Aylar: Ekim 2019

Ketojenik Diyet Zararlı mı ?

Dr Alp Sırman’ın populer science dergisinde yayınlanan “beslenmenin evrimi üzerine” başlıklı yazısı keton diyetinin çarpıcı yönlerini ve yan etkilerini ortaya koyuyor. Içeriye göre; bu dediklerin hepsi 140 yıllık bir kitaptan esinlenilmiş. Ayrıca kitabı yazan da bir tıp veya beslenme uzmanı değil cenazeye levazımatçısıymış. Bu kitabı 1864’te bir İngiliz cenaze levazımatçısı olan William banting, doktorunun kendisine verdiği beslenme önerilerini uygulayıp zayıfladıktan sonra yazmış. Günümüzde kilo vermeye çalışan çoğu kişi bir cenaze levazımatçısının kendisine verdiği beslenme önerilerini uyguladığında habersiz olabilir. Bizde bu nedenle bu yazıda alıntılar sunuyoruz. Banting 30’lu yaşlarında şişmanlamaya başlamış. Onun için o dönemde hareket etmek bugünkü gibi obeziteye karşı çözüm olarak görüyormuş. Bu nedenle Nehir kıyısında Oturan Banting 2 saat boyunca kürek çekmiş. Ancak bu durum onun iştahının daha da çok açılmasına sebep olmuş ve daha fazla yemek yemesiyle sonuçlanmış. Ancak bu durum onun daha fazla kilo almasına sebep olmuş. 1862 yılında bir 65 boyunda 91 kilo olan adam günlük aktivitelerini yerine getirmekte zorlanıyormuş. Nefes darlığı bel fıtığı gibi rahatsızlıklardan ve duyma güçlüğünden yakınan Banting kraliyet cerrahi Akademisi üyesi dr. William Harvey’den bugün için tarihi kabul edilen bir randevu almış. Bu sırada Dr. William Harvey, Paris’te yapılan bir Tıp kongresinden dönmüş ve zamanın ünlü fizyoloğu Claude Bernard’ın karaciğerin şeker metabolizması ve şekerin depolanması ile ilgili çalışmalarından çok etkilenmiş. Claude Bernard aç bırakılan köpeklerin karaciğer toplardamarların da yüksek düzeyde şeker tespit ettiği için, karaciğerin şeker metabolizması ve saklanmasındaki rolünü biliyordu. Sindirim metabolizması üzerinde çalışmalar yaptığından sindirim sistemi fizyolojisi ve diyabet konusunda dönemin en bilgili bilim insanıydı. Dr. Harvey kulaklarındaki duyma sorunu için gelen Banting’in göbeğinden gözlerini alamaz ve öğrendiği bilgileri onun üzerinde kullanmak ister. Banting’e bugün yaygın kullanılan düşük karbonhidrat ve yüksek yağlı bir diyet verir. Banting bu diyet ile 1 yılda 25 kilo verir ve son 26 yılının en sağlıklı günlerini geçirir. Bu sonuçtan o kadar etkilenir ki bir kitap yazar. Letter on Corpulance . Tarihin ilk yüksek protein,yağ ve düşük karbonhidrat içeren diyet kitabı da böylece 1864 tarihinde bir kulak burun boğaz uzmanı önerileri ile yazılmış olur.

Dr. Alp Sırmanın ilgili makalesinden özetle;

Ketojenik diyet

Önce şu konuyu belirteyim, ketojenik diye isimlendirilen ama ketojenik olmayan bol Kuruyemiş, bezelye proteini veya ünlülerin yaptığı ketojenik görünümlü diyetler ile ilgisi yok. Kısaca konumuz beslenmenin evrimi, modası değil. Düşük karbonhidratlı beslenmenin tarihinde biraz daha geriye gidelim. 140 yıl da neymiş diyenler için sanırım 4000000 yıl yeterli olur. 4000000 yıl önce de dönem dönem göbek çevremizdeki birikmiş yağları ketojenik diyet ile tüketip zayıflıyorduk. Fakat burada önemli bir ayrım var. 4000000 yıl önce çok şişmanladık biraz Keto beslenelim de zayıflayalım karşı kabilede yakışıklı/güzel bir şempanze var ona güzel görüneyim gibi bir amacımız yoktu. O yıllarda Ne yesem diye bir seçimde yapamıyorduk. Ne bulursak onu yiyorduk. Hayatta kalmaya çalışıyorduk. Peki neden ketojenik diyet yapıyorduk? İnsan bile değilken. Alt tarafı şempanze, şişman olsa ne olur zayıf olsa ne olur diye düşünen kişiler olabilir açıklayayım: Yapmak zorundaydık. Zorunluluk kış koşullarında başka tür beslenme seçeneğimiz olmamasından kaynaklanıyordu. Menümüzde olan, soğuktan donmuş hayvan kemiklerinin içindeki ilikleri emmeye çalışmaktı. Ayrıca şanslıysak kemik üzerindeki bir miktar et parçalarını da sıyırıyorduk. Birazda bitki kökleri.

Şimşek hızıyla fırlayan göbek

Bizler meyveleri yiyip mümkün olduğunca yağlanan, yağ biriktiren, kışın da o yağları tüketerek hayatta kalan bir türüz. Bugün unlu ürünler ,şekerler özellikle rafine şekerler gibi basit karbonhidrattan zengin beslendiğimizde Şimşek hızıyla göbeğimizin çıkmasıda bu türün devamı olmamızdan kaynaklanıyor. Az önce yazdığım gibi basit şekerler ve Karbonhidratları hemen yağa çevirmek üzere düzenlenmiş bir metabolizmamız var. Sonbaharda meyveler olgunlaşıyor, biz olduğumuz tüm meyveleri oburca tüketiyoruz ve bu sırada doyma hissi bile oluşmuyor. Çünkü doyma refleksi olursa ağaçtaki meyvelerin ya da büyük bir şans ile bulduğumuz balın tümünü yeme şansımız ortadan kalkar. Kim bunlar kışa hazırlık için. Peki bu sistem 7/24/365 yiyeceğin bol olduğu ortamda ne yapar? Obezite ve metabolik hastalık tablosu tabii. Tarım devriminden bu yana yiyecek bol, neden obezite son 30 yılın hikayesi olarak ortaya çıktı diye soracak olursak hazır besin endüstrisi ve içecek endüstrisi bu problemi ortaklaşa bir şekilde son dönemde yarattı.

Ketojenik diyet zararlı mı?

Bizler kış dönemlerinde ketojenik diyet, yani bulduğumuz hayvanların Kemik iliklerindeki yağ ve çok az karbonhidrat ile kış koşullarında yaşamaya göre evrildik. Ama bu beslenme şekli uzun süreli beslenmeye uygun değil. Çünkü uzun süreli ketojenik beslenme yani altı aydan fazla süre ketojenik beslenildiğinde;

  • Lif olmadığından mikrobiyotamız sağlıksız hale geliyor ve kabızlık başlıyor.
  • Düşük düzeyde asidoza yol açtığından kemiklerde bulunan kalsiyum çözünüyor ve bu böbrek taşlarına ve kemik erimesine yol açıyor.
  • Lipid profilinde hiperlipidemi yönünde değişim oluşuyor, kolesterol düzeyi yükseliyor.
  • Çocuk ve gençlerde asidoz baskılanan büyüme hormonunun yol açtığı kemik gelişimi ve büyüme problemleri ortaya çıkabiliyor.

Ketojenik diyet kilo verme amaçlı uygulanabilir ama en kısa zamanda sağlıklı beslenme rejimine dönülmesi şartıyla. Tekrarlamak istiyorum buraya kadar okuduklarınız orijinal ketojenik diyet. Zaten güncel ketojenik diyetler ismi değiştirilmiş Akdeniz diyetine dönüşmüş durumda ve içinde bitkisel yağlar ve daha fazla protein, sebzeler,kuruyemişler ve salatalar var. Bilindiği gibi Akdeniz diyeti ve yaşam şekli de en sağlıklı beslenme şekli. Bilimden ayrılmayın.

Kaynak: Popular Science / Eylül / 2019 /

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

Neden D Vitamini Seviyemiz Düşük ?

D vitamininin Aslında vitamin olmadığının bulunuşu

Sör Mellanby, köpekler üzerinde çalışmalarını sürdürürken bu çalışmalardan bağımsız olarak Huldshinsky ve Chick ekibi, çocuklar üzerinde raşitizm tedavisi konusunda başka bir çalışma sürdürüyordu. Huldshinsky ve Chick, raşitik çocukların güneşe çıkarıldığında veya yapay ultraviyole ışığına maruz bırakıldıklarında ringa balığı yağı verilmiş gibi tedavi olduklarını gözlemledi. Bu ilginç durumu Steenback and Hart keçiler üzerinde yaptıkları araştırmalarda kalsiyum metabolizmasını düzenlemesi ve sonuçta ultraviyole ışığının D vitaminine dönüştüğünü 1916’da aydınlatmaları ile açıklığa kavuştu. Bu dönüşümün kimyasal yapısı da konu ile ilgilenen birçok bilim insanının katkıları ile 1920 ‘de vitamin D,1,25-dihydroxyvitamin D 3 olarak kimyasal olarak da tanımlandı. Kısa süre içinde oluşum mekanizması ve etken maddeleri de ortaya çıkartılarak yeni bir dönem başladı.

D vitamini çılgınlığı dönemi

Önce D vitamini testleri rutin olarak yapılmaya başlandı. Televizyonda D vitamini ekilerinin sonu gelmez yararları anlatılmaya başlandı. D vitamini normal değerleri hakkında tartışma başladı. Birisinin normal dediğine diğeri anormal diyordu. Toplumun kafası iyice karıştı. Medyada kim daha fazla görünüyorsa ABD ve ülkemizde onların sesi duyulmaya başlandı.

Bu süreçte neler söylenmedi ki;

Örnekler ilginç: güneşlenmenin d vitamini ve androjen arttırdığını söyleyen bir araştırmada d vitamini yüksekliği ile androjen yüksekliğinin ilişkili olduğu söyleniyordu.

D vitamini ve gün ışığı korelasyonu

Tam tüm erkek nüfusunun sevdiği bir haber. Güneşlenelim d vitamini de alalım androjenimiz artsın. Gerçekte bu kadar kolay mı peki. Hayır, sadece bir korelasyon söz konusu ve benzeri korelasyonlar yalnızca 2008 ile 2009 arasında d vitamini satışlarında %82’lik bir artışla sonuçlandı. Artık endüstri bu yeni pazarı fark etmişti. E vitamininde başarılamayan süper vitamin imajı belki de d vitamininde tutacak kim bilir ?

Son 10 yıldır D vitamini konusunda 1600’den fazla çalışma yayınlandı bu çalışmalar ve vitamininin depresyondan kansere ms hastalığına kadar giden birçok hastalığı önlediği veya tedavi ettiğini yazıyordu. Zaten D vitamini konusunda toplumun bir bölümünde oluşan her şeye Deva fikrinin desteklenmesine de bu araştırmalar destek oldu peki bunca araştırmaya ve yararlı olduğuna ilişkin Söylemlerine rağmen D vitamini neden rutin tedavilere girmedi sizce? neden başlangıcında olduğu gibi belli medyatik Grup dışında kabul görmedi?

Cevap bariz bir şekilde ortada

Bu araştırmaların bilimsel olarak kanıtları zayıf. Çoğu gözlemsel yani bir form gönderilerek katılımcıların gözlemlerini yazmaları şeklinde yapılmış çoğunda neden-sonuç ilişkisi ortaya koyulamamış.Şimdi bu söylemi burada bırakırsak D vitamini konusunda yapılan spekülasyonlara bir tane daha eklemek dışında bir şey yapmış olmayız. Bu nedenle D vitamini konusunda yapılan ilginç bir Araştırmadan alıntılar ile devam etmemiz bilime uygun olur. Bu araştırma Pub Med ve Cochrane’de yapılan araştırmaların tek tek incelenmesiyle oluşturuldu ve her bölüm iki yazar tarafından kontrol edildi.

D vitamininin iyileştirdiği iddia edilen hastalıklar;

Düşme ve kırıkların azalması, Üst solunum yolu hastalıklarına önleyici etkileri, kanseri önleme, toplam ölüm oranının azalması depresyon ve akıl sağlığına olan yararları…

Ancak bu iddiaların Sadece biri osteoporoza bağlı kayıplarının azalması dışında tarafsız neden-sonuç ilişkileri çift kör deneylerde plaseboya karşı etkinliği gösterilerek Kanıt kalmadı.

O zaman Sorun nerede?

Iddiaların hepsi bilimsel çalışmalara dayanıyor. Son 10 yılda 1600 araştırma D vitamininin olumlu etkilerini destekledi.Vitaminin yaygın kullanılması da böyle başladı.Şimdi aklınıza bir soru gelebilir Madem bilimsel araştırmalar ile destekleniyor neden rutin Tabii tedavilerde kullanılmıyor?

Çünkü araştırmaların standartları yanlış sonuç alınmasını kolaylaştırıyor, örnek araştırmalara göre D vitamini alınması solunum sistemi hastalıklarını azaltıyor D vitamini alanlar solunum sistemi hastalıklarına çok daha az yakalanırken almayanlar da solunum sistemi hastalıkları sık görülüyor. Burada gözden kaçan durum D vitamini almayan Deney grubunun Afganistan’da yaşayan 3 yaş civarı hasta çocuklar olması. D vitamini alanların ise New York, New Jersey de oturan erişkinlerin olması. Bu durumda solunum yolları hastalıklarına daha az yakalanılmasını sadece D vitaminine bağlayabilir miyiz?

Tabii ki hayır! D vitamini alınması depresyonu azaltıyor. Eğer incelemede depresyon skalası kullanmazsanız böyle bir sonuç elde etmeniz doğal sonuçtur. Bu örnekleri arttırmak mümkün Hepsine tek tek yazmak sıkıcı olabilir. Örneklerin ortak noktaları İsa gözlemsel olmaları sebep sonuç ilişki girilememesi ve pozitif sonuçların abartılması olarak özetlenebilir.

Peki D vitamini gereksiz mi?

Hayır değil. D vitamini eksikliği Gerçekten de çok yaygın. D vitamini eksikliği neden yaygınlaştı sorusu da bu noktada akla gelebilir. Güneşlenen kişilerde de eksiklik gözlemleniyor. Hatta D vitamini alan kişilerde de eksikliği düzelmiyor. Burada D vitamininin metabolizmasına göz atmakta yarar var. D vitamini kalsiyum metabolizmasının içerisinde önemli rol oynar. Bağırsaklarımızda Kalsiyum emilmesi için D vitaminine ihtiyacımız vardır, yani D vitamini kendi başına değil kalsiyum metabolizması üzerinden etki eder. D vitamini vücudumuzda ön madde olarak sentezlenir. Ciltte ultraviyole ışını etkisi ile dönüşür ve son olarak böbreklerde kanda ölçümünü yaptığımız D vitamini haline gelir. Kalsiyum çok önemli bir mineraldir. Kaslarımızın kasılmasından kemiklerimizin sağlamlığına kalp ritmimizden sinir hücrelerimizin uyarılmasına kadar giden onlarca önemli fizyolojik olayda yer alır. Bu nedenle Kandaki düzeyi son derece hassas biçimde dengede tutulur. Kalsiyum düşünce vücudumuz acil önlem olarak tiroid bezinin yanlarında bulunan mercimek boyutunda paratiroid adı verilen bezinin salgıladığı paratiroid hormonu aracılığı ile en büyük kalsiyum deposu olan kemiklerimizde çözülerek kana karışır.

Bu kalıcı bir çözüm mü?

Hayır, kemiklerimiz den kalsiyum alınması kemiklerimizin yumuşamasına ve deformasyonuna yol açar bu duruma Raşitizm adı verilir. Tansiyon yükselmesinin diğer bir yolu da bağırsaklardan emilmesidir. Bunun için ne gerekir derseniz yazı konumuz olan D vitamini İşte tam bu noktada devreye girer. D vitamini bağırsaklarımızda kalsiyum emilmesini arttırarak kalsiyum depolarımızı doldurur,Kanda kalsiyum düzeyi yükselir, parathormon düşer ve denge sağlanır. Düz mantıkla aklınıza şöyle bir soru gelebilir:

Aşırı D vitamini alırsa bağırsaklarımız dan çok miktarda kalsiyum emilir bu yararlı mıdır? Cevap hayır. Böyle bir durumda Böbreklerimiz devreye girer ve aldığımız fazla kalsiyumu idrar ile atarız. Temel fizyoloji çok kısaca özetlemek gerekiyordu. D vitamini kullanırken bu bilgileri hatırlatmakta yarar olacak Burada akılda tutulacak önemli konu D vitamini yükseldiğinde para tiroid hormonunun düşmesi Böylece kemiklerden kalsiyum alınmasının azalması yani kemiklerimizin kırılmaya dirençli olması.

D vitamini eksikliği neden bu kadar arttı?

Son 15 yılda D vitamini ölçümü sonuçları düşüyor, hatta sadece güneşsiz bölgelerde yaşayanlar da değil güneş alan bölgelerde de. Bunun nedeni vücudumuzun artık D vitamini üretmiyor olması. Kabahat vücudumuzda değil bizde, dünyayı her şekilde kirleten bizde. Hava kirli ev artık sadece şehirlerde değil bütün dünyada kirlendi. D vitamini sentezi için gereken ultraviyole ışığı bu filtreyi geçemiyor. Diğer bir neden de 1970’lerden itibaren tonlarca tüketilen tarım ilaçlarının özellik ve en çok kullanılan Roundup’ın vücudumuzda D vitamini sentezleyen cyt p450 enzimini bloke etmesi. Kısaca bir vitamin eksikliğinden çok çevre sorunu ile karşı karşıyayız.

D vitamini ne kadar kullanılmalı?

35 Güney 35 Kuzey enlemleri dışında kalan kişilerin her gün 800 ıu d vitamini kullanmalarında sakınca yok. Kişilere bu miktar için test yapmaya gerek yok.

Matematik her yerde.

Havacılık tarihine Gimli planörü olarak geçen bir uçak kazası var. Gimli planörü B767,libre ve kilogram karışınca kendisini kullanılmayan piste buldu. Kanada’da 1983’te Metrik sisteme geçti, aynı günlerde Canada, ilk elektronik uçuş sistemlerini kullanan uçağı hizmete sokmuştu. Daha önceleri analog olarak izlenen yakıt düzeyi artık uçuş bilgisayarları ile izleniyordu. Ne olduysa bu yüzden oldu zaten. Uçağın bilgisayarı çalışmadı, yakıt izlemedi, uçağa konulan yakıt kilogram yerine libre olarak yazılınca 130 tonluk uçak 1200 metrede motorları durunca planöre döndü ve artık amatör Karting yarışlarının yapıldığı hava kuvvetlerinin eski gimli pistine indi. Neyse ki pilot eski bir planörcüydü. Ve uçağı planör gibi kullanmayı başarabildi. Aynı nedenle Mars’a gönderilen 125 milyon dolarlık mars climate orbiter de düştü. Nedeni yakıt hesaplamalarında kullanılan birimlerin farklı olması. Bunu D vitamini ile ne ilgisi var diyebilirsiniz. D vitamininde iki ayrı ölçüm birimi var mikrogram ve uluslararası ünite IU.

Bu 2 birim karışırsa ciddi sorunlar çıkabiliyor. Zira 15 mikrogram 600 IU’na eşdeğer. 600 mikrogram ile karışırsa aşırı dozaj ile karşılaşa biliniyor. D vitamini dozajı arttıkça yapılması gereken analizler de artmaktadır. Başta belirttiğimiz gibi D vitamini aslında bir hormondur. Çok farklı sistemlere etki eder. Kontrolsüz kullanılmamalıdır. Paratiroid hormonu, kanda ve idrarda kalsiyum düzeyini ölçtürmek, yüksek doz d vitamini verildiğinde yararlı olur.

Kafa karıştırmak en iyi strateji.

Vitaminler konusunda kafa karışıklığına farklı haberler yol açıyor. Karışıklık özellikle oluşturuyorsa? Vitamini her derde deva denirken bir bölüm insan bu çılgınlığa karşı duruyor. Ama her zaman olduğu gibi kişilerin adı en fazla duyuluyor. D vitamini konusunda temel bilgiler belli. Peki neden bunca bilgi kirliliği var? Böyle yapıldığında benzer örneklerinde olduğu gibi dikkat D vitamini eksikliğine yol açan nedenlerden uzaklaştırılıyor. Şüphe oluşturma bu tür toplum sağlığı oluşturan tarım ilaçları, hava kirliliği gibi etkenleri gözden gizlemek için en iyi yöntemdir.

Bir diğer neden de mucize ilaç beklentisi. E vitamininde uygulanan yöntem D vitamini nede uygulandı ve başarılı oldu. Bir ilaç olacak, her şey iyi gelecek, Yüksek dozda bile kullanırsa yan etkisi olmayacak. D vitamini çılgınlığı böyle bir zeminde yükseldi.

Sonuç olarak

D vitamini eksikliği ağırlıklı olarak çevresel faktörlere bağlı. D vitamini takviyeleri 800ıu/gün gibi makul düzeyde yararlı. Daha yüksek dozlarda mutlaka izlenmesi ve laboratuvar testleri gerekiyor. PTH düzeyi düşmüyorsa durum yeniden değerlendirilmeli. D vitamini eki alırken beraber yenen yiyeceklere eklenen D vitamini dozu gözlenmeli.  Bilimden ayrılmamalı.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize başvurunuz.

Kaynak: Popular science / Eylül/ 2019

Elektronik Sigara Ölümlere Neden Oluyor

Türkiye’de kapalı alanlarda sigara içmenin yasaklanmasıyla birlikte elektronik sigara kullanımı popüler hale geldi. Özellikle  reşit olmayan gençler arasında da elektronik sigaranın kullanımı yaygınlaştı. Geçtiğimiz ay ABD’nin 14 eyaletinde yaşları 18 ile 49 arasında değişen yaklaşık 100 kişi çeşitli şikayetlerle hastanelere başvurmuştu, bir kısmı solunum cihazına bağlanmak suretiyle yoğun bakıma alınmıştı. Sağlık yetkililerinin yaptıkları araştırma sonucunda ise hastalığa elektronik sigara kullanımının yol açtığı belirlenmişti. ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC)’den yapılan açıklamaya göre , geçen haftalarda ergenler ve genç yetişkinler arasında “e-sigara kullanımıyla ilişkilendirilen ve akciğerle ilgili olan bir dizi hastalığın” olduğu bildirildi. Bu durumun ardından ise yetkililer, doğrulanmış vakaların bulunduğu en az beş eyalette (Kaliforniya, Illinois, Indiana, Minnesota ve Wisconsin), vakaların sebebini öğrenmek için müdürlükleriyle birlikte çalışıyorlar. Hastalığın en yaygın belirtilerinin ise nefes darlığı ve göğüs ağrısı olduğu açıklandı.

New York’ta 17 yaşındaki bir genç elektronik sigara ile ilişkili akciğer hastalığı nedeniyle hayatını kaybetti. Ölen kişi New York Eyaletinin ilk vaping (elektronik sigara) ilişkili ölümüdür ve ülke genelinde gizemli hastalıktan ölen en genç kişidir. Geçen ay elektronik sigaraya bağlı hastalık bulguları nedeniyle iki kez hastaneye yatırılan gencin, ölüm sebebinin doğrudan elektronik sigara ile bağlantılı olup olmadığı araştırılıyor.  Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezlerine göre, şu ana kadar ABD’deki elektronik sigara kaynaklı hastalıktan 23 kişi öldü. 

Aynı grup tarafından Ekim ayında yapılan bir araştırma, akciğer hastalıkları ile e-sigara kullanımı arasında bir bağlantı buldu. Kurum ayrıca resmi olarak insanlara ilgili tüm ürünlerden uzak durmalarını tavsiye etti. New York Üniversitesinden (NYU) bilim adamları, elektronik sigaranın, gerçek sigaranın daha sağlıklı bir alternatifi olup olmadığını anlamak için fareler üzerinde deney yaptı.

Moon-Shong Tang liderliğindeki araştırma ekibi, 40 fareyi bir yıl boyunca elektronik sigaralarda solunan türden izoprofilin glikol ve bitkisel gliserinde çözünmüş nikotin aerosolüne maruz bıraktı.

Araştırma ekibi, 20 farenin aynı türden ancak nikotin içermeyen aerosol, 20 farenin de sadece filtrelenmiş hava solumasını sağladı. Bir yılın sonunda haftada 20 saat nikotin aerosolünü soluyan 40 farenin yüzde 22,5’inin akciğer dokularında kanserli tümörler gelişirken, yüzde 57,5’inin idrar torbasında kansere dönüşebilecek kitleler çıktı. Diğer yandan araştırma sürecinde nikotine maruz kalan grupta 5, kontrol gruplarında da 2’şer fare öldü.

Çalışmanın makalesi Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayımlandı.

Bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize başvurunuz.

Kaynak: https://futurism.com/neoscope/first-teen-dies-vaping-illness-us

DNA’mızdaki Virüsler, ALS ve MS

Milyonlarca yıldır genlerinde RNA içeren ve konakladıkları hücreye kendi genlerini kopyalatan retrovirüsler, genlerini DNA’mıza işlemiştir ve bugün toplam genlerimizin yüzde 8-10’unu oluşturmaktadır.

Hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalarda retrovirüslerin çeşitli neoplazilere yol açtığı gösterilmiştir. Retrovirus’ların ayrıca otoimmün hastalıklara, immün yetmezlik sendromuna, aplastik ve hemolilitik anemiye, kemik ve eklem hastalığına yol açtığı da bildirilmektedir. Araştırmacılar, genlerimizde bulunan binlerce retrovirüsün TRIM 28 olarak bilinen proteine tutunma yüzeyi sağladığını belirledi. Bu proteinin hem virüsleri hem de DNA sarmalında virüslere komşu olan standart genleri devre dışı bırakma özelliği bulunuyor. Retrovirüsler genom üzerinde farklı bölgelerde birikebilecek bir genetik malzeme olduğundan, bu devre dışı bırakma mekanizması insandan insana farklılık gösterebilir. Bu da evrim için olası bir araç ve hatta nörolojik hastalıkların da altında yatan sebep olabilir. Aslında ALS, şizofreni ve bipolar bozukluk gibi birçok nörolojik hastalıkta İnsan endojenik retrovirüslerinin normal dışı düzenlendiğini gösteren çalışmalar mevcut.

NASA’da yapılan bir araştırmaya göre, Herpes virüsleri Uluslararası Uzay İstasyonu görevlerindeki mürettebatın yarısından fazlasında yeniden etkinleşiyor. Ciddi bulgular oluşturmasada, virüsün yeniden etkinleşme oranı uzay uçuş süresiyle artığından, Mars ve ötesindeki görevlerde önemli bir sağlık riski oluşturabiliyor.

Düsseldorf Üniversitesi’nden Prof. Küry,İnsan endojenik retrovirüslerinin multipl skleroz [MS], amyotrofik lateral skleroz [ALS] ve şizofreni başlangıcında ve ilerlemesinde rol oynadığını ve  uyuyan virüslerin enfeksiyon, mutasyonlar, ilaçlar, veya diğer virüsler nedeniyle tekrar aktive olabileceğini bildiriyor.  Küry, yapılan çalışmaların kan, BOS (beyin omurilik sıvısı) örnekleri ve ölen kişilerin beyinlerinin incelenmesine dayanırken, daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunun altını çiziyor.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedvi için lütfen hekiminize başvurunuz.

Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2017/01/170112110840.htm

https://blog.frontiersin.org/2019/07/23/genetics-retroviruses-dna-neurological-disease/?utm_source=ad&utm_medium=fb&utm_campaign=ba_sci_fgene

https://blog.frontiersin.org/2019/03/18/viruses-activate-during-spaceflight-nasa-finds/?utm_source=fweb&utm_medium=nblog&utm_campaign=ba-sci-fgene-hervs

Magnezyum Eksikliği

Magnezyum Vücutta, en fazla bulunan dördüncü mineraldir. İnsan bedenindeki toplam magnezyumunun yaklaşık yüzde 99’u kemiklerde, kaslarda ve yumuşak dokularda bulunurken, sadece yüzde 1’i kandadır.

Yapılan araştırmalar 1900’lü yıllara göre magnezyum alımının neredeyse yarıya indiğini ve yetersiz olduğunu göstermektedir. (https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/15930481) aynı şekilde araştırma sonuçlarına göre  kan magnezyum düzeyi normal çıkan bireylerde bile magnezyum eksikliği bulunabiliyor. Çünkü sadace yüzde 1’i kanda bulunan magnezyum düzeyinin düşük olması durumunda diğer dokulardan takviye edilerek kan magnezyum düzeyi dengeleniyor.

MAGNEZYUMUN GÖREVİ;

  • Yorgunluğun ve bitkinliğin azalmasına katkıda bulunur.
  • Elektrolit dengesine katkıda bulunur.
  • Normal enerji oluşum metabolizmasına katkıda bulunur.
  • Sinir iletimi ve kalp kasının da dahil olduğu kas kasılımına katkıda bulunur.
  • Normal protein sentezine katkıda bulunur.
  • Normal kemiklerin korunmasına katkıda bulunur.
  • Normal dişlerin korunmasına katkıda bulunur.
  • Hücre bölünmesinde görevi vardır.

MAGNEZYUM EKSİKLİĞİ BELİRTİLERİ

  • Huzursuz bacak sendromu
  • Saç dökülmesi
  • Halsizlik
  • İştahsızlık
  • Kabızlık
  • Baş ağrısı, baş dönmesi
  • Çarpıntı ve ritim bozukluğu
  • Uyku problemi
  • Tırnakların uzamaması ve kırılması
  • Hafızanın zayıflaması
  • Tansiyon yüksekliği
  • Tuzlu gıdalar tüketme isteği
  • Mide bulantısı
  • Kalsiyum eksikliği
  • Zihin bulanıklığı
  • Depresyon

Bu belirtiler, eğer başka bir bozukluğa veya vitamin- mineral eksikliğine bağlı değil ise magnezyum eksikliği de akılda tutulmalıdır. Bazı ilaçlar (bazı antibiyotikler, kortikosteroidler, antiasid ilaçlarve bazı kalp ritim ve kalp yetmezliği ilaçları), magnezyum atılımını, emilimini etkileyebilir. Hekiminizden bu konuda ayrıntılı bilgi alabilirsiniz. Ayrıca yapılan çalışmalar magnezyum eksikliğinin D vitamini eksikliğine de neden olduğunu göstermektedir. (https://www.sciencedaily.com/releases/2018/02/180226122548.htm

Yaşlılıkla beraber vücudun magnezyum ihtiyacı artmaktadır. Menapoz sürece dahil olduğunda magnezyum eksikliğinin belirtileri çok daha ciddi bir şekilde ortaya çıkabilir. Emilim eksikliği veya kötü beslenme magnezyum ihtiyacının besinlerden karşılanmasını zorlaştırır. Bu tip durumlarda hekiminizin önerdiği dozda magnezyum takviyesi almak gerekebilir.

 

Magnezyum takviyesi tipleri değişiklik göstermekle beraber, Sitrik asidin enerji metabolizmasındaki merkezi rolü nedeniyle magnezyum sitrat enerjinin çok gerektiği kas ilişkili işlerde ve spor yapan bireylerde spor sonrası kasların dinlenmesi, yeniden toparlanması için tavsiye edilmektedir.

Magnezyum glisinat sinir, beyin ilişkili hatta mikrobiyota ilişkili durumlarda daha fazla faydalanım sağlamaktadır. Uzmanlar anksiyete (kaygı) bozukluklarında ise glisinat tavsiye etmektedir. Uzmanlar Sitrat veya glisinatın her ikisinin de beyin bariyerini geçebildiğini ve migren tedavisinde kullanıldığını belirtiyor. sitrat veya glisinatın kandaki etkiside birbirine çok yakın.

MAGNEZYUM NELERDE BULUNUR?

  • Yeşil yapraklı sebzeler (ıspanak, pazı..)
  • Kuruyemiş, tohumlar (kaju, susam, kabak- ay çekirdeği..)
  • Baklagiller (nohut, mercimek, barbunya, kuru fasulye..)
  • Sebzeler (brokoli, taze fasulye, enginar, pırasa..)
  • Deniz ürünleri (somon, uskumru, karides..)
  • Bitter çikolata
  • Hindistan cevizi
  • Meyveler (muz, çilek, incir..)
  • Bazı baharatlar (kimyon, karanfil)
  • Domates
  • Rezene

Bir takviye kullanmadan önce mutlaka hekiminize danışmayı ve gerekli tetkikleri yaptırmayı ihmal etmeyiniz. Vücudumuz için gerekli olan tüm vitamin ve minerallerin dengesi hayati önem taşımaktadır. Bu nedenle bilinçsiz olarak herhangi bir gıda takviyesi tükenmeyiniz.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Kaynak:  https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/15930481

https://www.fitekran.com/magnezyum-eksikligi-belirtiler-nedenler-takviyeler/

https://www.sciencedaily.com/releases/2018/02/180226122548.htm

 

 

 

 

Kolin Diyeti ve Demans

Kolin esansiyel bir besin maddesidir. Normal vücut fonksiyonları ve sağlık için önemli bir ögedir. Kolin suda çözünür bir maddedir fakat vitamin veya mineral değildir. Metabolizma, karaciğer , beyin , kas ve sinir sistemi gibi pek çok hayati olayda rol oynamaktadır. Hücre yapısı , hücreler arası mesaj taşınması, yağların taşınması ve metabolizması , DNA sentezi, sinir sistemi üzerinde temel görevleri bulunmaktadır. Kolin, hafıza, ruh hali ve zekayı düzenlemede önemli bir rol oynayan bir nörotransmitter olan asetilkolini üretmek için gereklidir. Bu nedenle, kolin alımının beyin fonksiyonundaki gelişmeler ile ilişkili olması hiç şaşırtıcı değildir.

Doğu Finlandiya Üniversitesi’ndeki araştırmacılar tarafından yapılan yeni bir çalışma, fosfatidilkolin diyeti alımının demans riskini azaltmada etkili olduğunu öne sürüyor. Yapılan çalışmanın sonuçlarına göre kolin alımı %28 oranında demans riskini azaltıyor. Alzheimer hastalığı, şu anda tedavisi olmayan en yaygın bunama nedenidir. Bu nedenle, yeni bulgular demansın önlenmesinde hayati bir rol oynayabilir.

Çalışmanın verileri Kukiyo İskemik Kalp Hastalığı Risk Faktörü Çalışması, KIHD’den elde edildi. Araştırmanın başlangıcında, 1984-1989 yıllarında, araştırmacılar 42-60 yaş arası yaklaşık 2500 Finli erkeği diyet ve yaşam tarzı alışkanlıkları ve genel olarak sağlık açısından analiz ettiler. Bu veriler ortalama 22 yıllık bir takip süresinden sonra hastane kayıtları, ölüm nedenleri ve ilaç geri ödeme kayıtları ile birleştirildi. Ayrıca, çalışmanın başlamasından dört yıl sonra, yaklaşık 500 kişi hafıza ve bilişsel işlemlerini ölçen testleri tamamladı. Takip sırasında 337 erkekte bunama gelişti.

Yoğun bir şekilde egzersiz yapan sporcular, yüksek miktarda alkol tüketenler, menopoz sonrası kadınlar, hamileler kolin eksikliği açısından daha yüksek riske sahiplerdir.

Yapılan çalışmalar, özellikle Alzheimerlı hastalarda asetil kolin yapılması için ihtiyaç duyulan enzim çok az olduğunu göstermektedir.  Alzheimerlı hastalara kolin kaynağı olarak zengin olan yumurta sarısı, soya, organ etleri ve ayrıca buğday embriyosunda bol bulunan “lesitin” veya diğer adıyla “phosphatidyl kolin” verildiğinde,   hastaların hafıza kaybında geçici düzelmeler görülmüştür. Araştırmacıların dikkat çektiği diğer husus; beynin hafızayla ilgili bölümlerinin özellikle bebeklikte ve çocukluk döneminde yeterli kolin alınarak geliştirilmesi gerektiğidir. Anne sütüyle uzun süre beslenen bebeklerde kolin ihtiyacı karşılanmaktadır.

En iyi kolin kaynağı besin maddeleri Yumurta sarısı, organ etleri, soya ve yeşil yapraklı sebzelerdir.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Kaynak:

https://www.sciencedaily.com/releases/2019/08/190806101530.htm?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+sciencedaily%2Fhealth_medicine%2Fhealthy_aging+%28Healthy+Aging+News+–+ScienceDaily%29

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC2782876/

Alternatif Tıp Uygulamalarının Depresyon Hastalığında Etkinliği

Klinik depresyon hastalığı için tamamlayıcı ve alternatif tıp tedavilerinin etkinliğinin araştırıldığı bir çalışmada, sistematik derecelemede incelenen iki tedavi yöntemi dışında etkinliklerinin düşük olduğu tespit edildi.

Monoterapi olarak yani tek başına veya diğer tedaviler ile birlikte uygulanan alternatif tedavilerin etkinliğini inceleyen çalışmada çeşitli veritabanları araştırıldı. Advers olaylara ek olarak depresyonun şiddeti, yanıt, remisyon ( iyileşme) ve replas (tekrarlama- nüks etme) üzerindeki etkileri araştırılan çalışmada, 7104 erişkin hasta ile yapıldı. Sonuçlar sadece 2 tür tedavinin orta derecede etkili bulunduğunu ortaya koydu. Yapılan çalışmada tekrarlayan majör depresyon vakalarında farkındalığa dayalı bilişsel terapinin, standart antidepresan tedaviye göre daha etkili olduğunu ortaya koydu. Akupuntur, aromaterapi, probiyotikler,triptofan, B ve D vitaminleri, çinko ve magnezyum, omega 3 yağ asitlerinin depresyon tedavisinde etkinliğinin daha düşük olduğu belirlendi.

*Belirtmek gerekir ki B vitamini, D vitamini veya minerallerin eksikliğinin bulunması bu araştırma sonuçlarının dışındadır. D vitamini ve B vitamini eksikliğinin depresyon ve diğer ruhsal hastalıkların oluşumundaki rolü ve tedavide bu eksikliklerin giderilmesine yönelik yapılan yaklaşımlar tabii ki etkili sonuçlar vermektedir. Çünkü zaten var olan eksiklikler tedavi ile kombine olarak yerine konulmaktadır. Araştırmada ise ekstra vitamin veya gıda takviyelerinin tedaviye eklenmesinden bahsedilmiştir. Probiyotikler için de durum aynıdır. Emilim bozukluklarının tedavi edilmesinde probiyorik tedavi etkinliği mevcuttur.

Kaynak: https://www.psychiatryadvisor.com/home/topics/mood-disorders/depressive-disorder/cam-therapies-evaluated-for-the-treatment-of-clinical-depression/?utm_source=newsletter&utm_medium=email&utm_campaign=pa-update-hay-20190815&cpn=psych_all&hmSubId=&hmEmail=zlb62feMTgU1&NID=&email_hash=d6001e4ea1b3a1750389924db35f8787&mpweb=1323-64948-348269

 

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Bilim adamları, çölyak hastalığının teşhisinde kan testinin temelini oluşturabilecek biyobelirteçleri belirlediler.

Çölyak Hastalığı ince bağırsağın, Gluten adlı proteine karşı ömür boyu süren ve kronikleşen alerjisi, hassasiyetidir. Buğday, Arpa, Çavdar ve Yulaf gibi tahıllar Gluten içerir. Alınan gıda, ince bağırsakta bileşenlerine ayrıştırılıp bağırsak mukozası üzerinden kana karışır. Vücudumuzun yeterince gıda alabilmesi, ince bağırsakta çok sayıda bulunan ve villus çıkıntıları olarak adlandırılan kıvrımlar tarafından sağlanır. Çölyak Hastaları Glutenli yiyecekler tükettiklerinde bağırsak mukozasında alerji nedeniyle villus çıkıntıları ve kıvrımları tahrip olarak azalır ve küçülürler. Böylece bağırsak yüzölçümü gittikçe azalır ve alınan gıdalar emilemez hale gelir. Sonuçta beslenme yetersizliği, arkasından da hastalık belirtileri ortaya çıkar.

Çölyak hastalığının teşhisinde uygulanan tetkiklerin sonuçlanması uzun sürmektedir. Ancak hastalığın erken dönemde hızlıca tespiti, ,istenmeyen etkilerin ortaya çıkmasını engelleyecektir.

İmmusanT’ın Bilimsel Sorumlusu Dr. Robert P. Anderson, “Çölyak hastalığı olan hastaların glütene maruz kaldıktan hemen sonraki saatlerde yaşadıkları enflamatuar reaksiyonu tanımladık. “diyerek, bulguların aynı zamanda çölyak hastalığı olmayan (ancak benzer semptomları olan) insanları tespit etmeye yardımcı olan ve onları daha uygun tedavilere yönlendiren yöntemlere yol açabileceğini öne sürüyor. Çölyak hastalığı, Dünya Gastroenteroloji Örgütü’nden alınan rakamlara göre , Batı ülkelerindeki insanların yaklaşık % 1’ini etkileyen yaşam boyu süren bir durumdur .

Çölyak hastalığının belirtileri arasında şişkinlik, ishal , kusma, dışkıda çok fazla yağ bulunması (steatorre), demir eksikliğine bağlı anemi ve kilo kaybı sayılabilir . Çocuklarda, gelişme geriliğine sebep olabilir.

Anderson ve meslektaşlarının yapmış olduğu araştırmanın sonucunda, gereksiz yere diyet kısıtlamasına gerek kalmadan, kan testi ile çölyak hastalığının varlığı kesin olarak tespit edilebilecek.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır, tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Kaynak : https://www.medicalnewstoday.com/articles/326018.php?utm_source=newsletter&utm_medium=email&utm_country=TR&utm_hcp=yes&utm_campaign=MNT%20Weekly%20News%202019-08-14&utm_term=MNT%20Weekly%20News

 

Cilt Kanserine Karşı Nano Aşı

Melanom, derinin en üst tabakasında bulunan “Melanosit” adı verilen renk hücrelerinin çevresel ve kalıtımsal etkiler nedeniyle kötü huylu hücrelerle çoğalması sonucu ortaya çıkan ciddi bir cilt kanseridir. Deri kanserinin en tehlikeli formlarından biri olarak kabul edilir.

Melanomlara diğer cilt kanserlerine göre daha az rastlanır ancak cilt kanserine bağlı ölümlerin yaklaşık olarak %75’i melanomlara bağlı olarak gelişir. Kanser hücreleri çok hızlı büyüyen ve sistemik olarak yayılan bir davranış sergiler.

Eğer geçmişte alınmış bir erken dönem melanom sahibiyseniz, diğer kişilere kıyasla bu kansere yakalanma riskiniz ortalamanın üzerindedir. Bu nedenle ayrıca dikkat göstermeniz gerekmektedir. Ortaya çıkan bir leke veya lezyonda görülen birkaç işaret akla melanom şüphesini getirebilir.

Eğer yeni oluşan bir ben ya da cilt değişikliklerine sahipseniz, ya da aşağıda belirtilmiş olan özelliklere sahip bir ben taşıyorsanız hemen doktorunuza görünmelisiniz:
-Gittikçe büyüyen
-Şekli değişen, özellikle düzensiz kenarlı bir görünüm almaya başlayan
-Rengi değişen – daha koyu renkli, yamalı ya da çoklu gölgeli olan
-Kaşıntılı ya da ağrılı
-Kanamalı ya da kabuk tutmuş
-İltihap görüntülü

Özellikle 3 ya da daha fazla tona sahip kahverengi ya da siyah benlerin melanom olma ihtimali söz konusudur.

Son zamanlarda yapılan bir çalışmada, melanom cilt kanseri gelişiminin önlenmesi ve tedavisinde yeni bir yöntem araştırılmaktadır. Bu çalışmanın sonuçları Ağustos 2019’da Nature Nanotechnology dergisinde yayınlanmıştır. İsrail’deki Tel Aviv Üniversitesi’ndeki (TAU) bilim adamlarına göre, nano aşılar bağışıklık sistemini hastalığa karşı duyarlı hale getiriyor.

Melanom özellikle pigment melanin üreten vücuttaki cilt hücrelerine saldırır. Melanomdan etkilenen hücrelerin içinde peptid adı verilen belirli amino asit zincirleri bulunur. Araştırmacılar, yaklaşık 170 nanometre büyüklüğünde (bir nanometre metrenin milyarda biri) çok sayıda nano partikül ile birlikte melanom hücrelerinde bulunan 2 spesifik peptid zincirini kullandılar.

Elde edilen “nano aşı”, melanomdan muzdarip olduğu tespit edilen farelerin kan dolaşımına eklendi. Su çiçeği ve çocuk felci gibi bulaşıcı hastalıklar için mevcut diğer aşılar gibi, nano aşılar bağışıklık sistemini uyarmak için benzer şekilde çalışıyor.

Farelere nano aşı uygulaması aşamaları;

Aşama 1:

İlk aşamada, aşının koruyucu etkileri araştırıldı. Farelere nano aşı uygulanması ile melanom hücreleri kan dolaşımına katıldı ancak hastalık gelişmedi. Bu durumda aşının melanoma karşı koruyucu bir yöntem olup olmadığıtest edilmiş oldu.

Aşama 2:

Çalışmanın ikinci aşaması, aşının hastalığın erken ve orta aşamalarının bir belirtisi olan primer tümörler üzerindeki etkinliğini test edildi. Mevcut immünoterapi tedavileri, belirlenmiş nano aşı dozlarıyla birleştirildi ve melanom tümörlerinden muzdarip olan fareler üzerinde test edildi.

İmmünoterapinin ve gelişmiş nano aşının kombine tedavisi, etkilenen farelerde melanomun ilerlemesinde önemli bir gecikmeye neden oldu ve yaşam süresini beklenenin üzerinde arttırdı.

Aşama 3:

Bu çalışmanın son ucu, beyinde metastaz yapan melanom ve melanomun geç evrelerinde muzdarip hastalara ait doku üzerinde yapıldı. Bu test, önceki testlerin sonuçlarını doğruladı ve nano aşıların, hastalığın ilerlemesini daha sonraki aşamalarda bile yavaşlatabildiğini gösterdi.

Bu çalışma bize nano aşıların melanomdan muzdarip binlerce kişiye gerçekten yardım edebileceğini ve hastalığın metastaz yapmasını engelleyebileceğini gösteriyor.

Nano aşıların  geliştirilmesine yönelik araştırmalar halen devam etmektedir, ancak TAU araştırmacıları, melanom aşılaması ile ilgili araştırmaların, başka çeşitli kanser türlerinin tedavisi için de etkili  olacağını umuyor.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır tanı ve tedavi için lütfen hekiminize başvurunuz.

Kaynak: https://www.ba-bamail.com/content.aspx?emailid=33489

Botox Empati Yeteneğini Azaltıyor mu ?

İnsanların en temel ihtiyaçlarından birisi kuşkusuz ki anlaşılma isteğidir. Bir insanın kalbinden, ruhundan geçen duygu durumlarının bir kişi tarafından anlaşılması en büyük arzudur. Empati ötekinin neler deneyimlediğini, o kișinin düșünce çerçevesi içinde değerlendirerek duygusal olarak anlama ve ötekinin duygularını özümseyebilme yeteneği olarak tanımlanabilir. Empatinin biyolojik göstergelerine ilişkin en önemli gelişmeler ayna nöronların keşfi ile başlamıştır. Ayna nöronlar, temel olarak karşımızdakinin duygularını anlamaya, düşüncelerini ve davranışlarını kestirebilmeye, insanların kompleks davranışlarını taklit edebilmeye ve yorumlamaya yarayan özel nöronlardır. Nöronlarımız ve biz gezegendeki diğer tüm insanların nöronlarıyla karşılıklı etkileşim içindeyiz.

Amerikan Newsweek dergisinde yayımlanan araştırmada, botoks yaptırmanın başka insanların duygularını anlama yeteneğini azalttığı ortaya kondu.

Alın çizgilerine botoks yaptırmayı planlayan 40 gönüllüden öfke, mutluluk, üzüntü gibi bazı duygular uyandıracak bildirimleri okumaları isteniyor. Her cümle okunduktan sonra, gönüllülere, bu cümleyi iyi anladıklarında önlerindeki düğmeye basmaları söylendi. Botoks yapıldıktan iki hafta sonra benzer cümleler gönüllülere okutuldu.

Mutluluk uyandıran cümleyi okuyan katılımcılar düğmeye basmak için hiç vakit kaybetmedi. Ancak öfke veya üzüntü uyandıran cümleleri okuyan kişilerin cümleyi okuma ve anlamaya daha fazla vakit harcadığı görüldü. Dolayısıyla bu duyguların hissedilmesi de gecikti.

Botoks kullanıcılarının duygularının anlaşılmasının zor olduğunu bilinen bir durum. Bu noktada asıl sürpriz, aynı donuk kasların, onların başkalarını da anlamasını zorlaştırması.

Yüz kaslarımız ne hissettiğimizi yansıtır. Nöral mekanizmalarımız ise bu durumdan yararlanır ve karşımızdaki kişinin yüz kaslarını otomatik olarak  taklit ederek karşımızdaki kişinin hissetmekte olduğu duyguları daha hızlı şekilde anlamamızı sağlar. Botoksun empati duygusunda yarattığı etki bu aşamada gerçekleşir. Botoks hiçbir zaman kan-beyin çizgisinden geçemez, dolayısıyla duygular üzerindeki etkileri yüz kaslarını kısıtlamasından ötürü gerçekleşir.

Fransız “Le Nouvel Observateur” dergisinde de yayımlanan araştırmanın, botoksun duygusal içeriği yorumlama becerisini etkilediğini gösteren ilk araştırma olduğu belirtildi.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize başvurunuz.

Kaynak:

https://www.nytimes.com/2011/06/19/fashion/botox-reduces-the-ability-to-empathize-study-says.html

https://www.theguardian.com/commentisfree/2013/may/22/botox-silences-womens-faces-empathy

D Vitamini ve Şizofreni

Şizofreni psikotik hastalıkların başında gelen ve tüm toplumun yaklaşık %1’ini etkileyen bir hastalıktır . Mental …

PSİKOTİK BOZUKLUKLAR VE HASTA YAKINLARINA ÖNERİLER

Psikoz, kişiyi gerçeklerden yani dış dünyadan koparıp, düşünce, idrak, konuşma ve davranış problemleri gösterebilen …