Aylar: Kasım 2019

NİASİN VE NİASİNAMİD (B3 VİTAMİNİ) KULLANIMINDA ETKİLEŞİM VE YAN ETKİLER. (2019)

 

Niasin B3 vitamini biçimidir.Maya, et, balık, süt, yumurta, yeşil sebzeler ve tahıl taneleri gibi yiyeceklerde bulunur. Niasin içeren enzimler yağ, kolesterol ve karbonhidrat metabolizmasında, seks ve adrenal hormonların üretiminde görev alır. Niasin pellegranın nedeni araştırılırken bulunmuştur. Şimdi pellegranın nedeninin niasin ve triptofan eksikliği olduğunu biliyoruz. Daha önceki yazımızda pellegra hastalığından bahsetmiştik. (http://sedatirgil.com/ilaclar/pellagra-hastaligi/ )

B3 vitamininin kullanılabilir formları niasin ve niasinamid’dir. Niasin kolesterol seviyesini düşürür. Niasinamid artrit ve erken başlangıçlı tip 1 diyabette faydalıdır. Ayrıca dolaşım problemleri, migren baş ağrısı, Meniere sendromu ve baş dönmesinin diğer nedenleri ve kolera ile ilişkili ishali azaltmak için diğer tedavilerle birlikte kullanılır.  Ayrıca şizofreni, ilaçlara bağlı halüsinasyonlar, Alzheimer hastalığı ve yaşa bağlı düşünme becerileri kaybı,kas spazmları, depresyon,alkol bağımlılığı gibi hastalıkların tedavisinde kullanılır. Bir çalışmada yeni tanı tip 1 diyabetli 7 hasta nikotinamin, 9 hasta ise plasebo almıştır. Altı ay sonra, nikotinamid alanların beşi ve plasebo alanların ikisi hala insüline ihtiyaç duymuyordu. Bunların HbA1c seviyesi ve kan şekerleri normal seyrediyordu. 12 ay sonunda ise yanlızca nikotinamid alan gruptaki üç kişi klinik olarak iyileşme göstermişti. Bu ve benzeri çalışmalara göre eğer yeterince erken verilirse nikotinamid bazı hastalarda diyabet gelişimini önleyebilmektedir. Niasinin alınması, yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL veya “iyi”) kolesterol seviyelerini arttırıyor ve metabolik sendromlu kişilerde trigliserit adı verilen kan yağ seviyelerini düşürüyor gibi görünüyor.

Yiyeceklerden ve multivitaminlerden daha yüksek miktarlarda niasin tüketenlerin, Alzheimer hastalığına yakalanma riskinin, daha az niasin tüketen insanlardan daha düşük olduğu görülüyor. Ancak, tek başına bir niasin takviyesi almanın Alzheimer hastalığının önlenmesine yardımcı olduğuna dair kanıt yoktur.

Uzun süreli salınımlı niasin alınması, erektil disfonksiyonu olan erkeklerin cinsel ilişki sırasında ereksiyon sürdürmelerine yardımcı olur. egzersizden önce niasin ve diğer içerikleri içeren bir takviye almanın, erkeklerdeki egzersiz sırasında performansı iyileştirmediğini göstermektedir. Kandaki yüksek fosfat seviyeleri (hiperfosfatemi). Yüksek kan fosfat seviyeleri böbrek fonksiyon bozukluğundan kaynaklanabilir. Bazı erken araştırmalar, niasinin ağız yoluyla alınmasının, son dönem böbrek hastalığı olan ve yüksek kan fosfat düzeyine sahip kişilerde kandaki fosfat seviyelerini azaltabileceğini göstermektedir. Ancak diğer araştırmalar, niasinin ağız yoluyla daha yüksek bir dozda alınmasının, kan fosfat seviyelerini düşürmek için kullanılan ilaçlarla birlikte alındığında kan fosfat seviyelerini düşürmediğini göstermektedir. Erken araştırma, niasin almanın orak hücre hastalığı olan kişilerde kandaki yağ seviyelerini iyileştirmediğini göstermektedir.

Tüm bu tibbi durumların tedavisinde niasinin etkinliğine dair daha fazla kanıta ihtiyaç vardır.

YAN ETKİLER

Niasin takviyesi alındığında ciltte geçici flushing  gelişebilir(genellikle yüzde ani gelişen kızarma, eritemli lezyonlar). Bunu önlemek için yavaş salınımlı niasin formları bulunmuştur. Bunlar flushing yapmazlar ancak daha fazla yan etkilere neden olabilirler.  Genellikle, bu reaksiyon vücut ilaca alıştıkça geçer. Alkol, kızarma reaksiyonunu daha da kötüleştirebilir. 

Niasinin diğer küçük yan etkileri mide rahatsızlığı, bağırsaklarda gaz, baş dönmesidir. Günde 3 gramdan fazla niasin dozu alındığında daha ciddi yan etkiler ortaya çıkabilir. Bunlar arasında karaciğer problemleri, gut, sindirim sistemi ülserleri, görme kaybı, yüksek kan şekeri, düzensiz kalp atışı ve diğer ciddi problemler bulunur. Bu veya farklı yan etkileri gözlemlerseniz mutlaka doktorunuza danışın.

ÖNLEMLER

Bu ilacı kullanmadan önce, doktorunuzu, güncel olarak kullandığınız ilaçlar, reçetesiz kullandığınız ilaçlar (örneğin, vitaminler, bitkisel takviyeler, vs.), alerjiler, geçmişte var olan hastalıklarınız ve güncel sağlık durumunuz (örneğin, hamilelik, yaklaşan bir ameliyat, vs.) hakkında bilgilendiriniz. Bazı sağlık koşulları sizi, ilacın yan etkilerine karşı daha duyarlı hale getirebilir. Doktorunuz tarafından yönlendirildiğiniz adımları atın ya da ürünün üzerinde yazılanları dikkate alın. Dozaj, sizin durumunuza bağlıdır.

Niasin, alerjik semptomlardan sorumlu olan kimyasal olan histamin salınımına neden olarak alerjileri kötüleştirebilir. Çok miktarda niasin düzensiz kalp atışı riskini artırabilir. Dikkatle kullanın.  Niasin kan şekeri artırabilir. Niasin alan diyabet hastaları kan şekerlerini dikkatlice kontrol etmelidir. Niasin safra kesesi hastalığını daha kötü hale getirebilir. Niasin karaciğer hasarını artırabilir. Karaciğer hastalığınız varsa mutlaka hekiminize danışın. Niasin, ameliyat sırasında ve sonrasında kan şekeri kontrolünü engelleyebilir. Planlanmış bir ameliyattan en az 2 hafta önce niasin almayı bırakmak gerekir. Niasin, tendonlarda enfeksiyon riskini artırabilir. Tiroksin, tiroid bezinin ürettiği bir hormondur. Niasin kandaki tiroksin seviyesini düşürebilir. Bu, bazı tiroid bozukluklarının semptomlarını kötüleştirebilir.

ETKİLEŞİMLER

Doktorunuza, kullandığınız tüm ilaçları, vitaminleri ve bitkisel takviyeleri anlatın, böylece doktorunuz ilaç etkileşimlerini engelleyebilir. Niacin, aşağıdaki ilaçlar ya da ürünlerle etkileşim gösterebilir:

  • Alkol
  • Allopurinol , gut tedavisinde kullanılır.
  • Karbamazepin , duygudurum düzensizliklerinin tedavisinde kullanılır.
  • Klonidin, yüksek kan basıncının kontrolünde kullanılır. Hem klonidin hem de niasin kan basıncını düşürür. Her iki niasinin klonidin ile alınması, kan basıncınızın çok düşük olmasına neden olabilir.
  • Diyabet ilaçları, uzun süreli niasin ve niasinamid kullanımı kan şekerini artırabilir. Kan şekeri arttırılarak, niasin ve niasinamid, diyabet ilaçlarının etkinliğini azaltabilir.
  • Kolesterolü düşürmek için kullanılan ilaçlar, niasin, kasları olumsuz yönde etkileyebilir. Statinler adı verilen kolesterolü düşürmek için kullanılan bazı ilaçlar da kasları etkileyebilir. Kolesterolü düşürmek için bu ilaçlarla birlikte niasinin alınması, kas problemleri riskini artırabilir.
  • Primidon, epilepsi tedavisinde kullanılır. Niasinamidin vücudun primidonu (Mysoline) parçalama hızını azaltacağı konusunda bazı endişeler vardır.
  • Probenecid, gut tedavisinde kullanılır. Yüksek dozda niasin alınması gutu kötüleştirebilir ve probenid’in etkinliğini azaltabilir.
  • Sulfinpyrazone, gut tedavisinde kullanılır. Yüksek dozda niasin alınması, gutu kötüleştirebilir ve sülfinpirazonun etkinliğini azaltabilir.
  • Aspirin, niasinin neden olduğu kızarmayı azaltmak için sıklıkla niasin ile birlikte kullanılır. Yüksek dozda aspirin alınması, niasinin atılım hızını azaltabilir.Ayrıca yüksek dozda asprin kanamalara neden olabilir.

DOZ

Doz mutlaka hekim kontrolünde belirlenmelidir. SAĞLIK DURUMUNUZA VE KULLANDIĞINIZ DİĞER İLAÇLARA GÖRE DOZ DEĞİŞİKLİK GÖSTERMEKTEDİR.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

KAYNAK: https://tr.j-medic.com/67-details-38788

 

 

 

KANSER TEDAVİSİ GÖREN HASTALARDA BİTKİSEL İLAÇLAR TEHLİKELİ OLABİLİR!

Bitkilerin tüm yararlarına karşın yanlış kullanımları halinde sağlığımıza zarar verebileceğini unutmamak gerekiyor. Lizbon’daki bir kanser konferansında konuşmacı olan Profesör Maria João Cardoso, hastaların sıklıkla denediği bitkisel ilaçların  ve kremlerin uzun bir listesi olduğunu, ancak çoğunun devam eden kanser tedavisine olumsuz yönde etki edebildiğini belirtti.

Bazı bitkisel ürünlerin yara iyileşmesini geciktirdiğini veya kemoterapi ve hormon tedavilerini engellediğini, her beş meme kanseri vakasından birinde kanserin cilde yayılarak yaralara yol açtığı bildiren Prof Cardoso, hastaların tamamlayıcı bitkisel tedavileri denemeden önce, özellikle kanserleri cilde yayıldıysa, doktor kontrolünde destekleyici ürünleri kullanmalarının önemini vurguladı.

Özellikle cilde uygulanan bitkisel ürün ve topikal kremlerin oldukça yaygın ve genellikle hekimin bilgisi dışında kullanıldığını ileten İngiltere Kanser Araştırmaları’nın baş hemşiresi Martin Ledwick, bitkisel ilaçların her türlü kanseri tedavi edebileceğine dair yeterli-güçlü kanıtların olmadığını, hastaların doktorları tarafından onaylanmamış bitkisel ilaçları kullanmamaları gerektiğini belirtti.

HANGİLERİNDEN KAÇINILMALI ?

Yapılan laboratuvar incelemelerinde, bazı bitkisel ilaçların kan pıhtılaşma sürecini azaltabileceğini göstermiştir.

PIHTILAŞMAYI ETKİLEYEBİLECEK BİTKİLER:

Sarımsak, zencefil, zerdeçal, ginko, ginseng, akdiken, at kestanesi gibi bitkisel ürünler kanın pıhtılaşmasını geciktiriyor.

Hastaların internetten yanlış bilgi edinme ihtimalinin yüksek olduğu, bu nedenle herhangi bir tedaviye başlamadan önce mutlaka doktora danışmak gerektiği vurgulanıyor.

Prof Cardoso , Tıbbın altın kuralı olan önce zarar verme ilkesinin unutulmaması gerektiğini, kanserin psikolojiye olumsuz etkilerine karşı yoga, farkındalık egzersizleri gibi yöntemlerin stresi azaltmada olumlu etkilerinin olabileceğini iletti.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

Kaynak:

https://www.huffingtonpost.co.uk/entry/how-herbal-remedies-can-actually-be-dangerous-for-cancer-patients_uk_5dcd20c2e4b03a7e02955b7d??ncid=newsltukhpmglife&guccounter=1

Alzheimer’a karşı alınacak yedi basit önlem

Alzheimer’a karşı alınacak yedi basit önlem

Alzheimer, beyindeki sinir hücreleri üzerinde β-Amyloid plaklarının birikmesi ile ortaya çıkan, sebebi henüz bilinmeyen ve yıllar ilerledikçe şiddeti giderek artan, şimdilik kesin tedavisi olmayan bir beyin hastalığıdır. Dünyada 35 milyon Alzheimer hastası olduğu tahmin ediliyor ve bu sayı her geçen gün dramatik bir şekilde artıyor. Yapılan istatistikler 2030 yılında 66 milyon, 2050 yılında ise 115 milyon Alzheimer hastası olacağını gösteriyor.

Türkiye’de yaklaşık 400 bin Alzheimer hastası olduğu söyleniyor olsada gerçek rakamın çok daha fazla olduğu tahmin ediliyor.

Alzheimer bir yaşlılık hastalığıdır

İstisnalar olsa da Alzheimerın öncelikle bir yaşlılık hastalığı olduğunu belirtmek  gerekiyor. Hastalığın 70-75 yaşlarında görüleme sıklığı % 3-4 civarında iken yaş ilerledikçe bu oran artmaktadır. 90’lı yaşlara gelindiğinde oran %30-35’e kadar çıkmaktadır.

Alzheimer henüz tedavi edilebilir bir hastalık değil ve tedaviye dönük yapılan çalışmalardan şu ana kadar pek memnun edici sonuçlar alınamadı. Hastalığın tedavisine dönük yapılan araştırmalar yoğun bir şekilde devam ederken bu çalışmalara paralel olarak koruyucu önlemler ile hastalığın ilerlemesini durdurmaya yönelik birçok araştırma da yapılıyor. Aşağıda Alzheimere karşı alınabilecek bazı basit önlemler ile bu konuda yapılmış bazı bilimsel çalışmalar bulunmaktadır.

Alzheimer hastalığına karşı alınacak önlemler

Bu basit önlemleri başlıklar halinde çok kısaca şöyle özetleyebiliriz: Sağlıklı beslenme, düzenli fiziksel aktivite, beyin jimnastiği, sosyal ilişkileri canlı tutma ve risk faktörlerinden uzak durma.

  1. Alzheimer hastalığına karşı kahve

Düzenli kahve tüketenlerde Alzheimerın daha az görülmesi, dikkatleri kahve tüketimi ile Alzheimer arasında nasıl bir ilişki olduğuna yoğunlaştırdı ve yapılan tüm araştırmalardan elde edilen sonuçlar kahvenin, Alzheimer riskini düşürdüğünü  gösteriyor. Bu konuda o kadar çok fazla araştırma var ki, burada hepsine yer vermek teknik olarak olanaksız olduğu için sadece üç araştırmaya kısaca değinilecek.

Hollanda’da yapılan bir araştırmada 1900 ile 1920 yılları arasında doğan 676 sağlıklı erkeğin zihinsel performansları 10 yıl boyunca periyodik olarak izlendi ve düzenli kahve tüketen katılımcıların zihinsel performanslarının kahve içmeyenlere göre daha iyi durumda olduğu tespit edildi.(1)

2014 yılında Alman ve Fransız araştırma grubunun yapmış olduğu bir başka araştırmada Alzheimer semptomları bulunan farelere düzenli olarak kafein verildi ve araştırma sonunda kafein tedavisi uygulanan farelerin beyininde Alzheimera sebep olan Tau Proteinleri ile Beta-Amiloid-plaklarının birikiminin engellendiği, hatta geriye dönük düzelmeler olduğu görüldü.

İsveç ve Finlandiyalı araştırma grubunun 1972, 1977,1982 ve 1987 yılları arasında 1.409 kişi ile yapmış olduğu başka bir araştırma ise günde üç ila beş fincan arası kahve içenlerde Alzheimer riskinin önemli ölçüde düşütüğü gösteriyor.(2)

Kafein ne yapıyor: Kafein, beyinde çeşitli Adenozin Reseptörlerini bloke ederek Adenosinlerin bu reseptörlere bağlanmasını engelliyor. Adonosinin serbest kalması ise sinir hücrelerinde iltihabi reaksiyonların oluşmasını engelliyerek Tau Proteini ve Beta-Amiloid-plaklarının sinir hücreleri üzerinde birikmesini engelliyor.

Sonuç olarak bu araştırma günde üç fincan kahve tüketiminin hafıza problemi ile vücutta inflamatuar Stres Reaksiyonlarını önleyerek Alzheimer riskini azalttığını gösteriyor.

  1. Alzheimer hastalığına karşı meyve suyu ve antioksidanlar

Oksidanlar, oksijen moleküllerine yüksek bağlanma yeteneği olan zararlı kimyasal bileşenlerdir. Vücuda alınan besinler, oksijenle birlikte yakılarak enerjiye dönüştürülür. Bu dönüşüm esnasında oksidan adı verilen ve damarlarda yapı bozuklukları ile erken yaşlanmaya ve bazı hastalıkların ortaya çıkmasında önemli rol oynayan zararlı moleküller ortaya çıkar. Antioksidanlar ise bu zararlı atıklarla mücadele eden onları etkisiz hale getirerek vücuttan atılmasını sağlayan yararlı kimyasallardır.

En çok bilinen antioksidanlardan biri de limon, portakal, mandalina gibi narinciye ürünlerinde bulunan C vitaminidir. Yukarıda bahsedildiği gibi antioksidanlar, serbest kalan radikalleri yakalayarak vücuttan dışarı atar, bu da beyin sağlığı için inanılmaz faydalı biyokimyasal bir reaksiyondur.

Yapılan araştırmalar sonucunda Alzheimer hastalarının kanında çok az miktarda antioksidan olduğunun ortaya çıkması, antioksidan içeren gıda tüketiminin Alzheimere karşı koruyucu bir önlem olabileceği fikrini oluşturdu. Yapılan araştırmalardan elde edilen sonuçlar da gerçekten bunu teyid eder nitelikteydi.

American Journal of Medicine dergisinin 9 eylül 2006 tarihli sayısında yayınlanan büyük bir epidemiyolojik çalışma, haftada üç porsiyon ve daha fazla meyve veya sebze suyu içenlerde Alzheimer hastalığına yakalanma riskinin % 76 daha düşük olduğunu gösteriyor.

Başlangıçta Alzheimer hastalığına karşı koruyucu etki yapan maddenin meyve ve sebzelerde bulunan ve antioksidan özelliği olan vitamin C, E ve B-karoten olduğu düşünülüyordu ama yapılan klinik çalışmalar bu hipotezi destekler nitelikte sonuçlar vermedi. Bu yüzden araştırmalar meyve sebzelerde bulunan başka bir antioksidana yoğunlaştı ve yapılan araştırmalar sonucunda bu antioksidan’ın Polifenol olduğu tespit edildi.

Ayrıca hayvanlarla yapılan testler Polifenollerin hayvanların ömrünü % 59 oranında uzattığı ve yaşa bağlı bilişsel kaybı engellediğini gösteriyor. Laboratuvarda hücre kültürleri ile yapılan bir başka araştırmada polifenollerin sinir hasarlarını önleyici etkisinin(nöroprotektif etki) vitaminlerden daha fazla olduğu bulundu.

Sonuç olarak haftada üç veya dört porsiyon meyve suyu içerek olası bir Alzheimer riskini düşürmenin mümkün olduğu söylenebilir.

  1. Alzheimer karşı Deniz ürünleri: Balık ve Omega-3 Yağ Asitleri

Balık ve deniz ürünlerinde bulunan omega 3 yağ asitlerinin de Alzheimer riskini düşürmede olumlu etkisinin olduğu yapılan birçok araştırma ile teyit edildi.

Bordeaux Üniversitesinin 68 yaş ve üzeri sağlıklı 1674 kişi ile 7 yıl boyunca yaptığı ve 7. Mayıs 2002 tarihinde British Medical Journal dergisi yayınladığı büyük bir araştırmanın sonuçları haftada en az bir kez balık yiyenlerde Alzheimer riskinin üçte bir oranında düştüğü görüldü.

Bu olumlu etki, balıkta bulunan omega-3 yağ asitlerinin damarları koruyarak beyinde iltihaplanma riskini azaltmasıdan kaynaklanıyor.

Ayrıca 1999 yılında aynı yönde yapılan başka bir araştırmadan da aşağı yukarı aynı doğrultuda sonuçlar elde edildi.

Omega-3 bulunan deniz ürünleri nelerdir: Sardalya, somon, ton balığı, mersin balığı, pisi balığı, alabalık, midye ve uskumru omega 3 bakımından zengin deniz ürünleridir.

  1. Alzheimer hastalığına karşı Akdeniz Diyeti

Sebze ve balık ağırlıklı Akdeniz mutfağının lezzetli olmasının yanı sıra aynı zamanda Alzheimer karşı da koruyucu etkisi bulunmaktadır. Akdeniz mutfağının vazgeçilmezi olan zeytinyağı, sebzeler, domates, sarımsak, taze balık, ekmek ve kırmızı şarabın kalp-damar hastalıklarına karşı koruyucu etkisinin olduğu birçok araştırma ile zaten teyid edilmişti. Bu konuda yapılan çok yönlü araştırmalar bu besinlerin Alzheimere karşı da koruyucu etkisinin olduğunu ortaya çıkardı. Bu besinlerin Alzheimere karşı da koruyucu etkisi hayvansal yağlar ve proteinler bakımından fakir olmasından kaynaklanıyor olabilir !!!

Columbia Üniversitesinin yapmış olduğu bir araştırmada Akdeniz diyeti ile Alzheimer riski arasındaki ilişki ele alındı ve araştırma sonunda Akdeniz diyeti uygulanan deneklerin diyeti ne oranda uyguladığına bağlı olarak Alzheimer riskinin düştüğü veya yükseldiği görüldü. Başka bir ifade ile Akdeniz diyetini çok uygulayanlarda daha az, az uygulayanlarda ise daha fazla Alzheimer vakasına rastlandı. 2258 sağlıklı kişiyle ile başlayan bu araştırma 4 yıl devam etti ve 4. yılın sonunda araştırmaya katılanların 262 sinde Alzheimer görüldü.

Araştırmanın sonuçları hastalığın ortaya çıkmasında açık bir şekilde beslenme alışkanlığının rol oynadığını gösteriyor.

Araştırmadan ortaya çıkan sonuçlar:

Düşük oranda Akdeniz diyetinin % 9-10 oranında,

Orta derece Akdeniz diyetinin % 15-21 oranında,

Yüksek derece Akdeniz diyetinin % 40 oranında Alzheimerdan koruduğu görüldü.

Sebep tam olarak bilinmese de Akdeniz diyetinin düşük kalorili olmasının Alzheimer riskini düşürmede etkili olduğunu düşündürüyor. Çünkü düşük kalorili gıdaların beyin ve vücudu zinde tuttuğu biliniyor. Ayrıca yapılan başka bir araştırma az yemek, yani vücuda yüksek kalori almaktan sakınmak SIR2 enzimini aktif hale getirerek DNA ların ömrünü uzattığını, bunun da yaşlanmaya bağlı nörodejenerasyonu geciktirdiğini gösteriyor. Yani düşük kalori yaşlanmayı yavaşlatarak yaşlılığa bağlı beyin hücre ölümlerini geciktiriyor.

Sonuç: Alzheimer’a karşı diyet iyi, Akdeniz diyeti daha da iyi.

  1. Alzheimer hastalığına karşı şarap ve siyah çikolata

Kırmızı şarap ve siyah çikolata içerisinde bulunan ve antioksidan özelliği olan Resveratrol bilişsel gerilemeyi geciktiriyor.

Georgetown Üniversitesi Tıp fakültesi tarafından orta ve hafif Alzheimer hastası 119 erkek ve kadın ile bir araştırma yapıldı. Araştırmada hastaların bir kısmına her gün 1000 mg resveratrol diğer kısmına ise plasebo ilaç yani etken maddesi olmayan yalancı ilaç verildi. Hastaların bir yıl sonra yapılan muayenelerinde plasebo ilaç verilen deneklerin hastalığının normal seyrinde ilerlerlediği görülürken, Resveratrol verilen hastaların durumunda bir değişiklik olmadığı yani hastalığın ilerlemediği tespit edildi. Başka bir ifade Resveratrol‘ün hastalığın ilerlemesini durdurduğu söylenebilir.

365.000 kişi ile 7 yıl boyunca yapılan ve The Journal Neuropsychiatric Disease and Treatment dergisinde yayınlanan başka bir araştırmanın sonuçları ise aşırıya kaçmamak kaydıyla günde 15 gr alkol (0.3ml biraya eşdeğer) tüketmenin zihinsel gerilemeyi % 23 azalttığını gösteriyor.

Dikkatlice söylemek gerekirse, az miktarda alkolün bir şekilde beyin hücrelerine iyi geldiği söylenebilir !!!

  1. Alzheimer hastalığına karşı spor

Hiç kuşkusuz spor yaşam kalitesini artıran, fiziksel performansı yükselten evrensel kültürün vazgeçilmez bir parçasıdır. Spor, düzenli yapıldığı takdirde fiziksel performansı yükseltmesinin yanı sıra beynin fit kalmasını da sağalayan bir aktivitedir. Yapılan çalışmalar uzun yıllar spor yapan yaşlıların beyninin bilinçli düşünmeden sorumlu bölgesinin(frontal korteks) hiç spor yapmamış yaşıtlarına göre çok daha iyi bir durumda olduğunu gösteriyor.

Uzmanlar, özellikle zihinsel bozulma riski altında olan yaşlı kişilerin yaşına uygun spor yaparak bu riski azaltabiliceğini belirtiyorlar. Araştırmalar genetik olarak Alzheimer riski taşıyanların bile sporla bu riski düşürebileceğini hatta ortadan kaldırabileceğini gösteriyor.

Alzheimer karşı hangi spor daha iyi: Yüzme, yürüyüş, bisiklet veya bir başka spor dalı farketmiyor. Kişi kendine uygun bir spor dalını seçip onu yapabilir. Önemli olan, hareket edilmesi ama daha da önemli olan sporun düzenli yapılması ve bir yaşam biçimine dönüştürülmesi.

Ne kadar spor yapılma: Haftada toplam en az 3 saat spor yapmak gerekiyor. Örneğin her gün yarım saat orta tempoda yürüyüş, bisiklet sürme ya da yüzme en ideal olanı.

Sporun Alzheimera neden iyi geldiği tam olarak bilinmese de sporla beyne daha fazla kanın gitmesinin etkili olduğu tahmin ediliyor.

Sonuç olarak, “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” atasözünü akıldan çıkarmamak gerek.

  1. Alzheimer hastalığına karşı beyin jimnastiği

Beyin, tembelliği ve monotonluğu sevmez. Tıpkı vücudumuzu çalıştırmak için yaptığımız egzersizler gibi sürekli okuyarak, problemler çözerek, yeni stratejiler geliştirerek beyin hücrelerinin çalışmaşını teşvik etmemiz gerekiyor. Beyin ne kadar farklı konularla meşgul olursa o kadar çok beyin hücresi aktif hale geçerek beynin fit kalması sağlanmış olur.

Hepsi efektif(verimli) olmamakla birlikte yüzlerce hatta binlerce beyin jimnastiği yöntemi bulunmaktadır. Bulmaca çözmek(pek verimli degil), matematik problemi çözmek, yabancı dil konuşmak, yeni bir yabancı dil öğrenmek, hatta satranç oynamak bile bir beyin jimnastiğidir.

Beyin jimnastiğinin Alzheimer’ın ilerlemesini yavaşlattığını gösteren birçok araştırma bulunmakta.

Bu araştırmalardan birkaç örnek:

Kelime oyunları, bulmaca ve pratik faaliyetler: Bangor üniversitesi tarafından 718 demans hastası ile yapılan ve The Cochrane Library dergisinde yayınlanan 15 farklı araştırma, günde 45 dakikalık beyin jimnastiği, örneğin kelime oyunu, bulmaca çözme, tarife göre pasta yapmak, bahçede çalışmak gibi aktivitelerin, hastaların bilişsel yeteneklerini şaşırtıcı bir şekilde arttırdığını gösteriyor.

Yabancı dil öğrenmek: Toronto York Üniversitesinin yapmış olduğu bir başka araştırma ise, iki lisan konuşan veya iki lisanlı büyüyenlerde, sadece ana dilini konuşanlara göre daha az Alzheimer görüldüğünü gösteriyor. Araştırma ayrıca iki lisan konuşanlarda görülen Alzheimer vakalarının tek dilli yaşıtlarına göre 5 yıl sonra başladığını gösteriyor.

Sebep: İki dil beynin sürekli aktif olmasını sağlıyor. Beynin konuşuma esnasında kelimelerin otomatik olarak ikinci bir dile formüle ediliyor olması beynin sürekli yeni bağlatılar kurarak meşgul olmasına sebep oluyor. Bu da doğal olarak beynin sürekli fit kalmasına sebep oluyor.

 

Kaynak: https://saltuerk.wordpress.com/2016/09/25/alzheimera-karsi-alinacak-yedi-basit-oenlem/

Yazar: Mehmet Saltuerk

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

Alzheimerın ilk belirtileri gözlerde başlıyor

Demans hastalığı(bunama), Tau ve Beta-Amiloid adında iki proteinin beyinde birikmesi ile ortaya çıkar. Hastalıkla birlikte beyinde hücre ölümleri ve nöronlar arasındaki bağlantılar kopmaya başlar. Sinir hücrelerinin ölümü hastaları giderek daha unutkan, şaşkın ve dünyadan kopuk hale getirir. Birçok hastada huzursuzluk, agresif davranışlar veya depresif ruh hali görülür.

Hastalığın çeşitli formları var

Demansın çeşitli nedenlerden kaynaklanan farklı türleri vardır. Alzheimer bunlardan sadece biridir ve en yaygın görülen formudur. Tüm demans hastalarının % 60 ila 80’ini Alzheimer oluşturur.

Alzheimer’dan sonra en sık görülen ikinci demans hastalığı Lewy cisimcikli demans dır. Bu form, α-sinüklein proteinlerinin beyinde anormal katlanması ile gelişir. Bunların dışında inme ile ilişkili olan Vasküler demans ve bir başka form olan Frontal lob demansı bulunmaktadır. Ayrıca, ilerleyen yaşa bağlı olarak Hafif bilişsel bozulmalar(MCI) ile Parkinson ve Huntington hastalığı gibi bazı nörolojik hastalıklara bağlı olarak gelişen demans türleri de vardır.

Hastalığın yaygın semptomları arasında hafıza kaybı, düşünme zorluğu, oryantasyon bozukluğu ve diğer bilişsel gerilemeler bulunmaktadır. Hastalar bunun dışında görme problemleri, mekansal derinlik algısında problemler de yaşayabilmektedir. Bazı hastalarda okuma problemi, hareketli nesneleri izleme veya kontrast problemleri gibi optik problemler de görülür.

Araştırmalarda yeni stratejilere ihtiyaç var

Alzheimer, şu an için tedavi edilemeyen bir hastalıktır. Alzheimerın gerek nedenleri gerekse tedavisi ile ilgili yapılan araştırmalar genelde iki faktör ön planda tutularak yapılmaktadır. Bunlar, beyindeki nöronları tahrip eden ve bilişsel işlev bozukluğunun ortaya çıkmasına sebep olan Tau ve Beta-Amiloid proteinleri ile ilgili yapılan çalışmalardır. Yoğun araştırmalara rağmen, beyindeki sinir hücrelerinin kaybını durduracak bir ilaç henüz bulunamadı. Hastalık ilerledikten ve alzheimer bir kez ortaya çıktıktan sonra beyin hücrelerinin çöküşünü durdurabilmek hemen hemen imkansız gibidir. Hastalığın seyrini geciktirici ve semptomlarını hafifleteci ilaçlar olmasına rağmen bunların etkileri hem kısıtlı hem de hastaların sadece yüzde 50’sinde fayda göstermektedir.

Hastalığın tedavisinde erken teşhis çok önemli

Hastalığın ilk belirtileri ortaya çıkmadan çok önce, hatta onlarca yıl öncesinden beyin hasar görmeye başlamaktadır. Hastalığın tedavisinde erken teşhis çok önemli olmasına rağmen maalesef birçok vakada geç kalınmaktadır. Beyin hasarının erken saptanması hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak bakımından çok önemlidir.

Tehişte klasik yöntemler kullanılıyor: Hastaya alzheimer tanısı ancak bir dizi değerlendirme ve testten sonra konulabilmektedir. Bunlar bilişsel testler, aile üyeleri ile konuşma, fiziki muayene ve beyin görüntüleme tarama teknikleri gibi klasik sayılabilecek yöntemlerdir. Ama bu testlerin hiçbiri Alzheimer’ı %100 teşhis etmek için yeterli değildir. Zira bu testler ve beyin taramaları sadece demansın tipini daraltmaya, benzer semptomlar gösteren diğer hastalıkları ekarte etmeye yardımcı olur. Alzheimer için kesin teşhis ancak hasta öldükten sonra beyin dokusundan alınan örneklere yapılacak patolojik testler ile mümkündür.

Gözlerin durumu birçok hastalık hakkında bilgi veriyor

Göz muayenesi, Kardiyovasküler hastalıklar, İnme, Diyabet, Hipertansiyon, Multipl skleroz, Romatizmal hastalıklar, Parkinson, Cinsel yolla bulaşan hastalıklar, Deli dana hastalığı ve bazı Kanser türlerini teşhis etmede gerek duyuldukça kullanılmaktadır. Son yıllarda yapılan çalışmalar ile bu listeye Alzheimer da dahil edilmek üzere.

Alzheimer’ın ilk belirtileri gözlerde başlıyor

Gözdeki optik sinirler, beyni doğrudan gözün arkasına bağlar ve beyin gözün topladığı görsel bilgileri bizim anlayabileceğimiz bir resme dönüştürür. Beyin ile göz arasındaki bu ilişki birçok göz doktoru ve nörologun hep ilgi odağında olmuştur.

Son yıllarda yapılan çalışmalar ile alzheimer’ın erken safhasında yani hastalığın semptomları henüz ortaya çıkmadan yıllar önce, gerek gözün Retina tabakasında gerekse, Göz bebeklerinde bir takım değişiklikler olduğu tespit edildi. Bu önemli bulgunun hastalığın erken teşhisi ile ilgili yapılan çalışmalarda yeni bir dönüm noktası olacağı kesin. Bu araştırmalar her ne kadar şimdilik oldukça küçük çaplı münferit çalışmalar olsa da ileride yapılacak daha büyük çalışmalara zemin hazırlaması açısından oldukça anlamlı.

Araştırmalarda iki görüntüleme tekniği kullanıldı

Hastalığın erken teşhisi ile ilgili yapılan bu çalışmaların bir kısmı göz içinde kan akışı değişikliklerini tespit etmeye yarayan ve oldukça hızlı sonuç alınan Optik koherens tomografi (OCT) adında bir teknikle yapıldı. (Birçok oftalmolog(göz bilimci), muayenehanesinde bu testi yapacak temel teknik donanıma sahip olmakla birlikte bu testleri alzheimer tanısında rutin olarak kullanmak şimdilik erken görünüyor!)

Araştırmalarda kullanılan bir başka teknik ise oldukça yeni sayılabilecek bir teknoloji. Fluorescence lifetime imaging ophthalmoscopy (FLIO) adı verilen bu görüntüleme tekniği ile retinada beta-amiloid plakları ölçüldü. (Bilindiği gibi bu plaklar aynı zamanda Alzheimer hastalarının beyninde de birikiyor.)

İki örnek araştırma

Gözün retina tabakasında meydana gelen değişiklikler ile ilgili yapılan çalışma: Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından yapılan ve Kasım 2018 tarihinde JAMA Oftalmoloji dergisinde yayınlanan araştırmada hastaların beyninde tipik plaklar birikmeye başladığında retina tabakasının inceldiği ve retinanın geniş bir alanında kan damarlarının bulunmadığı tespit edildi. Bunun neden böyle olduğu şimdilik tam olarak bilinmiyor ama muhtemelen bu durum Retina ve Merkezi sinir sisteminin birbiriyle sıkı sıkıya bağlantılı olmasından kaynaklanıyor olabilir.

Göz bebeği ile ilgili yapılan çalışma: San Diego Üniversitesi tarafından yapılan ve Kasım 2019 tarihinde Neurobiology of Ageing dergisinde yayınlanan araştırmada hastaların göz bebeklerinin daha genişlemiş olduğu tespit edildi.

Açıklama: Göz bebeklerinin reaksiyonları, Locus Coeruleus denilen bölge tarafından kontrol edilir. Beyin sapında yer alan ve nöron kümelerinden oluşan bu bölge, bilişsel işlevlerin uyarılmasından ve düzenlenmesinden sorumludur. Bu alan aynı zamanda göz bebeklerinin genişlemesini kontrol eden bölgedir.

Araştırmada hastalığın ilk evrelerinde Tau Proteini’nin ilk olarak bu bölgede birikmeye başladığı tespit edildi ve buradan yola çıkılarak göz bebekleri ile alzheimer arasında bir ilişki olabileceği konusunda bir hipotez geliştirildi. Bu hipotezin doğru olup olmadığını kontrol etmek amacı ile sağlıklı ve Alzheimer riski yüksek olan yani Locus Coeruleus’a Tau Proteini birikmeye başlamış kişilerden oluşan iki grup incelemeye alındı.

Sonuç olarak her iki gruptan aşağı yukarı aynı veriler elde edilse de, hafif bilişsel bozukluğu olan bireylerin, yani beynin Locus Coeruleus bölgesinde Tau Proteini birikmeye başlamış grubun göz bebeklerinde daha fazla genişleme olduğu bulundu.

Alzheimer riskini önceden belirlemede yeni yöntem: Göz testi

Dünyada 35 milyon, Türkiye’de ise 400 bin Alzheimer hastası olduğu tahmin ediliyor. Alzheimerı erken teşhis etmemize veya anlamamıza yardımcı olabilecek şimdilik herhangi bir rutin göz testi yok. Ancak göz ve beyin dokuları arasındaki ilişkiyi inceleyen araştırmalar heyecan verici ve bu konuda büyük potansiyel olduğunu gösteriyor. Yakın bir gelecekte genetik olarak risk grubunda bulunanlar ile hafif bilişsel bozukluk başlamış olanlar, hatta semptomlar daha henüz ortaya çıkmamış olanlar herhangi bir göz doktorunda yapılacak basit bir göz testi ile Alzheimer riski taşıyıp taşımadığını öğrenebilecek.

 

Yazar: Mehmet Saltuerk / Dipl. Biologe Mehmet Saltürk

Kaynak: https://saltuerk.wordpress.com/2019/11/12/alzheimer-ilk-goezlerde-baslar/

 

Aromatik Yağların Yan Etkileri ve Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar.

Uçucu yağlar bitkilerin yaprak, çiçek, meyve, kabuk ve kök kısımlarından çeşitli yöntemlerle elde edilen, çoğunlukla sıvı, nadiren yarı katı halde, oda ısısında uçucu özelliğe sahip yağlardır.

Uçucu yağlar oldukça konsantre ve güçlüdür. Örnek olarak 1 klogram lavanta uçucu yağı elde edebilmek için, 150 kg lavanta çiçeği kullanılır. Uçucuu yağlar, üretildikleri bitkiden çok daha yüksek dozda etken madde içerir.  Bu durumda da akıllara gelen ilk soru bu denli yüksek miktarda etken madde içeren uçucu yağların yan etkilerinin olup olmadığıdır. Makyaj ürünlerinden cilt bakımlarına, migren tedavisi gibi alternatif tıp uygulamalarında, gıda aromasından parfüm yapımına, ilaç sanayisinden dezenfektanlara kadar birçok alanda kullanılmaktadır.  Uçucu yağların bilinçsiz kullanımı özellikle cilt üzerinde önemli sorunlara yol açarken, istenmeyen ilaç etkileşimleri ile fototoksisite, karaciğer toksisitesi ve nörotoksisite vakaları görülebilmektedir. Ancak bir çok insan doğal ürünler olmaları nedeniyle uçucu yağların her hangi bir yan etkisi olmayacağını düşünmektedir.  Örnek olarak 2012 yılında yayınlanan bir vakada yüksek dozda oral yoldan alınan nane yağının neden olduğu toksik şok tablosunu anlatmaktadır. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3546250/

Amerikan Zehir Kontrol Merkezleri Birliği Ulusal Zehir Veri Sistemi 2015 Yılı Faaliyet Raporuna göre 20 yıllık süre zarfında her yaş grubundan küçük ve tüm advers olayların karşılaştırılması sonucunda özellikle 6 yaş altındaki çocuklarda olumsuz sonuçlar oldukça fazladır.

Ne Yapılmalı?

Aromaterapide kullanılan tüm ürünler yüzde 100 doğal ve organik olsa da doğru uçucu yağ , doğru oranlar ve doğru uygulama yöntemleri sağlanmadıkçagüvenli ve faydalı olmamaktadır. Her konuda olduğu gibi aromaterapi konusunda da konunun gerçek uzmanları ile çalışmak ve doğru adımları atmak önem taşıyor.

Bir tıp doktoru reçete etmediği sürece asla dahili olarak kullanılmaması gereken uçucu yağlar,  harici kullanımda  dermal hassasiyet, irritasyon, baş ağrısı ve migren, mide bulantısı, astım nöbetlerine neden olabilmektedir. Hamilelik, emzirme dönemlerinde ve çocuklarda doktora danışılmadan kullanılmamalıdır. Satın almak istediğiniz uçucu yağı, mümkünse üretiminden (yeri, tarihi, bitkinin kendisi) kimyasal kompozisyonuna kadar tanıyın. Kullanmak istediğiniz uçucu yağ ile ilgili dozaj ve kullanıma ilişkin güvenlik uyarılarını mutlaka güvenilir bir kaynaktan okuyun, öğrenin ve devamlı bilgilerinizin sağlamasını yapın. Bergamot gibi fototoksik bileşikler içeren uçucu yağları kullandıktan sonra en az 12 saat güneş ışığına çıkmayın. Ailenizde veya sizde herhangi bir fiziksel veya ruhsal rahatsızlık geçmişi varsa, uçucu yağları kullanmadan önce mutlaka doktorunuz ile durumu görüşünüz. Astım veya benzeri bir akciğer rahatsızlığı bulunan bireyler aromaterapi için buhar inhalasyonu kullanmamalıdır. Esansiyel yağlar yanıcıdır ve ısı kaynaklarından uzakta tutulmalıdır, çocukların ulaşamayacağı yerlerde saklanmalıdır.

Yanlışlıkla uçucu yağların ağızdan alınması veya, alerjik reaksiyonların başlaması, yan etkilerin gözlenmesi durumunda, kullandığınız ürün ile birlikte acil yardım alın. Esansiyel yağlar göze temas ederse bol su ile durulayarak derhal bir hekime başvurun. Evcil hayvanlarınız için veterinerinize danışın. Difizörde kullanılan esansiyel yağlar, insanlarda olduğu gibi hayvanlarda da çok ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için doktorunuza danışınız.

 

Kaynak: https://www.medicalnewstoday.com/articles/326732.php?utm_source=newsletter&utm_medium=email&utm_country=TR&utm_hcp=yes&apid=&utm_campaign=MNT%20Weekly%20News%202019-10-23&utm_term=MNT%20Weekly%20News#uses

 

 

 

 

Keto diyeti sedef hastalığında potansiyel olarak zararlı

Ketojenik Diyet Bazı Cilt Hastalıklarını Kötüleştirebilir.

Fareler üzerinde yapılan bir araştırma çok yüksek yağ içeriğine sahip ketojenik diyetlerin cilt hastalıklarını kötüleştirebileceğini gösteriyor.  Uzmanlar özellikle sedef hastalığı bulunan bireylerin bu tür diyetlerden kaçınmasını öneriyor.

Ketojenik diyet karbonhidrat alımı düşük yağ alımı ise oldukça yüksek olan bir diyet türüdür. Genellikle kilo vermek amacı ile uygulanan ketojenik diyet kaba tabiri ile vücudun karbonhidrattan ziyade yağları enerji kaynağı olarak kullanmasını hedeflemektedir. Bazı çalışmalar keto diyetinin tip 2 diyabetin semptomlarını yönetmede yardımcı olduğunu ve bilişsel işlevlerle ilgili sorunlara karşı koymada, epilepsi nöbetlerini azaltmada etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak keto diyeti grip benzeri semptomlar ve deri döküntüleri gibi bazı istenmeyen etkilere neden olabilir.

Keto diyeti sedef hastalığında potansiyel olarak zararlı

Araştırmacılar, psoriasis benzeri deri iltihabı olan fare gruplarını, farklı ketojenik diyetlerle besledi. Yüksek MCT diyetlerinin – özellikle balık yağı, fındık veya tohumlardan türetilen omega-3 yağ asitleri içeriyorlarsa – farelerde cilt iltihaplarının daha da kötüleştiğini bulan araştırmacılar, uzun zincirli trigliserit (LCT) bazlı ketojenik diyetlerin sedef hastalığı benzeri cilt iltihabının ilerlemesini yavaşlatıp yavaşlatamayacağını da araştırdı. Her hangi bir iyileşme gözlenmese de Öncelikle zeytinyağı, soya fasulyesi yağı, balık, kuruyemiş, avokado ve et gibi [LCT’ler] ile sınırlı, dengeli bir ketojenik diyetin cilt iltihabını arttırmadığını, özellikle omega-3 yağ asitleri ile birlikte yüksek miktarda MCT içeren ketojenik diyetlerin önceden mevcut cilt  hastalıklarını daha da kötüleştirebileceğini bildirdi.

Bu araştırmaya yönelik bilinmesi gereken bir diğer nokta, araştırma kapsamındaki farelerin, çoğu insanın uygulayamayacağı derecede %77 oranında yüksek yağ ile beslenmiş olmalarıdır.

 

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

 

Kaynak: https://www.medicalnewstoday.com/articles/326724.php?utm_source=newsletter&utm_medium=email&utm_country=TR&utm_hcp=yes&apid=&utm_campaign=MNT%20Weekly%20News%202019-10-23&utm_term=MNT%20Weekly%20News

GIDA KATKI MADDESİ E171- TİTANYUM DİOKSİT PLASENTADAN GEÇEBİLİYOR

Daha önceki yıllarda fareler üzerinde titanyum dioksit isimli maddenin farelerin gelişimini olumsuz etkilediği yönünde …

IMPOSTOR SENDROMU

İlk defa Pauline Rose Clance & Suzanne Imes’ın 1978’de yayımladıkları makalede karşılaştığımız ‘imposter …