Aylar: Temmuz 2019

Pika Hastalığı Nedir ?

Pika besleyici değeri olmayan veya besin olmayan maddelerin düzenli ve aşırı miktarda yenmesi ile karakterize bir yeme bozukluğudur. Pika çocukluk yaş grubunda daha fazla olmak üzere tüm toplumlarda ve yaş gruplarında görülebilir. Tipik olarak, küçük çocuklar boya, sıva, iplik, saç ve kumaş parçaları yiyebilir, büyük çocuklar toprak, hayvan dışkısı, taş, silgi ve kağıt yiyebilirler. Hamilelik sırasında pika davranışı dünya çapında bildirilmiştir ve en yaygın olarak kırsal ülkelerde ve düşük gelirli ailelerde bulunur. Hamile ve postpartum dönemde olan kadınların araştırıldığı bir meta analizde pika prevalansı %27.8 saptanmıştır.

Nedenleri:

Psikososyal ve biyokimyasal faktörler ön plandadır. Pikanın, özellikle uyaran azlığı ve ebeveyn ihmalinin olduğu ortamlardan öğrenilmiş bir davranışın sonucu olarak ortaya çıkabileceği öne sürülmektedir. Düşük sosyoekonomik düzey, ihmal, istismar, yetersiz anneçocuk etkileşimi ile pikanın güçlü ilişkisi gösterilmiştir. Düşük sosyoekonomik düzey, ihmal, istismar, yetersiz anneçocuk etkileşimi ile pikanın güçlü ilişkisi gösterilmiştir. Erişkinlerde pika özellikle demir eksikliğinin en fazla görüldüğü gebelik dönemi ile ilişkilidir. Gebelikteki pika, azalmış demir depoları ya da düşük hemoglobin değerleri ile ilişkili bulunmuştur. Pika sıklıkla mental retardasyon ve gelişimsel sorunlarla ilişkilidir. Genel popülasyona nispeten zeka geriliği olan çocuklarda daha sık görülmekte olup zeka düzeyi düştükçe pikanın sıklığı da artmaktadır. Dünyada pikanın çok farklı tipleri görülmekte olup ülkemizde anemi ve primer hipotiroidi tanısı ile kömür yeme alışkanlığı olan farklı bir olgu bildirilmiştir.

Tanı:

Pika davranışları sıklıkla 12-24 aylıkken başlamaktadır. Mevcut yeme sorununun şiddeti ve tüketilen maddenin doğasına göre sekonder zehirlenme, enfeksiyon, gastrointestinal bulgular ve dental (ağız ve diş sağlığı sorunlerı ) sorunlar ortaya çıkmaktadır. Birçok olgu ciddi bir komplikasyon gelişene kadar tanı konamamaktadır.

Gelişimsel engelli çocuklar birçok problem davranış biçimi için daha fazla risk altında olsa da pika özellikle yaşamı tehdit eden tıbbi sonuçlarla sonuçlanabilmesi nedeniyle önemlidir. Ciddi ve potansiyel olarak ölümcül olan tıbbi komplikasyonlar arasında barsak tıkanıklığı ve perforasyon, boğulma, paraziter enfeksiyonlar ve zehirlenme sayılabilir. Daha az tehlikeli tıbbi konular ise beslenme yetersizliği, ağız ve diş sağlığı sorunları, irritabl bağırsaklar, genişlemiş kolon ve kabızlıktır.

Pika aynı zamanda sosyal damgalanmaya da yol açabilir, bunun ardından sosyal izolasyon potansiyel olarak pika maddelerini arama ve alma davranışını arttırabilir.

Klinik görüşmeler yoluyla veya standart bir değerlendirme kullanılarak konulabilir. Pika sıklıkla otizm spektrum bozukluğu ve mental retardasyonda ortaya çıkmakta olup klinik açıdan dikkat çekecek şiddete ise pika tanısı konulmaktadır. Kapsamlı gelişim öyküsü, yaşam çevresi, mevcut tıbbi durum, yenilen maddeler sorgulanmalıdır. Tam kan sayımı, demir düzeyi incelenmelidir. Pikası olan olgular değerlendirilirken çocuğun fiziksel ve zihinsel durumuyla birlikte aile işlevselliği de değerlendirilmelidir. Pikanın ayrıcı tanısında diğer beslenme bozuklukları, demir eksikliği ya da çinko eksikliği akla gelmelidir.

Tedavi:

Tedavilerde psikososyal, çevresel, davranışsal ve aile rehberliği yaklaşımları öne çıkmaktadır. Çalışmalarda çeşitli davranışsal tedavi yöntemlerinin pikayı azalttığı ve tedavi başarısının %80’lere yaklaştığı gösterilmiştir. Bu yöntemlerden bazıları; pozitif ve negatif pekiştirme, yenebilir olmayan maddelere erişimin fiziksel olarak kısıtlanması, alışkanlığı tersine çevirme, sistematik duyarsızlaştırma olarak sıralanabilir. Tedavide pikaya yönelik psikoeğitimin önemli yeri vardır. Çocuğa bakım verenler, pikanın kurşun zehirlenmesine varan komplikasyonları hakkında uyarılmalıdır. Ailenin olgunun ne yediğini denetlemesi, boya gibi kurşun içeren maddeleri yemesini önlemek açısından olguyu izlemeleri gerektiği aktarılmalıdır. Ailenin sosyal desteğinin artırılması, güçlüklerini gidermelerine yardımcı olunması ve böylelikle anneçocuk ilişkisini iyileştirmek tedavinin önemli bir parçasıdır. Besin takviyeleri genellikle gelişimsel geriliği olan veya olmayan bireylerde pika

yı azaltmak için kullanılır. Pika diğer hastalıklara sekonder ise, altta yatan hastalığın tedavisi gereklidir. Demir eksikliği olan olgularda demir tedavisi sıklıkla önerilmekte olup bir çok olguda pikayı azalttığı gösterilmiştir. Pikanın farmakoterapisine yönelik şimdiye kadar yapılan çalışmalarda, impulsif ya da obsesif-kompulsif davranışlarla karakterize olan diğer psikiyatrik bozuklukların pika ile ortak özellikler gösterdiği görülmektedir.  İlaç tedavisi olarak; seçici Serotonin gerialım inhibitörleri kullanılırken, yapılan çalışmalar sonucunda dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun stimülanla tedavi edildiği olgularda pikanın da azaldığı saptanmıştır.

Bir aydan uzun süre boyunca gıda olmayan maddeleri yeme alışkanlığı bulunan bireylerin mutlaka bir hekime danışmaları gerekmektedir.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Kaynak: https://www.journalagent.com/kpd/pdfs/KPD-50570-REVIEW-KACAR.pdf

Demansın unutulmuş semptomu APATİ

Apati, demansın en yaygın nöropsikiyatrik belirtisidir. Alzheimer hastalarında herhangi bir dönemde davranış bozukluğu görülme oranı %80’dir. Yaygın olmasına rağmen, bakım evi gibi ortamlarda saldırganlık gibi semptomlardan daha az rahatsız edici olduğu için apati genellikle göz ardı edilir. Apati çevreye karşı normal olmayan boyutlarda duyulan ilgisizlik, duygusuzluk, kayıtsızlık olarak tanımlanabilir. Demans ile yaşayan insanların ve ailelerinin yaşam kalitesi üzerinde büyük bir etkisi vardır.

Exeter Üniversitesi’nin öncülüğünde ve LA’da Alzheimer Birliği Uluslararası Konferansında sunulan araştırma Alzheimer hastalığı olan 4.320 kişinin analizine dayanmaktadır. Raştırma sonuçlarına göre, çalışmanın başlangıcında başvuran hastaların  % 45’inde apati bulguları görülmekteyken,  zaman içerisinde bu kişilerin % 20’sinde apati bulguları kalıcı hale geldi. Bu kişilerde depresyon bulgularından bağımsız, bir demans semptomu olarak görülen apati, kendine özgü klinik ve biyolojik bir profile sahipti. Londra’daki Exeter Üniversitesi ve King’s College’dan Dr. Miguel de Silva Vasconcelos’a göre; “insanların çeşitli faaliyetlerden çekilmeleri sonucu bilişsel gerileme hızlanabilir. Ölüm oranlarına bakıldığında ise apati bulguları olan demans hastalarında risk daha fazladır. Apati demansın unutulmuş bir belirtisidir, ancak bunun yıkıcı sonuçları olabilir. Araştırmamız demans hastalarında apati bulgularının ne kadar yaygın olduğunu göstermektedir. Araştırmanın sonuçları doğrultusunda daha etkili ve yeni tedavi yaklaşımları geliştirilebilir. Kişisel bakım ve sosyal etkileşimi arttırmaya yönelik çalışmalar ile gerçek bir fark yaratabiliriz.”

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/07/190717105335.htm?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+sciencedaily%2Fhealth_medicine%2Fhealthy_aging+%28Healthy+Aging+News+–+ScienceDaily%29

Röntgen ile kanser riski arasındaki bağ tespit edildi

MedicalXpress sitesinde yer alan habere göre;

İngiltere’deki Cambridge Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma sonucunda güvenli radyasyon seviyelerinin, yüksek kanser riski ile ilişkili P53 gen mutasyonlarına sahip hücrelerin sayısını artırdığı belirlendi. Bugüne kadar güvenli olduğu düşünülen bilgisayarlı tomografinin 3 seansına eşdeğer küçük radyasyon dozlarının bile P53 gen mutasyonlarına sahip hücrelerin sayısını arttırdığını bildiren araştırmacılar, röntgen öncesi içilen antioksidanların, sağlıklı hücrelere, P53 geni “bozuk” hücrelere karşı başarıyla mücadele etmeye yardımcı olduğunu iletti. Ancak bu terapinin, sağlıklı hücrelere zarar verebileceği ve hatalı hücrelerin çoğalmasına katkıda bulunabileceğine inanılıyor.

Cambridge Üniversitesi Profesörü Phil Jones, bilgisayarlı tomografi ve röntgen risklerinin tam araştırılmadığını, söz konusu çalışmanın düşük doz radyasyonun etkilerini ve taşıyabileceği riskleri daha iyi anlamaya yardımcı olduğunu söyledi.

Tüm insanların vücudunda kansere dönüşebilen mutant hücreler var. P53 de bu mutasyonlardan biri. Sayıları yaşla birlikte artar, ama aralarında çok azı kanser hücrelerine dönüşüyor.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

 

Daha iyi işitmek BUNAMA riskini azaltıyor.

Lancet Demans Önleme, Müdahale ve Bakım Komisyonu tarafından son yıllarda yapılan araştırmalaragöre, işitme kaybının demans için önemli bir risk faktörü olduğu ortaya çıktı.

Londra’daki Exeter Üniversitesi ve King’s College tarafından yapılan araştırmaya göre, işitme cihazı kullanımı demans riskini azaltmaktadır. İki ayrı grup ile iki yıl boyunca yapılan çalışmada, katılımcılara çeşitli bilişsel testler uygulandı. Katılımcılardan işitme cihazı kullanan grubun, kullanmayanlara oranla dikkat ve tepki süreleri ve konsantrasyonlarının daha iyi olduğu belirlendi. Araştırma ile işitme cihazı kullanımının, yaşlıların konuşma ve anlama kapasitelerini artırdığını ve bu kişilerin zihinsel olarak daha az yoruldukları belirlendi.

Archives of Neurology’de yayımlanan bir çalışmanın yazarlarından Frank R. Lin’e göre bunun iki olası nedeni var. Hipotezine göre işitme sorunu olan kişiler, işitmesi iyi olan kişilere göre daha fazla bilişsel kaynağını sesi işlemlemeye ayırmak zorunda kalıyor. Sese daha fazla bilişsel kaynak ayırmak, diğer işler için gerekli beyin gücünü sınırlıyor. Lin işitme sorunlarının ayrıca demans için bir diğer risk unsuru olan sosyal izolasyona da yol açtığını belirtiyor.

Exeter Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Profesör Clive Ballard’a göre orta yaştan itibaren harekete geçildiğinde demans riski üçte bir oranında azaltılabiliyor.

Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/07/190715094910.htm?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+sciencedaily%2Fhealth_medicine%2Fhealthy_aging+%28Healthy+Aging+News+–+ScienceDaily%29

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Alkollü içecekler, migren ataklarını tetikleyebilir.

Avrupa Nöroloji Dergisinde yayınlanan bir çalışmaya göre, alkollü içeceklerin tüketimi migren ataklarını tetikliyor. 2197 hastanın katıldığı araştırmada, alkollü içeceklerin yüzde 35,6 olarak tetikleyici unsur olduğu rapor edildi.

Özellikle kırmızı şarap (katılımcıların yüzde 77.8’i), alkollü içecekler arasında migren ataklarını en fazla tetikleyen içki olarak kabul edildi.

Hollanda’da Leiden Üniversitesi Tıp Merkezi’nden Dr. Gisela Terwindt, Alkolle tetiklenen migrennin, alkollü içeceklerin alınmasından sonra hızlı bir şekilde meydana geldiğini ve normal alkol sonrası etkilerden farklı olduğunu belirtti.

Şarapta bulunan tiramin maddesinin migrenle bağlantısı olduğu bilinmektedir. Aynı madde bazı peynir türlerinde de bulunmaktadır.

Ancak migren, sadece beslenmeye dikkat ederek kontrol altına alınabilecek kadar basit bir süreç değildir.  Migrenin beyin kimyasallarındaki değişimlerden kaynaklandığı düşünülür. Migren atağı sırasında özellikle serotonin adlı kimyasalın seviyelerinde düşme gözlemlenir. Serotonin düzeyinin azalması beynin bir bölümündeki damarlarda kasılmaya ve daralmaya neden olabilir. Hemen sonrasında damarlar genişler ve bu durumun baş ağrısına neden olduğu düşünülür. Serotonin seviyesindeki düşüşün nedeni ise tam olarak açıklanabilmiş değildir.

Bazı bilim adamlarına göre, hormon seviyelerindeki değişimlerle migren arasında sıkı bir bağ vardır. Bazı migren hastası kadınlar, regl döneminde ortaya çıkan migren ataklarından şikayetçidir. Kadınlar adet olmadan hemen önce, östrojen hormonu seviyelerinde düşüş gözlemlenir. İlk adet gününden 2 ya da 3 gün sonra atak ortaya çıkabilir.

 

Migren ağrısı semptomları çeşitli kombinasyonlarda oluşabilir. Bunlar: “Tüm başı etkileyebilen veya başın bir yanından öbürüne geçen ortadan şiddetliye ağrı (çoğunlukla vuran veya zonklayan ağrı diye tanımlanır) “Işığa, sese veya kokulara karşı hassasiyet”Bulanık görüş “Mide bulantısı veya kusma, mide ekşimesi, abdominal ağrı “İştah kaybı “Aşırı sıcak veya soğuk hissi “Solgunluk “Yorgunluk “Baş dönmesi “Ateş (nadiren) “Çakan parlak noktalar veya ışık, kör noktalar, dalgalanan veya sivri çizgilerKüme Baş Ağrısı “Zonklayan veya sürekli türde yanma veya oyma hissiyle tanımlanan yoğun tek taraflı ağrı “Ağrı bir gözün arkasında veya göz çevresindedir, yer değiştirmez “Ağrı genellikle 30-90 saniye sürelidir, fakat 15 dakikadan 3 saate kadar sürebilir. Ağrı kaybolduktan bir süre sonra aynı gün ortaya çıkar (küme periyodu esnasında çoğu kişi günde 1 ila 3 kez ağrı yaşar) “Ağrılar çok düzenlidir, çoğunlukla günün aynı saatlerinde olur ve çoğunlukla kişiyi gecenin aynı saatinde uyandırır.Sinüs Ağrısı “Elmacık kemikleri, alın ve burun kemiğinde derin ve sürekli ağrı “Ağrı genelde ani baş hareketi veya zorlanmayla yoğunlaşır ve burun akıntısı, kulak tıkanıklığı, ateş ve yüzde şişkinlik gibi diğer sinüs semptomlarıyla beraber gerçekleşir. Migren ağrıları için ilaç tedavisi ağrıyı ve migren semptomlarını hafifletir ve yeni migren krizlerini önler.

Migreni tetikleyen diğer faktörler;

Günlük rutinde değişiklikler: Uyku düzeninin bozulması ya da uzun yolculuklar gibi günlük yaşantıdaki değişiklikler bazı kişilerde migreni tetikleyebilir. Hatta tatile çıkmak gibi, gönüllü olarak yapılan ve stresten uzak bir değişiklik bile migren atağına neden olabilir.

Hafta sonu: Pek çok kişi migren ataklarına hafta sonunda yakalandığını belirtir. Bunun açıklaması da, hafta içi ile hafta sonu arasında gündelik rutin arasında büyük farklılıklar olması olabilir. Sabah kalkma saatinden, yemek saatlerine, tüketilen kahve miktarına kadar pek çok şey, özellikle çalışanlar için hafta sonu değişiklik gösterir.

Stres: Migren ve stres yakından ilişkilidir. Kaygı, heyecan ve şok gibi etkenler migren atağına zemin hazırlayabilir. Yine de bazı migren hastaları, stresli dönemi atlattıktan sonra migren atağının ortaya çıktığını belirtir. Stresli bir haftadan sonra, hafta sonu vücut rahatlama fırsatı bulduğunda atak görülebilir.

Uyku: Çok az ya da çok fazla uyumak; kişiden kişiye değişmekle birlikte ikisi de migren tetikleyici olabilir.

Kafein: Aynı gün içerisinde çok fazla kahve, kola ya da çay tüketilmesi migreni tetikleyebilir. Kahve alışkanlığı olan kişilerde ise, kafeinin aniden kesilmesi atağa neden olabilir.

Kadınlarda hormonal değişimler: kadınlarda ergenlikle birlikte başlayan ve regl döneminde tetiklenen migren ataklarına sık rastlanır. Menopoz, migren hastaları için zor dönemlerden biridir.

Çevre: Hava değişimi, yüksek nem oranı, yüksek irtifa, gürültülü ortam, keskin kokular, sigara dumanı ya da titrek ışıklar migren tetikleyici olabilir.

Bilgisayar ekranı: Uzun saatler boyunca bilgisayar başında oturmak migrene zemin hazırlayabilir. Migren hastaları sık sık mola vermeli, parlamayı önleyen ekranlar kullanmalı ve iyi ışıklandırılmış bir ortamda çalışmalıdır. Ayrıca bilgisayar başında doğru oturmak da kasların gerilmemesi için önemlidir. Kas gerginliği ile migren de yakından ilişkilidir.

Beslenme– yetersiz beslenme: Aç kalma, şekerli atıştırmalıklarla açlığı geçiştirme gibi durumlar migrenin bilinen tetikleyicileridir. Açken düşen kan şekerinin, şekerli bir yiyecekle aniden yükseltilmesi migrene zemin hazırlar. Bazı yiyeceklerde bulunan kimyasallar da migren atağına neden olabilir. Aspartam, nitrat ve monosodyum glutamat en çok dile getirilen kimyasallardır. Yeterince su içmemenin ataklara neden olduğu kişiler de vardır.

peynir: Şarapta bulunan tiramin maddesi  bazı peynir türlerinde de bulunur.

Fiziksel koşullar – kas gerginliği: Sürekli öksürmek ya da baş yaralanmaları migreni tetikleyen fiziksel etkenler olarak bilinmektedir.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Kaynak:

https://www.sciencedaily.com/releases/2018/12/181219075841.htm

https://www.e-psikiyatri.com/migrenle-ilgili-her-sey-25679

 

 

 

Hafta sonu uzun uyumak metabolizmayı daha karmaşık hale getiriyor

Hayatımızın neredeyse üçte birini kapsayan uyku hayati derecede önemli fizyolojik bir ihtiyaçtır. Dinlendirici bir uykunun süresi kişiden kişiye değişmekle beraber yaşa bağlı olarak da farklılıklar göstermektedir.

Yeni doğmuş bebekler 16-18 saat, küçük çocuklar 12-14 saat, yetişkinler ise ortalama 7-9 saat arası uykuya ihtiyaç duyarlar. Uyku ihtiyacımızın ana nedeni beynimizdir. Beynimize gün boyunca sürekli bilgiler gelir ve işlenir. Yaklaşık 16 saat sonra beynimiz neredeyse çalışma kapasitesinin tamamını kullanmış olur.

Beynimizdeki sinir hücrelerinin tekrar verimli olarak çalışabilmesi için istirahata, yani uykuya ihtiyacı vardır. Uykunun dinlendirici olabilmesi için her şeyden önce uyku süresinin yeterli olması gerekmektedir.

Uykusuzluk, vücut hücrelerindeki genlerin davranış biçimlerini etkiliyor gibi görünüyor.

İngiltere’deki Surrey Üniversitesi‘nden araştırmacılar uykusuzluğun enflamasyonda rolü olan genlerin aktivitesini arttırdığını belirledi.

Araştırmayı yapan ekipten Dr Malcolm von Schantz, genlerin uykusuzluğa verdiği tepkinin, vücudun stres altında olduğu zaman verdikleri tepkiye benzediğini söylüyor.

Dr Schantz “bu durum, uykusuzlukla kalp hastalığı ve felç gibi hastalıklar arasındaki bağlantıyı açıklamaya yardımcı olabilir” diyor.

Uyku esnasında birçok biyolojik olay gerçekleşmektedir. Bunların bazıları şunlardır:

Hafıza ve uyku: Bellek ile ilgili işlemler çoğunlukla uyku sırasında gerçekleşir. Gün içerisinde beynimize kaydedilen izlenimler, deneyimler ve bilgiler geçici olarak beynin hipokampüs bölgesinde depolanır. Ve depolanan bu bilgiler sadece geceleri uykuda yeniden etkinleştirilir. Yeniden etkinleştirme işlemi bilgilerin kalıcı olması için gereklidir. Çünkü uyku, hipokampusta geçici olarak depolanan bu bilgileri serebral korteksin bir parçası olan neocortex‘e aktarılmasını teşvik eder. Neocortex aktarılan bilgiler burda içeriğine göre sıralanarak uzun süreli bellek oluşturulur. İşte bu bilgi aktarımı sadece uyku sırasında gerçekleşir, aksi takdirde beyin toplanan bilgiler ile hipokampustan neokortekse aktarılan bilgiler arasında ayrım yapamaz.

Bağışıklık sistemi ve uyku: Uyku, vücuda zihinsel ve fiziksel iyileşme fırsatı sunar. Organlar ve bağışıklık sistemi yenilenir ve özellikle de yaraların iyileşmesi uykuda gerçekleşir.

Enerji tasarrufu ve uyku: Vücut ısısı uyku sırasında bir derece kadar düştüğü için vücudumuz gece uyku esnasında enerji tasarrufu sağlar.

Gençlik, çekicilik ve uyku: Araştırmalar, dinlenmiş insanların daha çekici ve sağlıklı olduğunu gösteriyor. Uzun süre çok az uyku ile yetinmek, yaşlılık semptomları olarak kabul edilen kanda kortizol miktarının artması, glukoz toleransının kötüleşmesine sebep oluyor.

Toksik maddelerin atımı ve uyku: Uyku, hücrelere detoksifikasyon yapma imkanı verir. Vücut, biriken ve ihtiyaç duyulmayan metabolik son ürünleri özellikle geceleri atar. Gündüz metabolik faaliyetler sonucu beyindeki Glia Hücrelerde moleküler çöp olarak adlandırılan atık maddeler birikir. Günün ilerleyen saatlerinde bu atık maddelerin miktarı gittikçe artarak yorgunluğun ortaya çıkmasına sebep olur. Gece uyku esnasında Glia hücreler hacimlerini % 60 oranında küçülterek moleküler çöplerin beyinden dışarıya atılmasını sağlanır.

 

Hafta sonu uzun uyumak metabolizmayı daha karmaşık hale getiriyor: 

Birçok kişi yoğun iş temposu nedeniyle hafta içi sabahları erken kalkarak uykusundan feragat etmek zorunda kalır. Eğer bu durum uzun süre devam ederse kişide Kronik uyku açığının ortaya çıkmasına sebep olur. Kronik uyku açığının en belirgin özelliği kişinin kendini gün içerisinde yorgun ve tükenmiş hissetmesidir. Kronik uyku açığının uzun yıllar devam etmesi halinde ise birçok metabolik rahatsızlığın ortaya çıkması da kaçınılmaz olur.

Yapılan araştırmalar birçok insanın hafta içinde günlük yedi saat uyumadığını, bu süreye ancak hafta sonları ulaşabildiğini gösteriyor. Hafta içi yoğun iş temposu nedeniyle çok az uyuyup hafta sonu uzun uyuyarak bu açığı telafi etmek mümkün mü?

Hafta içi az uykunun sebep olduğu zararlı etkileri hafta sonları uzun uyuyarak telafi etmenin mümkün olup olmadığını araştırmak amacıyla Colorado Üniversitesi’nden Christopher Depner ve meslektaşları 36 genç ve sağlıklı denek ile uyku laboratuvarında iki hafta süren bir araştırma yaptılar. Çıkan sonuçlar, kronik uyku açığının sebep olduğu zararlı etkilerden hafta sonu uzun uyuyarak kurtulmanın mümkün olmadığını gösteriyor.

Araştırmaya katılan denekler ortama alışmaları için önce makül bir süre laboratuvarda bekletildiler ve ardından iki haftalık bir araştırma için üç gruba ayrıldılar.

Grup(kontrol grubu): Günde dokuz saat uykudular

Grup: Günde sadece beş saat uykudular

Grup: Pazartesiden cumaya kadar günde beş saat, hafta sonu uzun uyudular. İkinci hafta pazartesiden cumaya kadar yine sadece beş saat uyku uyudular.

Her üç grupta bulunan deneklerin gerek araştırmaya başlamadan önce, gerekse araştırma bittikten sonra vücut ağırlıkları, kalori alımı ve harcamaları ile çeşitli dokulardaki insülin duyarlılığı ve uyku hormonu Melatonin seviyeleri ölçüldü.

Sonuçlar şaşırtıcı 

Hafta sonu uzun uyuyanlar kilo aldılar

Üçüncü gruptaki deneklerin hafta içinde ortalama olarak on iki saatten fazla birikmiş uyku açığı olmasına rağmen, hafta sonu sadece 1,1 saat daha uzun uyudular ve uyku açıklarını ikinci haftaya taşıdılar.

Hafta sonu uzun uyuyan üçüncü gruptakiler ile her gün kısa uyuyan ikinci gruptakilerin metabolizmalarında aynı olumsuz değişiklikleri görüldü. Her iki grubun bireyleri deney süresince yaklaşık olarak 1,3 ile1,4 kg arası şişmanladılar. Buna deneklerin normal akşam yemeği dışında uyuyana kadar atıştırmalık yiyecekler yiyerek gereğinden fazla kalori almasının sebep olabileceği tahmin ediliyor.

Bunun dışında bu iki gruptaki bireylerin uyku hormonu Melatonin maksimum seviyenin de geriye kaydığı tespit edildi.(Buna Biyolojik Saatin geriye kaymasının sebep olduğu düşünülüyor.)

Hafta sonu uzun uyuyanlarda şeker metabolizması bozuldu.

Başka bir şaşırtıcı etki de şeker metabolizması üzerinde görüldü. Hafta içi kısa uyuyanlarda yani ikinci gruptakilerin kasları ve diğer dokularında insülin duyarlılığının ortalama yüzde 13 oranında azaldığı tespit edildi.

Üçüncü gruptakilerin yani hafta içi kısa uyuyan ama hafta sonu uzun uyuyanlarda ise durum biraz daha kötü. Bu grupta insülin duyarlılığının yüzde 27’ye kadar düştüğü görüldü. Bu şaşırtıcı sonuç gerçekten hiç beklenmiyordu. Zira hafta sonu uzun uyumanın metabolizmaya olumlu etkisi olacağı tahmin ediliyordu.

Araştırmacılar, bu şaşırtıcı durumun normal ritimdeki değişikliklerden kaynaklandığını, değişen uyku süresinin vücudu az uyumadan daha fazla strese sokarak metabolizmayı bozduğunu düşünüyorlar.

Sadece düzenli uyku

Kronik uyku açığının verebileceği olası yıkıcı etkilerden korunmak için gece uykusunun yeterli olması gerekmektedir. Bu araştırma düzenli olarak en az yedi saat uyumak gerektiğini, hafta boyunca az uyuyup hafta sonları bunu telafi etmeye çalışmanın doğru bir sağlık stratejisi olmadığını gösteriyor.

Dünya Sağlık Örgütü de zaten günde yedi-sekiz saat uyumayı tavsiye ediyor. Yedi-sekiz saatlik bir uyku beynin yıkanarak moleküler çöplerden arınması ve vücudun kendini yenilemesi için gerekli olan süredir.

Başka bir şaşırtıcı etki de şeker metabolizması üzerinde görüldü. Hafta içi kısa uyuyanlarda yani ikinci gruptakilerin kasları ve diğer dokularında insülin duyarlılığının ortalama yüzde 13 oranında azaldığı tespit edildi.

Üçüncü gruptakilerin yani hafta içi kısa uyuyan ama hafta sonu uzun uyuyanlarda ise durum biraz daha kötü. Bu grupta insülin duyarlılığının yüzde 27’ye kadar düştüğü görüldü. Bu şaşırtıcı sonuç gerçekten hiç beklenmiyordu. Zira hafta sonu uzun uyumanın metabolizmaya olumlu etkisi olacağı tahmin ediliyordu.

Araştırmacılar, bu şaşırtıcı durumun normal ritimdeki değişikliklerden kaynaklandığını, değişen uyku süresinin vücudu az uyumadan daha fazla strese sokarak metabolizmayı bozduğunu düşünüyorlar.

Sadece düzenli uyku

Kronik uyku açığının verebileceği olası yıkıcı etkilerden korunmak için gece uykusunun yeterli olması gerekmektedir. Bu araştırma düzenli olarak en az yedi saat uyumak gerektiğini, hafta boyunca az uyuyup hafta sonları bunu telafi etmeye çalışmanın doğru bir sağlık stratejisi olmadığını gösteriyor.

Dünya Sağlık Örgütü de zaten günde yedi-sekiz saat uyumayı tavsiye ediyor. Yedi-sekiz saatlik bir uyku beynin yıkanarak moleküler çöplerden arınması ve vücudun kendini yenilemesi için gerekli olan süredir.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Kaynak:

https://saltuerk.wordpress.com/2019/04/01/hafta-sonu-uzun-uyumak-faydadan-cok-zarar-veriyor/

( Mehmet Saltuerk )

https://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/05/150520_uyurken_ne_oluyor

 

 

 

Omega-3, Depresyon, Koroner Kalp Hastalığı Olan Hastalarda Fayda Göstermedi

Klinik Psikiyatri Dergisi’nde yayınlanan çalışma sonuçlarına göre, sertraline ek eikosapentaenoik asit (EPA) ilavesi, eşlik eden depresyon ve koroner kalp hastalığı (KKH) olan hastalarda antidepresan etkisi göstermedi .

Mayıs 2014 ile Haziran 2018 arasında yapılan çalışmaya majör depresif bozukluğu olan 144 hasta ve koroner kalp hastalığı (KKH) için yüksek risk altında olan kişiler katıldı.

Hastalara

  • 50 mg / gün sertralin ve plasebo
  • 50 mg / gün sertralin ve 2 g / gün EPA uygulandı.

Beck Depresyon Envanteri II’yi kullanarak tedavinin başlangıcından 10 haftaya kadar olan depresif semptom skorundaki değişiklikler incelendi.

Analizden sonra, araştırmacılar EPA ile plasebo verilen hastalar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulamadılar.

Araştırmacılar daha uzun süre takviye kullanımının veya farklı bir antidepresan seçiminin omega 3’ün etkilerini değiştirip daha farklı araştırma sonuçlarının elde edilebileceğini bildirdi.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Kaynak:

https://www.psychiatryadvisor.com/home/topics/mood-disorders/depressive-disorder/omega-3-shows-no-benefits-in-patients-with-depression-coronary-heart-disease/?utm_source=newsletter&utm_medium=email&utm_campaign=pa-update-hay-20190705&cpn=psych_all&hmSubId=&hmEmail=zlb62feMTgU1&NID=&email_hash=d6001e4ea1b3a1750389924db35f8787&mpweb=1323-60518-348269

İleri yaşta baba olanların çocukları daha uzun telomerlere sahipler; İleri yaşta baba olanların çocukları daha uzun yaşayabilir !

MEHMET SALTUERK / THE INSTİTUTE FOR GENETİCS OF THE UNİVERSİTY OF COLOGNE

Hepimiz uzun ve sağlık bir yaşam isteriz. Spor yaparak, dengeli beslenerek, sigara ve alkolden uzak durarak ve modern tıbbın imkânlarından yararlanarak bu isteğimizi bir miktar gerçekleştirmek mümkün olsa da, bunlara dikkat ederek ne kadar uzun yaşayacağımızı kestirmek pek mümkün değil.

Uzun telomer, uzun bir yaşam demek

Günümüzde telomer uzunluğu ile yaşlanma belirtileri arasında gözle görülebilir ilişkinin olduğu bilinmek

tedir. Bu konuda birçok bilimsel çalışma ve bu çalışmaların yayınlandığı birçok bilimsel makale bulunmaktadır.

Doğumla bize aktarılan Telomerlerimizin uzunluğu ne kadar uzun yaşayacağımız konusunda bize oldukça açık bir bilgi veriyor. Bu bağlamda Telomer uzunluğu, kronolojik yaşın aksine gerçek biyolojik yaşın bir ölçüsüdür. Yani Telomerler için “Hücrelerin yaş saati” demek yanlış olamaz.

Telomer nedir, uzun telomer ile uzun ömür arasında nasıl bir ilişki vardır ?

Telomerler, kromozomların uç kısımlarında bulunan ve kromozomları koruyan yapılardır. Telomerler, 900 ila 2,000 tekrara sahip „TTAGGG“ baz dizilimin’den oluşur

Yaşamımız boyunca programlanmış her hücre bölünmesinde telomerlerimiz 25-200 baz çifti kısalır. Bir noktadan sonra telomerler o kadar kısalır ki, hücre bölünmesi artık durur. Daha açık bir ifade ile telomerler, çalışan bir kum saati gibi çalışır ve hücrelerin 50 ila 60 kattan fazla bölünmesini önler. (Bu kısalma süreci hücrenin kendi programı dahilinde olur ve yaşlılığın bir ölçüsüdür.)

Not: Burada konumuz değil ama yinede birkaç cümle ile belirtmeden geçmeyelim: Bazı kanser türleri telomerlerin uzamasını sağlayan Telomeraz enzimini aktive ederek durmuş olan hücre bölünmesini kontrolsüz olarak yeniden başlatır. Bu süreç kanser gelişiminde önemli bir rol oynar).

Telomerlerin, kadınlarda erkeklerden daha uzun olduğu ve bu nedenle kadınların erkeklerden daha uzun yaşadığı bilinmektedir. Ayrıca yaşlı ikizler ile yapılan çalışmalar kısa telomerlere sahip olan ikizlerin daha önce öldüğünü gösteriyor.

Yaşlandıkça telomerler kısalıyor: Vücut hücreleri zamana bağlı olarak bölünür ve her bölünmede kromozomların uç kısmında yer alan ve koruyucu özelliğe sahip telomerler bir miktar kısalır. Birçok hücre bölünmesinden sonra telomerler belirli bir uzunluğun altına düşerler ve artık hücre bölünemez. Bu süreç sonunda hücreler büyümez veya tamamen ölürler. Aslında bu durum yaşlanmada önemli derecede sorumlu olan bir süreçtir. Başka bir ifade ile her bölünmede kısalan telomerler yaşlanmanın bir belirtisidir.

Telomer kısalmasını belirleyen tek faktör ilerleyen yaş değildir. İlerleyen yaştan bağımsız olarak telomer kısalmasını neden olan diğer faltörler de vardır.

Telomer uzunluğunu etkileyen diğer faktörler:

  • Sigara
  • Hava kirliliği
  • Oksidatif stres
  • Düşük antioksidan alımı
  • İltihaplar
  • Hareketsiz bir yaşam
  • Fazla kilolar
  • Diyabet
  • Stres
  • D vitamini eksikliği

İleri yaşta baba olanların çocukları daha uzun telomerlere sahipler

Uzun telomerler, uzun bir yaşam için önemli bir ön koşuldur. Bu konuda yapılan birçok araştırma ileri yaşta baba olanların çocuklarında da uzun telomerler bulunduğunu gösteriyor. Yapılan ileri araştırmalar uzun telomerlerin sadece ileri yaşta baba olanların çocuklarında değil, onlardan doğan çocuklarda da görüldüğünü gösteriyor. Ama hemen belirtelim, bu olumlu etkinin çocuklarda ve torunlarda sağlık ve yaşam kalitesi konusunda ne anlama geldiği şimdilik belli değil.

Sperm hücrelerinde durum farklı

İnsan hücreleri kendini kopyalayarak yenilerler ve her kopyalamada telomerler bir miktar kısalır. „TTAGGG“dizilimi yılda yaklaşık olarak 25-200 baz çifti kısalır. İnsanların yıllar geçtikçe yaşlanmasının sebebi „TTAGGG”dizisinin gittikçe azalmasının bir sonucudur . Ancak bunun bir istisnası var, o da sperm hücresi telomerlerinin yaşla birlikte uzuyor olması.

Vücut hücrelerinin aksine spermlerdeki telomerlerin neden uzadığı tam olarak bilinmese de muhtemelen telomerlerin uzamasından sorumlu olan telomeraz enziminin spermlerde ilerleyen yaşla birlikte aktivitesinin artmasından kaynaklandığı düşünülüyor.

Filipinli aileler ile yapılan araştırma hakkında kısa bilgi:

Washington Üniversitesindeki bilim insanları birkaç yıl önce Filipinli aileler ile yaptığı bir çalışmada, bir kişinin telomer uzunluğunun, o kişinin annesinin kendisine hamile kaldığı sırada babasının yaşıyla anlamlı şekilde ilişkili olduğu belirlendi. Buna göre ileri yaşta baba olanların çocuklarının telomerleri daha uzun oluyor.

Pozitif etki iki kuşaktan daha ileriye gidiyor

Aynı ekip Pasifik eyaletlerinde daha önce elde edilen bu sonuçları yeniden incelemek ve daha ileriye götürmek amacıyla dört nesli kapsayan toplam 3.282 kişi ile yeni bir araştırma daha yaptılar.

İkinci araştırmada katılımcıların aile geçmişi ile telomer uzunluğu arasındaki bağlantı incelendi.

Sonuç

Bu olumlu etkinin sadece doğan kız ve erkek çocuklarda olmadığı aksine bunlardan doğan çocuklarda da görüldüğü tespit edildi. Başka bir ifade ile ileri yaşta baba olanlar sadece kendi çocuklarına değil aynı zamanda kız ve erkek torunlarına da uzun telomer vermiş oluyor (Önceki yapılan çalışmaların yetersiz olması nedeniyle bu bağlantının sadece erkek çocuklardan doğan torunlara aktarıldığı sanılıyordu).

Bu araştırma ile anne yaşının telomer uzunluğu üzerinde etkili olmadığı, ayrıca yaşam koşulları ve çevresel birçok faktörün telomer uzunluğu ile baba yaşı arasındaki ilişkiyi etkilemediği görüldü.

Araştırmacılar bu etkinin daha uzun nesiller boyunca hissedileceğini iddia ediyorlar. Her ne kadar “Bunu araştırmalarla açıkça kanıtlayamadık” deseler de bunun muhtemelen eldeki istatistiksel verilerin yetersiz olmasından kaynaklandığı söylenebilir.

Babanın yaşından kaynaklanan bu olumlu etkiye bakarak “Sağlık ve Yaşam Kalitesi Beklentisi” konusunda olumlu veya olumsuz bir şey söylemek şimdilik erken. Ama bu konuda bilinen ve kesin olan bir şey var ki, o da uzun telomerlere sahip hücrelerin, rejenerasyon yani yenileme potansiyelinin yüksek olması…

Açıklama: Her ne kadar ileri yaşta baba olanlar, uzun ve sağlıklı bir yaşam için önemli bir ön koşul olan uzun telomerleri genetik miras yolu ile çocuklarına ve torunlarına aktarıyorlar olsalar da, bu çocukların daha sık otizm, şizofreni psikolojik hastalıklardan muzdarip olduğu bilinmektedir. Ayrıca bu konuda yapılan araştırmalar yaşlı babaların çocuklarına daha fazla genetik mutasyon aktardığını gösteriyor. Bu sayı 20 yaşında 25 iken, 40 yaşında 65 mutasyondur.

Mehmet Saltuerk Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Kaynak:

https://saltuerk.wordpress.com/2019/07/07/ileri-yasta-baba-olanlarin-cocuklari-daha-uzun-yasayabilir/

 

Yapay zeka bir çocuğun konuşmasından depresyon ve kaygıyı tespit edebiliyor.

Bir makine öğrenmesi algoritması, küçük çocukların konuşma modellerinde kaygı ve depresyon belirtilerini algılayabilir. Biyomedikal ve Sağlık Bilişimi Dergisinde yayınlanan araştırmaya göre, Makine öğrenme algoritmasına dayalı olarak çalışan bu yeni sistem, tespit edilmesi zor olan durumlarda zaman kazandırıyor. Özellikle 10 yaş altındaki çocuklar duygularını ve ruhsal sorunlarını tam anlamıyla dile getiremiyorlar, bu durum depresyon ve kaygı bozukluklarının, büyüme döneminde karşılaşılan ufak sorunlarla karıştırılmasına neden olabiliyor. Vermont Üniversitesi Çocuk, Gençlik ve Aile Merkezi tarafından yürütülen bir çalışmaya göre , geliştirilen algoritma çocuklarda kaygı ve depresyonu %80 oranında tespit edebiliyor.

Araştırmada üç ile sekiz yaş arası 71 çocuk ile yapılan çalışmada,  çocuklara üç dakikalık doğaçlama bir hikaye anlatmaları ve hikayenin sonunda, hikayenin ilginçliğine göre değerlendirilecekleri söyleniyor. Görüşme sırasında tarafsız ve sert bir tutum içerisinde olan araştırmacı, sürenin bitimine 30 saniye kala zile basarak, süre baskısı oluşturuyor. Böylece stres altındaki durumlarda ortaya çıkan tepkiler değerlendiriliyor.

Ses kayıtlarının makine öğrenmesi algoritması ile analizi sonucunda depresyon ve kaygı bozukluklarının %80 oranında tespit edilebiliyor. Yapay zeka bunun için ses tonuna odaklanıyor. Hikaye anlatırken, çocuğun sesindeki, alçak, titrek ve değişken ses tonuna ve zille birlikte seste yükselme olup olmadığına odaklanıyor. Teşhis için en önemli olan zaman aralığının doksan ile otuz saniye arasında olan ilk zil sesine gelen tepkiden sonraki sürecin önemli olduğu tespit edilmiş.  Ses kaydı yapay zekaya yüklendikten sonra, yapay zeka tarafından incelenip şüpheli olan tonlamalar tespit edilerek teşhis konulması kolaylaşıyor.

Bilim insanları, klinikte başarı seviyesi yüksek olan bu teknolojinin ise akıllı telefonlara eklenmesi hakkında araştırmalara başladı. Akıllı telefonla ses kaydedilip daha kısa sürede teşhis için kullanabileceğini savunan araştırmacılar, bu teknolojiyi daha önce geliştirilmiş olan hareket analizi ile birleştirerek daha iyi sonuçlar alabileceklerinin ve gözden kaçan hastalıklar nedeniyle gençlerin uyuşturucu ya da intihara sürüklenmesinin önüne geçebileceklerini savunuyor.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize başvurunuz.

Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/05/190506150126.htm

GIDA KATKI MADDESİ E171- TİTANYUM DİOKSİT PLASENTADAN GEÇEBİLİYOR

Daha önceki yıllarda fareler üzerinde titanyum dioksit isimli maddenin farelerin gelişimini olumsuz etkilediği yönünde …

IMPOSTOR SENDROMU

İlk defa Pauline Rose Clance & Suzanne Imes’ın 1978’de yayımladıkları makalede karşılaştığımız ‘imposter …