Aylar: Haziran 2019

Batı Nil Virüsü Nedir? Belirtileri, Tedavisi ve Bilmeniz Gerekenler;

Batı Nil Virüsü 2018’de, virüs Yunanistan’da 316 kişiyi enfekte etti ve 50 kişinin ölümüne neden oldu. Türkiye’de de kendini gösteren “Batı Nil Virüsü Enfeksiyonu” özellikle yaşlılar, çocuklar, hamileler ve HIV/AIDS hastaları gibi bağışıklık sistemi baskılanmış kişilerde hayati risk taşıyor.

Batı Nil virüsü sivrisinek kaynaklı bir enfeksiyondur. Hastalık özellikle kaynağı kargalar olan rezervuarlardan “Culex” türü sivrisinekler aracılığı ile insanlara, atlara ve diğer memelilere bulaşıyor. Sivrisinekler, virüsü taşıyan kuşu ısırınca enfekte olurlar. İnsanlar da bu enfekte sivrisinekler tarafından ısırıldıklarında virüsü alıyorlar. Bulaşma, sıcak bahar-yaz ve erken sonbahar aylarında gerçekleşebilmekte. Bunların dışında kan yoluyla, organ ve doku nakilleriyle, anneden bebeğe anne karnında ve emzirme sırasında söz konusu olabiliyor.

Batı Nil virüsünün belirgin belirti ve bulguları bulunmamakta. Bazı insanlarda birkaç gün sürebilen, hafif grip benzeri semptomlar, bulantı ve cilt döküntüleri gelişebiliyor. Hastalıktan korunmak için herhangi bir aşı mevcut değil.

Ancak korunabilmek için bazı yöntemler uygulanabilir. Özelikle hasta veya ölmekte olan kuşlara dikkat edilmesi gerekiyor. Sivrisineklerin yoğun olduğu bölgelerde ve saatlerde dışarıda fazla zaman geçirilmemesi ve sivrisinek kovucu losyon, spreylerin kullanılması gerekiyor. Sivrisineklerin yoğun olduğu bölgelerde bulunuyorsanız kol ve bacaklarınızı örtecek giysiler giymeniz uygulayabileceğiniz önlemlerden bazıları. Güney iklimlerinde yaşayan insanlar, bütün bir yıl boyunca enfeksiyona yakalanma riski ile karşı karşıya bulunuyor.

Semptomatik vakaların yaklaşık %90’ında Batı Nil Ateşi gelişirken, %10’unda sinir sistemi tutulumu ile giden Batı Nil Nöro-İnvazif Hastalığı (BNNI) gelişmektedir. BNNI’nın %65’i ensefalit, %30’u menenjit ve geri kalan %5-30’luk kesimi ise akut flask paralizi (AFP) ile seyreder. Yani toplam BNV ile enfekte kişilerin %1’den azında sinir sistemi tutulumu olacağı söylenebilir. Nörolojik hastalık ve ölüm yaşlı hastalarda daha sık görülmektedir.

BNV, Flavivirüsailesindeki diğer virüslerle %70 üzerinde sıklıkla antijenik yakınlık gösterir ve çapraz reaksiyon verebilir. Bu nedenle diğer virüslerden ayırım için plak redüksiyon nötralizasyon testi (PNRT) ve özellikle BNV spesifik RNA sekanslarının kullanıldığı polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) gibi spesifik testler kullanılır. Hastalığın viremi dönemi kısa olduğundan daha çok antikor tayini ile tanı konulmaktadır. BNV enfeksiyonunun bilinen bir tedavisi yoktur ve tedavide kullanımı önerilen spesifik bir antiviral bulunmamaktadır. Bu nedenle enfeksiyonun tedavisi öncelikle destek tedavisi şeklinde olmalıdır. Şiddetli vakalarda sıklıkla hastaneye yatışı gerektiren destek tedavisi, IV sıvı verilmesi, solunum desteği ve sekonderenfeksiyon gelişmesinin önlenmesi temel yapılacak uygulamalardır.

Kaynak: https://www.huffingtonpost.co.uk/entry/west-nile-virus-symptoms-treatment_uk_5d09fa8ae4b0e560b70bc78d?utm_hp_ref=uk-lifestyle&ncid=newsletter-ukuklifestyle061919&utm_campaign=newsletter-uklifestyle061919&guccounter=1&guce_referrer=aHR0cHM6Ly9tYWlsLmdvb2dsZS5jb20vbWFpbC91LzAv&guce_referrer_sig=AQAAAGBtLIgmovavKHJINDf7S3WJQDXMqB_eK8GXj00x4wCxOaSEAKjDqFfFTob79VtV2EvpCnbE85ok8IgUISd4mOMYE-lYH98sv3MorfYjsJrep4G1-7My34wL726o61tBFA_Xt6tCEJ53xENbgAhcobEsZL37GNpmji4VxUiUgzCx

https://nevsehirism.saglik.gov.tr/TR,99984/bati-nil-virusu-enfeksiyon-bilgi-notu.html

 

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Yaşlılarda K vitamini Eksikliği Yatağa Bağımlılığı Arttırabilir.

Jean Mayer USDA İnsan Beslenme Araştırması tarafından yürütülen bir araştırmaya göre;

“düşük K vitamini seviyeleri yaşlı erişkinlerde hareketlilik sınırlaması ve engellilik riski ile ilişkilidir. Yaşlılıkta hareketliliği ve bağımsızlığı korumak için göz önünde bulundurulması gereken yeni bir faktördür”. (Tufts Üniversitesi’nde Yaşlanma Merkezi)

Araştırmacılar;  düşük k vitamini seviyesinin yavaş yürüme hızı ve yüksek osteoartrit riski ile ilişkili olduğunu ileri sürdü. Araştırmada düşük i K vitamin değerleri olan yaşlı erişkinlerin mobilite sınırlaması (1.5 kat daha fazla risk )  ve sakatlanma, yatağa bağımlılık olasılığı yaklaşık 2 kat  daha yüksek bulundu. Kadın ve erkeklerde oran değişmedi. Araştırmada yaklaşık yüzde 40’ı siyah olan ve 70-79 yaşları arasındaki 635 erkek ve 688 kadının verileri kullanılmıştır. Katılımcılar her altı ayda bir ve yaklaşık 10 yıl boyunca değerlendirilmiştir.

Yapılan bir çok araştırma yaşlanmayla birlikte görülme sıklığı artan kalp hastalıklarının, inmenin, kemik erimesinin, alzheimer hastalığının K vitamini ile ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Yağda eriyen vitaminlerden biri olan K vitamini genellikle vücutta bağırsak bakterileri tarafından sentezleniyor.

K vitamininin temel görevi, protrombin üretimine yardımcı olmaktır. Protombin, kemik metabolizmasında ve kan pıhtılaşma sürecinde görev alan oldukça önemli bir proteindir. Ayrıca kalsiyum birikimini düzenler, kemik kalsifikasyonunu destekler, kan damarlarında ve böbreklerde kalsiyum birikimini önler. Yani vücudumuzdaki kalsiyum miktarını dengeler.

K vitamini eksikliği, safra kesesi, böbrek ve karaciğer hastalıkları, kan seyrelten ilaç ve antibiyotik kullanımı, uzun süreli bilinçsiz diyet yapılması gibi durumlarda ortaya çıkıyor.  Aşırı miktarda alınan K vitamini, depolandığı organ karaciğerin fonksiyonlarını yerine getirmesine engel olabiliyor ve kanama, pıhtılaşma problemlerine neden olabiliyor.

KAYNAK: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/06/190613103124.htm?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+sciencedaily%2Fhealth_medicine%2Fhealthy_aging+%28Healthy+Aging+News+–+ScienceDaily%29

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Erkeklerde Doğum Sonu Depresyon

 Aile Sorunları Dergisi’nde yayınlanan yeni bir UNLV çalışması, sadece annelerin değil babaların da doğum sonu depresyon yaşayabileceklerine değiniyor. ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri verilerine göre ABD’deki babaların yüzde 5 ila 10’unun doğum sonu depresyondan muzdarip olduğunu gösteriyor. Çalışma,  erkekler için doğum sonu depresyon riskin yüzde 24 ila 50’ye çıktığını gösteriyor. Öte yandan eşinde yani bebeğin annesinde depresyon varsa %50 olasılıkla babada da depresyon görülüyor.

Yapılan çalışmanın sonuçlarına göre babaların çoğu doğum sonu depresyon yaşayabileceklerini veya yaşadıklarını bilmiyorlardı. Başkalarının da bu deneyimleri yaşadıklarını görmek onları şaşırttı. Babalar, eş ve çocuklarının ihtiyaçlarına odaklanarak bu durumu atladıkları ve bir uzman yardımı almamış olmalarından dolayı pişman. Çalışma sonuçlarına göre babalar, erkek olmanın toplumsal beklentileri nedeni ile duygularını bastırdı, zayıf görünmek istemediler, bu durumda yardım almalarını engelledi. Doğum sonrası babaların çoğu, şaşkınlık, tükenmişlik, çaresizlik, kapana kısılma hissi yaşadı, yaşamış oldukları uykusuzluk, stres ve depresyonu arttırdı. Çalışmanın bir diğer sonucu ise babaların bir kısmının öfke problemi ve zarar verme düşünceleri taşımaları yönündeydi. Sağlık sistemi ve toplum tarafından kaybolmuş, unutulmuş ve ihmal edilmiş hissediyorlardı.

UNLV araştırmacıları, bilgi eksikliği ve damgalanma korkusunun babaların kendilerini çocuklarından uzak tutmaya neden olduğunu dile getirdiler. Araştırmalar doğum sonu depresyon yaşayan babaların alkol ve madde kullanımına yönelebileceğini, aile içi şiddeti tetikleyebileceğini bildiriyor. Uzmanlar erkeklerin doğumdan sonra destek almalarının hayati önem taşıdığını dile getiriyor. Bu durumun damgalanmanın da önüne geçeceğini düşünüyorlar. Bu nedenle babaların da doğum sonu depresyon hakkında bilinçlenmeleri gerektiğini vurguluyorlar.

Bunalımlı ruh hali, önemli derecede kilo artışı ya da kaybı, huzursuzluk, yorgunluk, uykusuzluk ya da çok fazla uyumak, değersizlik hissi, karar vermede güçlük çekme, intihar ya da ölüm düşünceleri depresyonun genel belirtileridir ve kişiden kişiye değişiklik gösterir. Kendi kendinize depresyon teşhisi koymanız güçtür . Yeni bir bebek sahibi olduysanız eğer, ruh halindeki ve davranışlardaki değişimlere dikkat etmek çok önemlidir. Depresyon ciddi bir hastalıktır ve ölümcül olabilir. Doğumdan sonraki ilk günlerde, seks pek söz konusu olmaz; ancak dördüncü üç aydan sonra, yani doktorlardan cinsel ilişkiye devam izni geldiğinde, kendinizi cinsel açıdan önemli ölçüde isteksiz buluyor, partnerinize direniyor ve sonuç olarak kendinizi izole olmuş hissediyorsanız, bu bir depresyon belirtisi olabilir. Alkol almaya başlamak veya alınan alkol miktarının artması bir işaret olabiliyor. Asabi ruh hali yeni doğan bebekleri olan çiftlerde bir dereceye kadar normal olsa da asabiyetiniz, daimi ve bunaltıcı bir öfkeye dönüşürse eğer, bu bir uyarı işareti olabiliyor. Eğer şiddet uyguluyorsanız mutlaka yardım almanız gerekiyor.

Melankolide baba arkadaşları ile yemeğe çıkmak, maça gitmek gibi aktivitelerde bulunduğunda kendini çok daha iyi hissederken, depresyonda bu iyilik hali görülmüyor. Yakınmalar çok daha şiddetli ve uzun süreli oluyor. Genel olarak eğer melankolik durum 2-3 haftadan daha uzun sürüyor ise bunun depresyon olma olasılığının yüksek olduğu düşünülüyor. baba arkadaşları ile yemeğe çıkmak, maça gitmek gibi aktivitelerde bulunduğunda kendini çok daha iyi hissederken, depresyonda bu iyilik hali görülmüyor. Yakınmalar çok daha şiddetli ve uzun süreli oluyor. Genel olarak eğer melankolik durum 2-3 haftadan daha uzun sürüyor ise bunun depresyon olma olasılığının yüksek olduğu düşünülüyor.

Depresyon ihmal edildiğinde sonuçları evliliğine zarar vermeye hatta ve hatta çok ciddi durumlarda intihara kadar gidebiliyor. Gerekli olan tek şey erkeğin ve toplumun,  bunun bir karakter zafiyeti değil tedavi edilmesi gereken tıbbi bir durum olduğunu kabul etmesi ve yardım alması. Anneler kadar babaların da çocuğun sağlıklı gelişiminde büyük etkisi oluyor. Sağlıklı bir aile hayatı için her iki ebeveynin de psikolojik olarak sağlıklı olması ve birbirleriyle iletişim kurabilmeleri oldukça önemli.

Eğer siz, eşiniz veya bir yakınınız doğum sonrası bu tür şikayetleri yaşıyorsa mutlaka bir uzmandan yardım almalıdır.

Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/03/190307091448.htm

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Babalar Çocuklarıyla Nasıl Zaman Geçirmeli ?

Aile Psikolojisi Dergisi’nde yayınlanan Geoffrey Brown tarafından yapılan çalışma, 1-3 yaşında çocuğu olan 80 baba-çocuk ve çifti ile yapıldı. Çalışma aile görüşmeleri, ziyaretler, video kayıtları ve gözleme dayalı.

Araştırmanın sonuçlarına göre çocuklarıyla zaman geçiren babaların, çocukları ile en iyi ilişkileri sağlayabildiklerini gösteriyor. İlk yıllarda bağlanma deneyimleyen babaların özgüven ve motivasyonları artıyor, sonraki yıllarda da çocukları ile pozitif bir ilişki ile devam ediyorlar. Babaların duyarlılıkları arttıkça büyüyen çocukları ile etkileşimleri daha güçlenmiş bir uyum ile ilerliyor. Güvenli bağlanma deneyimi sadece bebeğe değil babaya da olumlu kazanımlar sunuyor.( Bağlanma figürü, bebekle daha çok vakit geçiren yetişkin değil, bebekle en nitelikli etkileşimi kuran ve bebeğin “huzurlu limanı” ya da güvenli üssü olabilen kişi ve/ya kişilerdir. )

Türkiye’de babalık üzerine gerçekleştirilen en kapsamlı araştırma olan Anne Çocuk Eğitim Vakfı (AÇEV, 2017) raporuna göre Türkiye’de babaların %57’si çocuklarıyla hiç oyun oynamıyor.

Hafta içi ve hafta sonu ayırmadan, babaların çocuklarıyla kaliteli zaman geçirmesi çok önemlidir. Şüphesiz geçirilecek vaktin niteliği, çocuk sayısına, çocuk/çocukların yaşına, ilgi alanlarına, evde-dışarıda oluşa, cinsiyetlerine göre farklılık gösterecektir ama temel bazı noktaların esas alınması gerekir.

Çocuklarının her şeyiyle aktif olarak ilgilenen, bilgi edinen, karar veren, araştıran, endişelenen babalar, yani bir başka değişle “pasif olmayan” babalar, çocuğun yetişkinlik hayatındaki “ideal baba” ve “ideal eş” kimliklerinin gelişiminde olumlu etki sağlar. Çocuklar için baba=güven’dir. Bu ihtiyaç erkek çocuklarda erillik rolünün tam olarak öğrenilmesi konusunda önem taşırken, kızlarda da erkek rolünü tanıması ve olumlu bir hayat imajı için gereklidir.

Çocuğunuzla zaman geçirmeniz onu daha iyi tanıyıp analiz etmenizi sağlar. Böylece sorgulayarak elde edeceğiniz bilgiden daha fazlasına ulaşır, onu daha doğru yönlendirebilirsiniz. Aynı zamanda çocuğunuz da sizi, değerlerinizi, ailenizin sınır ve kurallarını öğrenir ve buna uygun davranışlar geliştirmek için sizi model alır. Oysa anne babadan kopuk olan çocuk üzerinde ailesi değil çevresindeki diğer kişiler etkin olur.

İngiliz araştırmacı Daniel Nettle ve arkadaşlarının yaptıkları araştırmaya göre; babalarıyla vakit geçiren çocukların IQ (Zeka Puanı) seviyelerinin daha fazla geliştiğini göstermiştir.

42 yaşında olan 11bin ingiliz katılımcının, ebeveynleri ile yapılan çalışmada çocuklarının babaları ile kaliteli zaman geçirme durumları, beraber oyun oynamaları, gezilere gitmeleri ile ilgili sorular sorulmuştur. Bu sorular neticesinde babalarıyla daha çok vakit geçirmiş olan çocukların, diğer çocuklara göre IQ’lerinin yüksek ve aynı zamanda kariyerlerinde daha başarılı oldukları saptanmıştır.

Araştırmalarda göstermektedir ki çocuk gelişiminde aile katılımı oldukça önemli özellikle babanın çocukla vakit geçirmesi ayrıca bir önem arzetmektedir.

Çocuğunuzla birlikte kaliteli zaman demek, bedenen ve ruhen orada olmak demektir. Onunla olduğunuz zaman içinde sadece ona odaklanmak demektir. Çocuğunuzla geçirdiğiniz bir saatin elli dakikasında elinizdeki cep telefonuyla ilgileniyorsanız, çocuğunuzla değil telefonunuzla kaliteli zaman geçirmiş olursunuz.

Çocuğun dünyası, gerçeği oyundur. Onun oyunlarını oynamak, aranızdaki iletişimi ve ilişkiyi güçlendirmenin en iyi yollarından biri. Ayrıca birlikte oyun oynamak onların sizin anne babanın ötesinde insanlar olduğunuzu, yenilebileceğinizi, insanca duygusal tepkilerinizi görmesi için de bir fırsattır.

Birlikte olabildiğiniz her anı, en iyi şekilde değerlendirmeye çalışın. Çocuklarınızla çeşitli oyunlar oynayarak, balığa giderek, doğayı keşfederek, kitap ve hikayeler okuyarak, sinema, konser gibi etkinliklere katılarak, Tamir işlerini çocukla beraber yaparak kaliteli zaman geçirmeye başlayabilirsiniz.

 

 

 

Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/06/190611133938.htm

Journal of Evolution and Human Behaviour (Nettle et al., 2016).

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Menopoz Yaşı, Yaşlanma ve Genetik

Kuzey Amerika Menopoz Derneği (NAMS) dergisi Menopause’da yayınlanan bir araştırmaya göre Annenizin menopoza girme yaşı, size menopoza girme yaşınız hakkında bilgi verebilir.

Menopoz, kadın üreme fonksiyonlarının sona ermesi ve adetten kesilme ile başlayan fizyolojik bir süreçtir. Adet görmeden itibaren 1 yıl veya üzerinde geri dönüşümsüz olarak kesilmesini ifade eder. Menopozda, yumurtalık fonksiyonlarının tükenmesi sonucunda gebe kalma yeteneği kaybolur.

Menopoz yaşının, sigara içme, kemoterapi ve yüksek vücut kitle indeksi gibi çeşitli koşullardan etkilenebilmesine rağmen, en çok aile öyküsünden etkilendiği kabul edilir. Bu nedenle, eğer anneniz erken yaşta menopoza girdiyse, sizin de erken yaşlarda menopoza girme ihtimaliniz bulunmaktadır.   Ayrıca araştırma sonuçları hakkında konuşan NAMS Genel Müdürü Dr. JoAnn Pinkerton’a göre; menopoz yaşının insan ömrü ile ilgili genetik bağlantıları olabileceğini göstermektedir. Erken menarş(ilk adet kanaması) ve geç menopoz (daha uzun üreme potansiyeli) daha yavaş yaşlanma ile ilişkili görünmektedir. Araştırma sonuçları 35-40 yaş üstü çocuk sahibi olan kadınların yaşam sürelerinin daha uzun olduğu yönündeydi.

Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/06/190612110127.htm

ScienceDaily, 12 Haziran 2019

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize başvurunuz.

BEYNİN YÜRÜTÜCÜ İŞLEVLERİNDE BOZULMA

 

Yürütücü işlevler amaca yönelik karmaşık davranışları oluşturmak, çevresel değişiklik ve taleplere uyum sağlamak için gerekli olan bilişsel yetenekler kümesidir. Yürütücü işlevler, insanların görevleri tamamlamasına ve başkalarıyla etkileşime geçmesine yardımcı olur. Yürütücü işlevler insan beyninin en üst düzey fonksiyonlarından biridir. Bu işlevlerden biri olan davranış kontrolü, en önemli basamak olarak kabul edilir. Bütün işlevler birbirleriyle ilişkili olduğundan bir bütün olarak ele alınırlar ve her alan diğerini etkiler.

  • Planlama; Olayları sıraya koymak, özellikle öncelikleri düzgün şekilde belirlemek.
  • Organizasyon; Hedefe ulaşmak için gerekli düzenlemeleri yapabilmek.
  • Zamanı kullanma; Planlama ve organizasyon ile beraber gerekli olan bir beceridir. Neye ne kadar zaman ayırabileceğini tahmin edebilmek.
  • Esneklik; Yeni durumlara uyum sağlayabilmek, farklı alternatifleri görebilmek.
  • Hedefe yönelme; Farklı uyaranların dikkati dağıtmasına fırsat vermeden amacına odaklanabilmek.
  • Tepkiyi dizginleme; harekete geçemeden davranışlarının sonucunu düşünebilmek.
  • Göreve / ödeve başlama; Ertelemeden istenilen göreve başlayabilmek.

 

En basit görünen davranış için bile birden fazla becerinin bir arada çalışması gerekmektedir. Aksi takdirde akademik ve sosyal hayata aksaklıklar ortaya çıkmaktadır.

Prefrontal korteks bölgeleri, farklı yürütücü fonksiyon bileşenlerini gerçekleştiren ve beyne dağılmış olan ağları harekete geçirmede özel bir role sahiptir.

Yürütücü işlev bozukluğu spesifik, bağımsız bir tanı veya durum değildir. Nörolojik hastalıklar, depresyon veya dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) gibi hastalıklar bir kişinin yürütücü işlevini etkileyebilir. Yürütücü işlev bozukluğu, aralarında Parkinson tipi demans ve şizofreni de olmak üzere birçok hastalıkta görülür.

Belirtiler;

  • Duyguları veya dürtüleri kontrol etmede sorun,
  • Bir işin başlatılması, düzenlenmesi, planlanması veya tamamlanmasıyla ilgili sorunlar,
  • Dikkat ve konsantrasyon problemleri,
  • Kısa süreli hafızada sorunlar,
  • Karmaşık veya çoklu görevleri yapamamak,
  • Sosyal olarak uygunsuz davranışlar,
  • Problem çözme zorluğu,
  • Yeni bilgileri öğrenme veya işlemede zorluk.

Ayrıca;

  • İşte veya okulda düşük performans,
  • İlişkileri kurma veya sürdürme sorunları, sosyal problemler,
  • Ruhsal sıkıntılar,
  • Özgüven Problemleri,
  • Zor görevlerden kaçınma,
  • Düşük motivasyon veya faaliyetlere ilgi kaybı gibi problemlere neden olur.

DEHB (dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ) ile ilgisi nedir?

Beyin dokusundaki nöron adı verilen beyin doku hücrelerinin yaklaşık sayısı bir trilyon civarındadır. Bu hücreler arası kurulan iletişimler sayesinde, çok hızlıdan çok yavaşa doğru 4 farklı beyin dalgası oluştururlar. Beyindeki dalgalardan Teta beyin dalgası, dikkatin dağınık olduğu durumlarda artar. Beta beyin dalgaları ise konsantrasyon ve odaklanılmış dikkat ile ilişkilidir. Son araştırmalarda, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan kişilerde, dikkat kontrolü ve odaklanmayı sağlayan beyin alanlarında aktivite değişimleri gözlenmektedir. Dikkat eksikliği sorunu olan çocukların beynin çalışma sisteminde farklılıklar vardır. Beyin görüntüleme araştırmaları göstermektedir ki, Dikkat Bozukluğu ya da Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu olan bireylerin beyin aktivitelerinde (özellikle beyin dokusunun ön bölümü olan frontal bölgede) normale göre azalma, yani ”kortikal yavaşlama” gözlenmektedir. Çoğu çocuk büyüdükçe yürütücü işlevler diye adlandırılan mental aktiviteler kazanır.  Bu işlevler amaçtan uzaklaşmayı önler, amaçları hatırlatır ve amaca ulaşmak için gereken basamaklamayı sağlar. DEHB, hiperaktivite, dürtüsellik ve dikkatsizliğe neden olabilecek yürütme işlevlerin gelişimsel bir bozulmasıdır. Yönetici işlev sorunları olan kişilerde DEHB olabilir. Bununla birlikte, DEHB yürütme işlevini etkileyebilecek tek neden değildir.

Yönetici işlev sorunlarına neden olabilecek durumlar;

  • DEHB
  • Depresyon ve anksiyete bozukluğu,
  • Bipolar bozukluk,
  • Şizofreni,
  • Obsesif-kompulsif bozukluk (OKB),
  • Otizm,
  • Alzheimer hastalığı, frontotemporal demans ve Lewy vücut demansı,
  • Tourette sendromu,
  • Beyinde travmatik yaralanmalar.

Yürütme işlevi sorunları bazen geçici olarak görülebilir.

Tükenmişlik, yoğun üzüntü, şiddetli ağrı, stres, rahatsız edici ortamlar, ilaç- alkol ve madde kullanımı vb.

Bir kişinin yürütme işlevini değerlendirmek için çeşitli testler kullanabilir. Testler, bir kişinin dürtü kontrolünü ve seçici dikkatini değerlendirmeye yardımcı olabilir. Bir doktor DEHB gibi belirli bir hastalıktan şüphelenirse, kişinin semptomlarını o hastalığın standart tanı kriterleri ile karşılaştırabilir.Bazen başka nedenleri dışlamak için kan tetkikleri ve beyin görüntüleme tetkikleri önerilebilir.

Yönetici işlev sorunlarının nedenlerini belirlemek, ilaçlar ve terapi gibi tedavi seçeneklerine karar verilmesini sağlar. Tedavi tipi yürütücü işlev sorunlarına neden olan duruma bağlı olarak değişir. Bazı hastalıklarda (nörolojik hastalıklar, demans gibi) tedaviler hastalığı yavaşlatmaya yardımcı olabilir ancak tamamen tedavi sağlanamayabilir, bununla birlikte yürütme işlevi sorunlarına neden olan durumlar çoğunlukla tedavi edilebilir. Bilişsel davranışçı terapi yöntemleri, psikoeğitim, dikkat arttırıcı ilaçlar, antipsikotikler, antidepresanlar tedavide kullanılabilir.

KAYNAK: https://www.medicalnewstoday.com/articles/325402.php?utm_source=newsletter&utm_medium=email&utm_country=TR&utm_hcp=yes&utm_campaign=MNT%20Weekly%20%28HCP%20non-US%29%20-%20OLD%20STYLE%202019-06-12&utm_term=MNT%20Weekly%20News%20%28HCP%20non-US%29

 

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlı çeviriler ve derlemelerdir. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

 

YÜKSEK EĞİTİM ALZHEİMER’I ENGELLEMİYOR, ANCAK AVANTAJ KAZANDIRIYOR.

Bilim insanları uzun süredir yüksek eğitim düzeyi ile alzheimer hastalığı riski arasındaki bağlantıyı araştırmaktadırlar. Alzheimer hastalığını neyin geciktirebileceğini veya önleyebileceğinin ipuçlarını araştıran bilim adamları, daha akıllı, daha eğitimli insanların hastalıktan korunmadığını, daha yüksek eğitim düzeyine sahip bireylerin yaşlandıklarında Alzheimer hastalığından etkilenecek daha büyük kognitif(bilişsel) rezerve sahip olduğunu öne sürdü.

Johns Hopkins Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırma, Alzheimer hastalığı bulunan daha yüksek eğitim alan bireylerin bir süre bile olsa bilişsel faaliyetlerini daha iyi koruyabildiğini ortaya koyuyor. Alzheimer Hastalığı Dergisi’nin Nisan sayısında yayınlanan bulgular, beyin egzersizlerinin ve eğitimin insanları bilişsel olarak daha işlevsel tutmaya yardımcı olabileceğini, ancak Alzheimer hastalığının kaçınılmaz sonuçlarına engel olamayacağını öne sürüyor.

ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezlerine göre, ABD’de yaklaşık 5 milyon insan Alzheimer hastalığından muzdarip ve 2060’a kadar bu sayının üç katına çıkması bekleniyor.

Alzheimer hastalığı veya diğer demans türleri için etkili tedavi seçenekleri bulunmadığından, araştırmacılar hastalığı önleme veya geciktirme yollarını belirlemekle ilgili araştırmalar yapıyorlar. Araştırma için, Ateroskleroz Topluluklarda Risk (ARIC) çalışmasından elde edilen verileri kullanan araştırmacılar; Forsyth County, Kuzey Carolina; Jackson, Mississippi; ve Minneapolis, Minnesota, 1987’den 1989’a kadar okulda kaydedilen verileri inceledi.Yirmi yıl çalışmaya katılan katılımcılar ortalama 76 yaşındaydı. Yaklaşık% 57’si kadın,% 43’ü Afrika kökenli Amerikalılardı;

Araştırmacılar demans hastası olmayan 331 katılımcıdan oluşan bir grup ile çalıştı, katılımcıların özel beyin görüntülemelerine tabi tutulduğu ARIC-PET çalışmasında,54’ü lise eğitiminden daha az öğrenmiş, 144’ü lise bitirmiş veya diplomalarını almış, 133’ü kolej eğitimi görmüştür.

Yirmi yıl boyunca, tüm katılımcılara, Alzheimer hastalığının standart bir belirteci olan beyinde biriken amiloid beta proteini seviyelerini ölçmek için beyinlerine MRG ve pozitron emisyon tomografi (PET) taramaları uygulandı. 20 yıl boyunca her katılımcının bilişi 10 standart hafıza, dil ve diğer entelektüel fonksiyon testleri ile değerlendirildi.

Araştırmanın sonucunda herhangi bir amiloid beta seviyesine sahip olan ve kolej, lisansüstü veya profesyonel eğitim alan katılımcıların, beyindeki beta amiloid seviyelerine bakılmaksızın, lise eğitiminden daha düşük olanlardan ortalama bir veya daha fazla test puanı almışlardır. Gottesman, bu verilerin eğitimin yüksek puan almasından dolayı bilişin korunmasına yardımcı olduğunu belirtti. Ancak eğitimli ve eğitimsiz bireylerin beyinlerinde aynı miktarda beta amiloid bulunduğu görüldü.

Sonuç olarak yapılan açıklamada eğitim düzeyinin yüksek olmasının alzheimer hastalığını engellemediği ancak bu kişilerin bilişsel faaliyetlerini daha iyi koruyabildiği anlatıldı.

Gottesman, bunun Alzheimer hastalığına yönelik tedavileri geliştirmek,tedaviye fayda sağlamak için bağımsız ve spesifik biyobelirteçler üzerine odaklanmanın önemli olduğunu söylüyor.

KAYNAK: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/06/190611155600.htm?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+sciencedaily%2Fhealth_medicine%2Fhealthy_aging+%28Healthy+Aging+News+–+ScienceDaily%29

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlı araştırma çevirileridir. Lütfen tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

Diş Eti Hastalıkları Alzheimer Hastalığına Neden Olur mu ?

Bergen Üniversitesi (UIB) Broegelmanns Araştırma Laboratuvarı araştırmacısı Piotr Mydel, Diş eti iltihabına neden olan bakterilerin, alzheimerlı hastaların beyninde de bulunduğunu gösteren DNA bazlı kanıtlar bulduklarını, bu bakterilerin beyindeki sinir hücrelerini tahrip eden bir protein ürettiklerini ve hafıza kaybına ve nihayetinde alzheimer’a yol açabileceğini belirtiyor. Bakteri ayrıca amiloid beta üretimini de artırarak amiloid plaklara yol açıyor. Alzheimer hastalarının beyninde bu plaklara rastlanıyor.

Science Advances dergisinde yayımlanan araştırma, alzheimer teşhisi konmuş veya bu hastalıktan şüphelenilen canlı veya ölmüş hastalardan (53 kişi )alınan beyin dokusu, omurilik sıvısı ve tükürük örneklerinin incelenmesine dayalı. Kronik diş eti iltihabına yol açan Porphyromonas gingivalis adlı bakterinin alzheimer hastalarının beyninde de görüldüğünü (%96 oranla) ortaya koyan çalışma, Alzheimer’ı da içeren demans hastaları için yeni tedavi yöntemleri geliştirebilmesini sağlayabilir. Araştırmalar devam ederken, Mydel ; ailesinde alzheimer hastalığı olan bireylerin veya diş eti sorunları yaşayan hastaların düzenli olarak diş hekimi kontrollerini yaptırmalarını ve ağız hijyenlerine doktorlarının önerdiği biçimde dikkat etmeleri gerektiğini vurguluyor.

 

Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/06/190603102549.htm?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+sciencedaily%2Fhealth_medicine%2Fhealthy_aging+%28Healthy+Aging+News+–+ScienceDaily%29

Bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

 

Bu Listeyi Gözden Geçirin ! Toksik Etkisi Olabilecek Bazı Eşyalar.

Birçoğumuz sağlıklı bir yaşam tarzına sahip olduğumuza inanmak isterken, ev eşyalarında bulunabilecek zararlı kimyasallar hakkında yeterli bilgiye sahip olamayabiliyoruz. Uzmanlara göre;

Yeni halılar:

Uzmanların yaptığı açıklamalara göre, duvardan duvara halı döşenmesi işlemini takiben 72 saat içerisinde evin hava kalitesi bozulmakta halının kumaş liflerinde bulunan birçok organik bileşik havaya salınmaktadır. Bu zehirler Asetaldehit, Benzen, Formaldehit, Toluen ve diğer tehlikeli toksinleri içerebilir. Uzmanlar halı döşeme işleminin sonrasında 72 saat boyunca evde bulunulmaması veya evin iyi bir şekilde havalandırılmasını önermektedir.

Yatak koruyucuları:

Temizlik malzemeleri kadar güçlü bir kokusu olmayan, yatak şiltelerinden yangına dayanıklı türler, kokusuz kimyasallar içerebilmektedir. Bu maddeler Yatağın alev almasını önlemeye yardımcı olurlar, ancak sağlığımız için zararlı yan etkileri vardır.

Kuru temizlemeden gelmiş eşyalar:

New York’taki Aiken Tıp Fakültesinde çevre sağlığı profesörü olan Dr. Lois Claudio, “Kuru temizleme sırasında Trikloretilen adlı bir malzeme kullanıyorlar” diyor. Kuru temizlemeden yeni gelmiş eşyaların havalandırılmasını öneren uzmanlar, eşyaların taşındığı plastik torbalarında dışarıda açılmasını öneriyor.

Oda parfümleri ve kokulu mumlar:

Toksinleri Hayatınızdan Çıkarma ve Evinize Sağlık Getirme Kılavuzu” kitabının yazarı Christine Dimmick oda parfümlerinin çoğunda zararlı kimyasal maddeler olduğunu ve pencereler kapalı iken sıkılacak oda spreylerinin zararlı olabileceğini belirtiyor.

Toz:

2016 yılında yayınlanan bir çalışmada evimizdeki tozun aslında çok sayıda toksin içerdiği görülmüştür. Uzmanlar evin sık sık süpürülmesinin ve kendinizin hazırlayacağı doğal temizlik malzemelerinin kullanımının bu zararları azaltacağını belirtiyor.

Ayakkabılar:

Maple Holistics şirketinin sağlık uzmanı Caleb Beck’e göre  Ayakkabılarınızın tabanındaki bakterilerin yaklaşık% 90’ı evinizdeki zemine taşınıyor.Ayakkabılar ile eve girildiği zaman  ayakkabının tabanlarında toplanan bakterileri zemine dağıtıyor ve sonrasında toz ile doğrudan solunum sistemine girebiliyorlar.

Bazı güzellik ürünleri:

Oje, şampuan, tıraş kremi ve hatta bazı bebek sabunlarının içerisinde formaldehit adı verilen kimyasal madde bulunabilmektedir. Bu madde güzellik ürünlerinde, ürünün bozulmaması amacı ile bulunabilir.

Diş macunu:

Formaldehit dışında, kullandığımız bazı güzellik ürünlerine gizlice giren başka toksinler de var. Bunlardan biri Dioksin. Bu malzeme diş macununda bulunabilir. Tonia, polioksietilen ve ETH harfleriyle biten veya Myreth, Laureth, Oleth, vb.isimlerle ürünün içinde bulunabilen Dioksinin karaciğere, böbreklere ve solunum sistemine zarar verebiliyor.

Rutubetli duvarlar:

Küf sporları alerjilere ve otoimmün hastalıklara neden olur.  Uzmanlara göre banyo gibi nemli odaların havalandırılması ve küf oluşumunun engellenmesi gerekiyor.

Klima:

Hava sıcaklıklarının artmaya başladığı bugünlerde klimalar birçok sağlık sorununa yol açabiliyor. Özellikle yüksek ateş, kuru öksürük, baş ağrısı, kas ve eklem ağrıları gibi şikayetleri tetikleyen klima bakterileri öldürücü olabiliyor. Uzmanlar klimaların düzenli ve sık olarak, uygun yöntemlerle temizlenmesi ve klima açıldığında camların bir süre açık kalıp ortamin havalandırılmasını öneriyor.

Kaynak:

https://www.ba-bamail.com/content.aspx?emailid=33044

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Lütfen  ayrıntılı bilgi, tanı ve tedavi için doktorunuza başvurunuz.

İnsülin Direnci ve Fibromiyalji

Tüm dünyada ve ülkemizde giderek artan obezite ve diyabet görülme sıklığı, “insülin direnci” olarak adlandırılan metabolik sorunu da beraberinde getirmektedir. İnsülin, midenin arkasında bulunan bir organ olan pankreasta üretilen bir hormondur. İnsülin yardımıyla, vücuttaki hücreler glikozu emer ve enerji için kullanır. İnsülin direncinde kas, yağ ve karaciğer hücreleri insüline uygun şekilde tepki vermez ve bu nedenle kan dolaşımından glikozu kolayca ememez. Sonuç olarak, vücudun glikoz hücrelere girmesine yardımcı olmak için daha yüksek insülin seviyelerine ihtiyacı vardır. Zamanla, insülin direnci tip 2 diyabet hastalığına yol açabilir ve beraberinde metabolik sorunları getirebilir.

Yapılan bir araştırma insülin direncini tedavi etmek için kullanılan bir ilacın fibromiyalji hastalığını da tedavi ettiğini ileri sürmektedir. Fibromiyalji, genel kas ağrıları ve vücuttaki belirli noktalarda kronik ağrı ile karakterize bir yumuşak doku romatizmasıdır. Hastalığa yorgunluk, uykusuzluk, depresyon gibi çeşitli fiziksel ve psikolojik belirtiler de eşlik eder.

Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri’ne (CDC) göre, fibromiyalji , yalnızca ABD’de 4 milyon kişiyi etkiliyor ve bu da nüfusun yaklaşık% 2’sine denk geliyor. Yakın zamanlarda, Galveston’daki Texas Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yapılan bir araştırmaya göre fibromiyalji ve insülin direnci arasında bir bağlantı bulunduğu farkedilmiştir. Vücudun kan şekeri seviyelerini düzenlemesine yardımcı olmak için kullanılan bir ilacın fibromiyalji ile ilişkili ağrıları da tedavi ettiği bulunmuştur. Daha önce yapılan araştırmalara göre insülin direncinin beynin küçük kan damarlarında disfonksiyona neden olduğu bilgisinden yola çıkan araştırmacılar, fibromiyaljili 23 kişi ile araştırmalarını tamamlayarak, sonuçları Plos One dergisinde yayınladılar. Kas ve bağ dokusu ağrısı çeken katılımcılara uygulanan metformin tedavisinin olumlu sonuçlar verdiğini belirten araştırmacılar fibromiyaljinin tedavisinde çok daha az maliyetli olan metforminin kullanılabileceğini belirttiler.

Kaynak : https://www.medicalnewstoday.com/

Bilgilendirme içindir. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Omega-3, Depresyon, Koroner Kalp Hastalığı Olan Hastalarda Fayda Göstermedi

Klinik Psikiyatri Dergisi’nde yayınlanan çalışma sonuçlarına göre, sertraline ek eikosapentaenoik asit (EPA) …

İleri yaşta baba olanların çocukları daha uzun telomerlere sahipler; İleri yaşta baba olanların çocukları daha uzun yaşayabilir !

MEHMET SALTUERK / THE INSTİTUTE FOR GENETİCS OF THE UNİVERSİTY OF COLOGNE Hepimiz uzun ve sağlık bir yaşam isteriz. …

Yapay zeka bir çocuğun konuşmasından depresyon ve kaygıyı tespit edebiliyor.

Bir makine öğrenmesi algoritması, küçük çocukların konuşma modellerinde kaygı ve depresyon belirtilerini algılayabilir. …