Aylar: Nisan 2017

MS, Şizofreni ve Otizmde D Vitamini Eksikliği

D vitamini kalsiyum metabolizmasında temel rolü oynayan steroid yapıda bir hormondur. Kalsiyumla yakından ilişkisi dışında D vitamininin, hücre büyümesi ve farklılaşması ile ilgili işlevleri de keşfedilince nörolojik ve psikiyatrik patolojilerdeki rolleri tartışılmaya başlanmıştır. Yapılan çalışmalarda D vitamininin nöronların büyüme, gelişme ve farklılaşmasında önemli rol oynadığı; bu duruma ikincil olarak yaşamın erken dönemlerinde D vitamini eksikliğinin birçok nöropsikiyatrik hastalığın (şizofreni, otizm, multıpl skleroz, alzheimer, parkinson v.b) insidansında artışa neden olduğu sonucuna ulaşılmıştır.

D vitamini
D vitamini

D VİTAMİNİ VE  BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ

Araştırmacılara göre, Güneş ışığı vitamini olarak adlandırılan D vitamini, bağışıklık sistemini desteklemede anahtar rol oynuyor. D vitamini, istilacı bakteri ve virüsleri arayıp yok eden vücut T hücrelerinin harekete geçmesine yardımcı oluyor ve onları destekliyor. D vitamini yetersizliğinde, T hücrelerinin vücuttaki ciddi enfeksiyonlarla savaşamak için harekete geçemediği tespit edilmiştir.T hücrelerinin, bakteri ve virüs kümeleri gibi hastalık yapıcı etkenleri saptayıp öldürebilmeleri için, harekete geçmeleri ve öldürücü hücrelere dönüşmeleri şarttır.

D VİTAMİNİ VE MİKROBİYOTA/PROBİYOTİKLER

Emilimin sağlıklı olabilmesi için sağlıklı bağırsak sistemimizin olması kaçınılmazdır. Sağlıklı bağırsak sistemimiz de barındırdığı mikrobiyal flora ile yakından ilişkilidir. Bağırsak sağlığının bozulması floranın bozulmasına yol açarken, floranın bozulmasına yol açan herhangi bir olay da bağırsak fonksiyonunun ve sağlığının bozulmasına neden olabilmektedir. Yani sağlıklı bağırsak fonksiyonu, sağlıklı flora olmadan düşünülemez.

D vitamininin az alınması ile mikrobiyatanın değişikliğe uğradığını gösterilmiştir .Benzer şekilde vitamin D reseptörlerinin mikrobiyota dengesi üzerinde etkili olduğu tespit edilmiş olup, zararlı bakterilerin yerleşmesini engellediği, inflamasyonu azalttığı ve hücresel bütünlüğü sağladığı gösterilmiştir.

Sonuç olarak, sağlıklı bağırsak fonksiyonu sağlıklı mikrobiyata ile mümkündür. Sağlıklı mikrobiyata anne karnındaki dönemden başlayan ve yaşam boyu devam eden sağlıklı beslenme ile sürdürülebilir.D vitamini bağırsak florasının sağlıklı sürdürülmesinde önemli faktörlerden biridir.

D VİTAMİNİ VE BEYİN

D vitamini; triptofan adlı amino asidin serotonine dönüşmesinde görev alırken, eikosapentaenoik asit (EPA) ise sinir hücrelerinden serotonin salgılanmasının yolunu açıyor. Serotonin etkinliğinde görev alan bir diğer yağ asidi olan dokosaheksaenoik asit (DHA) ise, sinir hücre zarlarında değişiklik yaparak serotonin alıcılarını daha aktif hale getiriyor. Bir diğer deyişle, DHA serotoninin bağlanacağı hücreleri daha uygun bir konuma sokarak, var olan serotoninin daha etkili ve verimli çalışmasını sağlıyor.Kişinin serotonin seviyesi; duygu durumu, sosyal davranışlar, karar verebilme yetisi, içgüdüsel tepkiler gibi pek çok beyin aktivitesini etkilerken; depresyon, bipolar bozukluk, şizofreni, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (ADHD) gibi pek çok klinik tanının altında düşük serotonin seviyesi yer alıyor.

Yapılan araştırmalarda Hamilelik döneminde kanlarında yetersiz D vitamini bulunan annelerin çocuklarının daha fazla konuşma problemi yaşadıkları görülmektedir.Ayrıca d vitamini yetersizliği bulunan kişilerin bunama riskinin yüzde 53, Alzheimer riskinin yüzde 69 fazla olduğu, kandaki vitamin düzeyi ne kadar düşükse riskin o kadar arttığı bilinmektedir.

D VİTAMİNİ VE MS HASTALIĞI

Genetik olarak düşük D vitamini seviyesine sahip insanların MS (multiple skleroz) hastalığına yakalanma riskinin yüksek olduğu belirlenmiştir.

Güneş ışığının çok az görüldüğü iskoçya ve kuzey ülkelerinde MS hastalığı fazla görülmesi, buna karşın güneş ışığının fazla olduğu güney ülkelerinde az görülmesi ve ayrıca hamileliğini güneşli aylarda geçiren kadınların çocuklarında da MS hastalığının az görülmesi (Ekim-Kasım aylarında doğan çocuklarda),  dikkatleri D vitamini ile MS arasındaki ilişkiye çekmektedir.

Sonuç olarak hamilelikte alınan D vitamini doğacak olan çocukta olası bir MS riskini düşürdüğü,ailesinde MS hastalığı bulunan kişilerin çocuklarına profilaksi* olarak D-Vitamini verildiği takdirde, hastalığın ilerde ortaya çıkma riskinin azaldığı biliniyor.

ŞİZOFRENİDE D VİTAMİNİ

Şizofreni psikotik hastalıkların başında gelen ve tüm toplumun yaklaşık %1’ini etkileyen bir hastalıktır. Mental fonksiyonlarda, duygulanımda, davranışlarda bozulmalarla karakterizedir. Algılama ve yargılama süreçlerini de oldukça etkilemektedir. Tipik olarak şizofrenide görülen belirtiler; pozitif belirtiler, negatif belirtiler ve bilişsel belirtiler olmak üzere 3 ana gruba ayrılmaktadır. Pozitif belirtiler; normal bir bireyde görülmeyen fakat hasta bir bireyde; hastalık süreciyle birlikte ortaya çıkan belirtilerdir (işitsel ve görsel varsanılar, sanrılar). Negatif belirtiler ise genellikle, uyaranlara duygularla yanıt verebilmede kısıtlanmayı, düşünce ve konuşmanın üretkenliğindeki ve akıcılığındaki bir yoksulluğu, amaca yönelik davranışları başlatmadaki güçlüğü ve isteksizliği ifade eder. Bilişsel belirtiler ise bellekte zayıflama, dikkat toplamada güçlük, anlama ve öğrenmede yetersizlik vb. gibi belirtileri ifade etmektedir.
Şizofreni tanımlandığı ilk günlerden beri yaşam boyu sürmesi, ciddi yeti kaybına yol açması nedeni ile dikkatleri üzerine çekmiştir. Beslenme bozukluklarının şizofreni etiyolojisindeki rolü yaşamın erken dönemlerini; prenatal dönemleri de kapsamaktadır. Prenatal beslenme bozuklukları biyolojik açıdan önemlirisketkenleridir . Beslenme bozuklukları arasında da son yıllarda özellikle D vitamini üzerinde durulmaktadır.

Epidemiyolojik şizofreni çalışmaları doğumun gerçekleştiği mevsim ile şizofreni arasındaki ilişkiyi birçok kez tutarlı biçimde açıklayabilmiştir. Kış mevsimi ve İlkbahar mevsiminin erken dönemleri arasında kalan bu zaman diliminde doğanlarda şizofreni oluşma riski %5-15 oranında artmış olarak bulunmuştur

Doğumun gerçekleştiği mevsim ile şizofreni arasındaki bu ilişki gün ışığına; dolayısıyla D vitamini sentezine bağlanabilmekle beraber bu konuyla ilgili farklı teoriler de gündeme gelmektedir. D vitamini ve beyin gelişiminin bu kadar ilişkilendirilmesi dikkatleri D vitamininin diyete eklenmesi konusuna çekmiştir. Finlandiya’da yapılan bir kohort çalışmasında yaşamın ilk yılında D vitamini desteği verilen bebeklerde ileriki yıllarda verilmeyenlere kıyasla şizofreni görülme insidansı araştırılmış ve riskte anlamlı derece düşüş tespit edilmiştir

Küçük çaplı başka bir kohort çalışmasında 3. trimesterda anne kanında 25 (OH)D düzeyine bakılmış ve doğan bebekler 30 yaşlarına kadar izlenmişlerdir. Şizofreni gelişen çocukların annelerinde, gelişmeyenlere oranla 25 (OH)D düzeyi anlamlı derecede düşük bulunmuştur (%46 vs %29)

D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ VE OTİZM

Öteden beri, D vitamininin otizmle ilgisi olduğu yönünde pek çok görüş bulunmaktadır. Ancak yapılan son çalışmalarda, D vitamini ile Serotonin hormonu arasındaki nedensel bağın kanıtlarına ulaşılmış gibi görünmektedir.

Çalışmalarda; D vitamini, triptofan ve Omega – 3 yağ asitleri gibi diyetsel müdahalelerle yan etkisiz bir şekilde beyinin serotonin konsantrasyonlarını artırmanın ve Otizmle ile ilişkili bazı belirtileri hafifletmenin   mümkün olduğu ortaya konmaktadır. Araştırmalar otizmli çocukların D vitamini düzeylerinin diğer çocuklara göre çok daha düşük olduğunu gösteriyor. Araştırma sonuçları, çocuklarında otizm spektrum bozukluğu olan ebeveynlerin çocuklarına D vitamini takviyesi yapmaları durumunda yararlı etkiler görebileceklerini ortaya koymaktadır.

Bilgilendirme içeriğidir. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Pornografik Kandırmaca

1950’lerde, iki araştırmacı Dr. Nikolaas Tinbergen ve Dr. D. Magnus, kelebekler üzerinde bir araştırma yaptılar. Dişi kelebeklerin kanatlarındaki hangi renk ve desenlerin erkek kelebeklerin daha fazla dikkat çektiğini anladıktan sonra kendi karton kelebeklerini yarattılar ve onları süperdişi kelebek gibi görünmesi için şekillendirip renklendirdiler. Kanat kalıpları, normal kelebeklerin kanatlarına dayanıyordu, ancak doğada bulunana göre daha heyecan verici renk ve desenlerle karşımıza çıkıyordu.

Bu kanatlar erkek kelebeklerin oldukça ilgisini çekmişti, ancak bir süre sonra pekçok kelebek düştü. Gerçek dişi kelebekler olmasına rağmen, erkek kelebekler karton versiyonlara kur yapıyordu. İstedikleri ilişki ve doyuma ulaşamıyorlardı, oysa gerçek dişi kelebeklerle birlikte olma şansları vardı. Kandırılmışlardı, bu yüzden gerçek dişileri görmezden geliyorlardı.

 

Bu size tanıdık geliyor mu?

kandırılmış kelebekler gibi, porno izleyicileri de gerçek ilişkileri kaçırabilir. gerçek olmayan bir şeyi kovalamaya o kadar takıntılı olurlar ki, gerçeklikten giderek saplantılı şekilde uzaklaşırlar.

 

Plastik cerrahi, photoshop,ileri teknoloji yöntemler ile ne yazık ki Porno filmlerdeki kadın ve erkekler gerçeği yansıtmamaktadır.  İnsanların düştüğü en büyük yanılgılardan  biri porno filmlerde izledikleri gibi bir seksi gerçek hayatta da yaşayabileceklerini düşünmeleridir. Bir diğer nokta da insanların bir süre sonra kendilerini ve eşlerini porno içeriklerindeki kişilerle kıyaslamaları ve bedenlerinden hoşnutsuz olmaları, hatta bunu takıntı haline getirmeleridir.

 

Albert Bandura adlı psikolog 1961 yılında çığır açan bir deney yaptı. Bir grup çocuğa bir yetişkinin bir şişme bebeği dövüşünü izlettirdikten sonra, ne yapacaklarını izlemek üzere çocukları bebekle baş başa bıraktı. Çocuklar da bebeği yumruklamaya başladı. Bandura, bu çalışmanın sonunda şiddet davranışlarını kopyalama eğiliminde olduğumuz sonucuna vardı. Bunun gibi birçok deney sonunda , cinsel saldırganlık eğilimi taşıyan bir erkeğin çok fazla cinsel saldırganlık içeren pornografik ürün izlediğinde, cinsel saldırganlık davranışında bulunma ihtimalinin büyük oranda arttığı sonucuna varıldı.

 

Porno filmlerin şiddet eğilimini arttırdığı ve kişileri cinsel obje olarak görme potansiyelini arttırdığı bilinen bir gerçektir. yaklaşık 45 dakikalık standart bir porno filmi ,3-4 günlük bir süreç içerisinde çekilir. Ancak izleyiciye film içinde olanların 45 dakika içinde olduğu izlenimi verilir. Erkeğin şiddet ve kabul edilemeyecek her davranışı filmde kadının heyecanlanmasını sağlıyormuş gibi yansıtılır.

 

Porno, gerçek ilişkilerin, gerçek seksin ve gerçek duygusallığın tam tersi düşünce ve inançlarla doludur. Sağlıklı ilişkiler eşitlik, dürüstlük, saygı ve sevgiyle oluşturulmuştur. Ama pornoda bunun tersi vardır; Etkileşimler hakimiyet, saygısızlık, istismar, şiddet, aldatma ve ayrılığa dayanır. Bir kişi porno tecrübesini ve porno ile ilgili bilgisini ne kadar çok arttırırsa, gerçek ve sevgi dolu ilişkiye (hatta gerçek bir cinsel yaşama) sahip olması o kadar zorlaşır.

 

Yapılan araştırmalarda her ne kadar gençlerin büyük kısmının cinsel eğitimi pornografik içeriklerden aldığını gösterse de pornografi seyreden deneklerin çoğunluğunun, meslek ve aile sahibi 30 yaş üstünde erkekler olduğu ortaya konuyor. Kişi zamanının uzun bir kısmını porno içeriklere ayırmaya başladığında aile ve sosyal yaşantısı bozulmaya, normal hayattaki cinsel uyarılardan hoşlanmamaya başlıyor. Bu durumda pornografi bağımlılarında mutsuzluk, işte isteksizlik, iş ve eğitim hayatında iyi performans göstereme ve karşı cinsle ilişkilerde başarılı olamama ve hayattan zevk almama açığa çıkıyor. Uzun vadede kişi suçluluk ve pişmanlık duygusuna kapılıyor, depresyon, obsesyon, saplantı ve çeşitli psikolojik rahatsızlıklara yakalanabiliyor. Durumlarını kabullenemediklerinden tedavi olmakta ve alışkanlıklarından kurtulmakta güçlük çekiyorlar.

Aşağıdaki kaynaktan çevrilmiştir. Cinsel sorunlarınız için lütfen hekiminize danışınız. Sadece bilgilendirme amaçlıdır.

kaynak: http://fightthenewdrug.org/exposing-lies-sold-porn/

D Vitamini ve Şizofreni

Şizofreni psikotik hastalıkların başında gelen ve tüm toplumun yaklaşık %1’ini etkileyen bir hastalıktır . Mental …

PSİKOTİK BOZUKLUKLAR VE HASTA YAKINLARINA ÖNERİLER

Psikoz, kişiyi gerçeklerden yani dış dünyadan koparıp, düşünce, idrak, konuşma ve davranış problemleri gösterebilen …