamaz.

 

VASİLİK KARARI KALKAR MI?

 

Kişinin kısıtlanma nedeninin ortadan kalktığı iddiası ile vesayet kararının kaldırılması mahkemeden istenebilir. Mahkeme yaptığı araştırma sonucunda mesela yeniden sağlık kurulu kararı almak , alkol kullanmadığına dair AMATEM gibi kuruluşlarda tedavi gördüğü ve iyileştiğine dair rapor alınarak ve sair şekilde vesayet sebebinin ortadan kalktığı ispat edilerek vesayet kararı yine vesayet kararı veren mahkemece  kaldırılabilir .   

 

VESAYET KARARI KİŞİYE NE YARAR SAĞLAR ?

 

         Vesayette ; akıl hastalığı ,akıl zayıflığı olan kişilerle , reşit olup da kendi işini yapamayan, malvarlığını idare edemeyen  veya 18 yaşından küçük olup anne babası olmayan yahut da bir nedenle velayeti anne babadan alınan kişileri , hem başkalarından gelebilecek zararlardan hem de kendi kendine verebileceği zararlardan korunmak esastır. Vesayet altındaki kişinin İMZASI GEÇERLİ DEĞİLDİR, KEFİLLİĞİ GEÇERLİ DEĞİLDİR, ALDIĞI BANKA KREDİSİ , KREDİ KARTI BORÇLANMASI, SENET YA DA ÇEK İMZALAMASI GEÇERSİZDİR. ASKERE ALINMAZLAR. DURUMA GÖRE ÇALIŞABİLİRLER , SİGORTALI OLABİLİRLER. AKIL HASTALIĞI DIŞINDAKİLER EVLENEBİLİRLER.   

 

YASAL DANIŞMANLIK NEDİR?

Kısıtlanması yani vasi tayin edilmesi için yeterli sebep olmamakla birlikte korunması için fiil ehliyetinin kısıtlanması gerekenlere yasal danışman atanır. Bu durumda yasal danışman atanan kişi çek , senet düzenleme,kefil olma, bağış yapma, ana parayı çekme, ödünç verme ,taşınmaz alım satımı , dava açma sulh olma , bazı yapı işleri , kıymetli evrak alımı satımı rehnedilmesi yasal danışmanın iznine tabidir. Yasal danışmanın izni olmadan yapılan işlemler yasal olarak geçerli değildir.

 

KAYYIMLIK NEDİR ?

Kişi küçük ve vasisi veya velisi ile menfaat çatışması varsa veya velayet ya da vasilik görevi yapan kişinin bu görevi yapmasında önemli bir engeli olması yahut da kişinin işini yapması hastalığı başka yerde olması gibi nedenlerle kendisi görebilecek ya da temsilci atayabilecek durumda değilse sadece o işte o kişiyi temsil etmek için KAYYIM atanır. Örneğin babanın çocuğun kendisinden olmadığına dair açacağı davada çocuğu temsil etmek için  temsil kayyımı atanır.

 

Bir kişinin uzun süredir nerede olduğu bilinmiyor ya da malvarlığını kendi başına yönetemiyorsa bu kişiye ait malların yönetimi için yönetim kayyımı atanır.

 

 

 

ŞİZOFRENİ HASTALARINDA DAMGALANMA | PSİKİYATRİ HASTALARINA YÖNELİK YANLIŞ İNANÇLAR

Bir hekim olarak yetersiz veya yanlış bilgiler ile mücadele etmemizin bir diğer nedeni de yanlış veya eksik bilginin kişilerde oluşturduğu duygu ve düşüncelerin sebep olduğu, psikiyatri hastalarının ve yakınlarının en büyük problemlerinden biri olan stigma yani damgalanma ile de mücadele etmektir.
Günümüzde psikiyatrik hastalıklara ve psikiyatrik tedavilere yönelik yanlış inançlar oldukça yaygındır. Bu inanışlar sebebi ile bir çok hasta tedavi olamamakta, tedavilerini yarıda bırakmakta veya yeterli sosyal desteğe erişememektedir. Günümüzde bilgiye erişimin kolaylaşması , psikiyatrik hastalıkların yaygınlaşması, tanı ve tedavi yöntemlerinin gelişmesi ile psikiyatri hastalarına veya psikiyatrik hastalıklara yönelik tutum yumuşamıştır. Ancak halen daha özellikle şizofreni hastalarına yönelik damgalama ve dışlama yaygın olarak görülmektedir.

ŞİZOFRENİ NEDİR ?

Şizofreni hastalığı hayat boyu süren ancak doğru tedavi ile kontrol altına alınabilen, kişinin düşüncelerini, davranışlarını, iş yaşamını, sosyal yaşamını ve gündelik yaşamını bozan, gerçeği algılamasını güçleştiren bir beyin hastalığıdır. Genetik ve çevresel faktörler, ergenlikte madde kullanımı, doğum öncesi ve doğum sonrası travmalar, beynin kimyasal yapısında meydana gelen bozukluklar gibi bir çok nedene bağlı olarak gelişebilen bu hastalığın nedeni henüz tam olarak aydınlanamamıştır.
Şizofreni hastalarına yönelik damgalama ve dışlama diğer psikiyatrik hastalıklara oranla daha yaygın ve şiddetli olarak görülmektedir. Bunun nedeni hastalığın doğasından kaynaklanan belirtiler ve eksik- yanlış bilgilenmedir. Medya da bazen bu davranış ve düşüncelerin oluşmasında oldukça etkili olmuştur. Kitaplar ve filmler çoğunlukla şizofreni hastalarını tehlikeli ve vahşi görünmelerine neden olabilmektedir. Oysa bu her zaman geçerli değildir. Çoğunlukla çevrelerinden uzaklaşmayı ve yalnız olmayı tercih eden şizofreni hastalarında, yapılan araştırmalar saldırganlık davranışının, normal sağlıklı bireylere benzer hatta daha az oranda olduğunu göstermektedir. Ancak hastalığa madde veya alkol kullanımının eşlik etmesi durumunda, şiddet potansiyeli artmaktadır. Zaten bu durum madde ve alkol kullanımında da görülmektedir. Şizofreni hastalarında kendine zarar verme veya intihar görülebilmektedir. Şizofreni hastalarında genç yaşta ölümün birinci nedeni intihardır.

DOĞRU TEDAVİ İLE ŞİZOFRENİ HASTALARI AİLELERİYLE VEYA TOPLUM İÇİNDE VERİMLİ BİR HAYAT YAŞAYABİLİRLER.

Şizofreni hastaları çalışamaz inancı da oldukça yaygındır. Oysa doğru tedaviyle şizofreni hastaları psikiyatri hastaneleri yerine, aileleriyle veya toplum içinde üretici bir hayat yaşayabilirler ve çalışabilirler. Toplumdan izole bir yaşam şizofreni hastalığının tedavisini olumsuz yönde etkilemektedir.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize başvurunuz.

GIDA KATKI MADDESİ E171- TİTANYUM DİOKSİT PLASENTADAN GEÇEBİLİYOR

Daha önceki yıllarda fareler üzerinde titanyum dioksit isimli maddenin farelerin gelişimini olumsuz etkilediği yönünde …

IMPOSTOR SENDROMU

İlk defa Pauline Rose Clance & Suzanne Imes’ın 1978’de yayımladıkları makalede karşılaştığımız ‘imposter …