Aylar: Mart 2017

Uykuda Diş Gıcırdatma

Bruksizm (diş gıcırdatma) genellikle uyku esnasında oluşan güçlü çene hareketlerinin neden olduğu çeneleri sıkma, dişleri gıcırdatma olayıdır. Toplumumuzda sık rastlanır. Genellikle bu alışkanlığa sahip bireyler bundan habersizdir.

Vücudumuzda stres belirtilerini ilk olarak gördüğümüz yer ağız dokularıdır. Stres bruksizmin hem oluş nedeni hem de olayın şiddetini artıran en önemli faktör olarak belirlenmiştir. Derin uykuya dalma sırasında, duyuların iletildiği beyin bölgesine stres  ne kadar yoğun iletilirse çiğneme kaslarının o oranda sıkımı güçleşir ve kişi farkında olmadan dişlerini gıcırdatmaya, sıkmaya başlar. Kişi ancak uyandığında çenesindeki ağrıdan bunu fark edebilir. Diş sıkma, çocukluk çağında başlar, erişkinlikte artar. Yaşanan stres nedeniyle de devam eder. Yapılan araştırmalar bir kişinin diş sıkma gücünün 5 tona kadar ulaşabildiğini gösteriyor

Genellikle uykuda görülen bruksizm; diş kayıplarına, diş eti hastalıklarına neden olurken, baş ve yüz ağrılarını da tetikleyerek ciddi boyun ve sırt ağrılarını da beraberinde getiriyor. Eğer bruksizm tedavi edilmez ise; ağızdaki diş, dolgu veya porselenlerde kırıklara neden olabilir. Dişleri çene kemiğinde tutmaya yardımcı olan diş destek dokularının zedelenmesine neden olarak, dişlerin kaybedilmesiyle de sonuçlanabilir. Ayrıca çene ekleminde zedelenmeye, yeme zorluklarına ve ağız açamamaya kadar sonuçlar ortaya çıkabilir. Boyun ve omuzda ağrılara, böylece kas rahatsızlıklarıyla kendini göstererek çabuk yorulmaya da neden olabilmektedir

Bu rahatsızlığın en önemli sebebi strestir. Uyurken diş sıkma ve diş gıcırdatma huzursuz bir hayatı işaret etmektedir. Diş gıcırdatan ya da sıkanların yaklaşık üçte birinde psikolojik bozukluklara rastlanmaktadır. Bu rahatsızlık çoğunlukla anksiyete yani kaygı bozukluğudur.
Çoğunlukla duygularını, beklenti ve tepkilerini ifade edemeyen sürekli baskı altında olan kişiler bu sorunu uyku esnasında beden dili ile ifade ederler. Bu diş sıkma ve gıcırdatmadır.

TEDAVİ

Bu problemin çözülmesi için sadece diş hekimi tedavisi yeterli olmaz. Burada kişinin psikolojik olarak da tedavi alması gereklidir. Stres kaynakları ortadan kalkmasa da kişinin davranış biçimini değiştirmesi tedavi için çok önemlidir.

Diş sıkıp sıkmadığınızı kendi dişlerinizde kontrol edebilirsiniz:

-Dişlerde aşınmalar varsa
-Diş kenarlarında, dolgularda ve protezlerde kırıklar oluşuyorsa
-Gece uyurken eşiniz gıcırtı sesi duyuyorsa
-Dişlerde hassasiyet varsa
-Diş etlerinde çekilmeler varsa
lütfen bir diş hekimi ve psikiyatriste başvurunuz.

 

Alzheimer ve Demans Hastalığında Vitaminlerin Etkisi

Demans, bir hastalık sürecinin sonucu olarak ortaya çıkar. Alzheimer hastalığı ” bunama-demans”  diye adlandırılan durumun en sık nedenlerinden biridir. Hastalıkta, beynin bazı bölgelerindeki hücrelerde harabiyet ve kayıp söz konusudur. Hastalık ilerledikçe beynin mantıksal düşünme, öğrenme, konuşma, yargılama, iletişim ve günlük yaşamı sürdürme becerilerinde  aşamalı bir  yıkıma ve davranışlarda değişikliklere neden olur. Demans kavramı hafıza kaybı, düşünme sorunları ve konuşma güçlüklerini kapsayan belirtiler olarak tanımlanmalıdır.

Demans türlerinin hastalık bulguları birbirine benzese de bu başlığın altında yatan her hastalık birbirinden farklıdır ve tedavide farklı yaklaşımlar gerektirirler. Özetle, demans çatısı altında, Alzheimer, pick demans, damarsal kökenli demans vb. pekçok bunama tipi bulunur.

Ailenin fark edebileceği ilk işaretler yakın zamanda olmuş olayları hatırlamada yaşanan problemler ve rutin, alışıldık işleri yapmada görülen zorluklardır. Kişi ayrıca kafa karışıklığı, kişilik değişiklikleri, davranış değişiklikleri, karar verme sorunları, kelimeleri bulmada zorluk çekme, düşüncelerini toparlama ya da yönleri takip etme gibi sorunlar yaşayabilir.

Son  yıllarda yapılan araştırmalarda vitamin B12 ve folik asit eksikliğinin  homosistein denilen maddenin vücutta fazlalaşmasına yol açtığı , bu maddenin fazlalaşmasının sinir hücrelerine zarar vererek demansa  (bunama) neden olduğunu anlaşılmıştır.

Genel olarak 65 yaş üzeri kişilerin yüzde 10’unda demans görülür. Türkiyedeki Çalışmaların yetersizliğinden dolayı yaklaşık 250 bin  demans hastası olduğu tahmin edilmektedir.

Alzheimer ve Demans Hastalığında Vitaminlerin Etkisi
Alzheimer ve Demans Hastalığında Vitaminlerin Etkisi

Demans sık olarak Alzheimer hastalığında görülür.  Sistemik risk faktörlerine bağlı olarak beyinde gerçekleşen  vasküler (damarsal) olayların da sık görülen demans nedenleri arasında yer  alır.

Demans yaşam kalitesini bozarak bakıma muhtaç hale getiriyor, ölümlere neden olabiliyor.

Çevresel faktörler, yaşam süresinin uzaması, vasküler ve  metabolik hastalıkların artması gibi nedenlerle demans hastalığı önemli bir  toplum sorunu haline gelmiştir. Önümüzdeki 50 yıl içerisinde demans hastası sayısının üç kat artarak 75 milyona ulaşacağı düşünülüyor. Bu anlamda hastalığın tedavisi kadar, korunmaya da önem vermek gerekiyor. Bu yüzden vitaminler,  vücuttaki birçok biyokimyasal olayda görevli oldukları için önceliğimiz olmuşlardır.

Unutulmamalıdır vitamin eksikliği demansa sebep olabilir. A, C ve E vitaminleri antioksidan vitaminlerdir. sinir hücrelerinin korunması ve fonksiyonlarının düzeltilmesinde faydalı bir mekanizmadır. Bu vitaminlerin kan seviyeleri ile  demans arasındaki ilişkisi pek çok çalışmada saptanmıştır. Bu vitaminler tedaviden çok önleme amaçlı olarak kullanılır.

yaşlılarda genellikle yüzde 3-60 vitamin B12 eksikliği, yüzde 30  folik asit eksikliği görülür.

60 yaş üzeri, homosisteini yüksek, vitamin B12’si normal 800  kişi üzerinde yapılan çalışmada, folik asit alan kişilerin plasebo alanlara göre  üç yıl sonunda bilişsel fonksiyonlarının daha iyi olduğu gözlemlenmiştir.

Multivitamin haplarının sağlıklı kişiler üzerine etkisiyle ilgili yapılmış iki  çalışma vardır.  Biri Altı aylık multivitamin  hapı kullanımı sonrası, öncesine göre bilişsel işlevlerde anlamlı bir fark  görülmemiş. Bu çalışmanın izlem süresinin yetersiz olduğu düşünülmüş.Bir diğer  çalışma yaşlı 910 sağlıklı kadın ve erkek üzerinde yapılmış. Bunların yarısı  vitamin hapı, yarısı plasebo aldığında, multivitamin preparat kullanan bazı  grupların (75 yaş üzeri ve iyi beslenemeyen gruplar) bazı testlerde bu

kullanımdan fayda gördükleri gözlendi. Az sayıda alzheimer hastası üzerinde yapılan çalışmalarda ise multivitamin haplarının bilişsel fonksiyon,  duygu durumu ve günlük fonksiyonlarını iyileştirdiği ve hastalara fayda sağladığı tespit  edilmiştir.

 

kaynaklar : Erciyes Üniversitesi Tıp  Fakültesi Nöroloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Emel Köseoğlu

(DEHB)DİKKAT EKSİKLİĞİ, HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU ve YETERSİZ EBEVEYNLİK

dehb dikkat eksikliği
dehb dikkat eksikliği

DEHB’li bir çocuğun ebeveyni olmak pek kolay değildir, son derece zor ve stresli olabilmektedir. Diğer çocuklarla kıyaslandığında sürekli aile desteği ve gözetiminin gerekmesi anne – babanın ve ailenin diğer bireylerinin üzerinde büyük bir baskı oluşturabilir. DEHB’li çocuğu olan ailelerin diğer ailelere oranla aile içi çatışmalarının daha fazla olduğu yapılan araştırmalarla kanıtlanmıştır.

DEHB Psikiyatrik bakış açısına göre çocuklukta başlayan, belirtileri önemli oranda erişkinlikte de devam eden, kalıtsal özelliği yüksek NÖROGELİŞİMSEL bir bozukluk sınıfında olmasına rağmen genellikle kötü ebeveynlikten, yani yetersiz ve disiplinsiz aile tutumundan kaynaklandığına dair yaygın inanışlar vardır.

İngiltere’de yayınlanan ünlü tıp dergisi Lancet dergisi dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun aile tutumları ile ilgili olup olmadığına dair bir araştırma yayınladı. Araştırma Hollanda da çok sayıda ( bugüne kadar en fazla hasta ve hasta olmayan grubun katıldığı)  dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan ve olmayan çocukların beyin yapı ve fonksiyonlarının karşılaştırılması yöntemi ile gerçekleştirildi. Araştırmaya göre dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan bireylerin beynin dürtü, dikkat ve diğer bilişsel işlevlerini gerçekleştiren 5 farklı bölgesinde gelişimin yavaş olduğunu, beynin duyguların işlenmesinden sorumlu olan amigdala ve hipokampus bölgesinin daha önce fark edilmemiş bir biçimde DEHB olan bireylerde daha küçük olduğunu ortaya koydu.

Hipokampus ve amigdalanın  Kısa süreli hafızayı, uzun süreli hafızaya aktarmak, duygusal tepkileri kaydetmek, işlemek ve gerektiğinde hatırlamak gibi çok önemli bir görevi vardır. Columbia Üniversitesi Tıp Merkezinde görev yapan Dr. Jonathan Posner yaptığı açıklamada; DEHB olan çocuklarda duygusal ve hafıza ile ilgili sorunlarının bu bölgedeki farklılıklardan kaynaklandığını belirtti. Dr. Jonathan Posner  bu bölgedeki farklılıkların değerlendirilmesinde MR gibi beyin görüntüleme yöntemlerini kullansalar da henüz DEHB  tanısı koyabilmek için sadece MR tetkikinin yeterli olmadığını, bu belirtilerin altında yatan beyin mekanizmaları hakkında daha fazla bilgi edinebilmek için araştırmaların geliştirilmesi gerektiğini iletti. Ancak eldeki veriler ve klinik izlemlerin sonuçları şimdiden anne-babaların kendini suçlamasının anlamsızlığını ortaya koyuyor. Kendini suçlamak yerine çözüm aramak ve gerekirse sık sık görülen “depresif ve tükenmiş ebeveyn” durumundan kurtulmak için yardım almak iyi bir fikir olabilir. Sonuç olarak ailenin de içinde olduğu bir ekip çalışması en makul çözüm gibi durmakta.

Stresin Etkileri

Stres belki de insanlık tarihiyle aynı yaşta. Tehlikeli ve zorlu durumlarda vücudu gerekli eylemin yapılması için hazırlayan stres, vücudun eski savunma mekanizmalarından. Kısa süreli stres vücuda fazladan enerji veriyor ve performansı arttırıyor. Ancak kalp hastalıkları, kanser ve yaşlanma gibi birçok hastalığın stresle ilişkili olduğu düşünülüyor. Tüm hastalıkların üçte ikisi stres kökenli. Strese karşı vücutta üç önemli sistem harekete geçiyor. İlk harekete geçen sistem, istemli kasları kontrol eden nöronlar. Bu nöronların ateşlemesiyle istemli kaslar harekete geçiyor. Örneğin, karşımızda bize doğru dişlerini göstererek koşan bir köpek görünce beyin, bacak kaslarımıza komut veriyor ve derhal kaçmaya başlıyoruz.

Stres
Stres

Stres durumlarında harekete geçen diğer bir sistem de istemsiz kasları, organları ve salgı bezlerini denetleyen “otonomik sinir sistemi”. Bu sistemin iki parçası var: “Sempatik sistem” ve “Parasempatik sistem”. Sempatik sistemi, temelde tehlike ve stres durumunda harekete geçiyor. Stres durumunda bu nöronlar ateşlenerek kalp hızı artıyor, solunum hızlanıyor ve vücut her türlü tepkiye hazır hale geçiyor. Yani sempatik sistem vücudun alarm konumuna geçmesini sağlıyor. Parasempatik sistemse vücudu rahatlatan ve işlevlerin devamını sağlayan uyarıları gönderiyor.

Stresle harekete geçen üçüncü sistemse “nöroendokrin sistem” ya da bir başka deyişle “hormonal sistem”. Bu sistem devreye girdiğinde bol miktarda adrenalin ve steroid hormonları salgılanıyor. Adrenalin, temelde kalp, solunum ve dolaşım sistemlerini strese hazırlarken steroidler kaslara gerekli enerjinin gitmesini sağlıyor. Sinirlendiğimizde, korktuğumuzda yüzümüzün kızarması, kan şekerimizin fırlaması, temelde adrenaline ve steroidlere bağlı.

Kısaca sinir sisteminin bilinçli ve bilinçsiz işleyen bölümleri ve bazı hormonlar, strese karşı savaşta bize yardımcı oluyor.

Stresi yönetebilmeniz, sadece ruh sağlığınızın korunması için değil, beden sağlığınızın da korunması için hayati önem taşır. Baskı ortadan kalktığında vücudunuz normal durumuna döner. Ama vücudunuz, kendini toplamaya zaman bulamadan sürekli başka bir eyleme hazırlanıyorsa bunun sağlığınız üzerinde zararlı etkileri olabilir. Fazla stresin kısa dönemli belirtileri; bitkinlik, uyku bozuklukları, sinirlilik ve bellek sapmalarıdır.Zaman içinde, bağışıklık sisteminiz en üst düzeyde işlev görmediği için hastalıklara açık hale geliriz, hatta kronik stres bağışıklık sistemimizi AİDS hastalığı kadar etkiler.Baş ağrıları ve migren, sırt ağrısı, kalp çarpıntısı, astım, yüksek tansiyon, irritabl bağırsak sendromu, mide ekşimesi ve hazımsızlık yaşanabilecek diğer sorunlardandır. Ameliyatlardan sonra stres, yaraların iyileşmesine olumsuz etki ederek, hastanın sağlığını tehlikeye sokmaktadır. Hastanın çabuk ve komplikasyonsuz iyileşmesi için hastanın ruhsal durumunu göz önüne almak gerekmektedir. Beynin hafıza ile ilgili bölümleri İle kronik stres arasında doğrudan ilişki vardır.Stres nedeniyle salgılanan hormonların nöronların ölmesine yol açabileceği bilinen bir gerçektir.Yaşamlarında bir yada birden fazla büyük depresyon  yaşayanların beyin damarlarında daralma ve sertleşme anlamlı derecede fazladır.

KAYNAKLAR:BİLİM TEKNİK DERGİSİ/PSYCHOACADEMY MAGAZINE

Yeme Bozuklukları

Yeme Bozuklukları Pika, Geri Çıkarma (geviş getirme bozukluğu), Kaçıngan/Kısıtlı Yiyecek Alımı Bozukluğu,Anoreksiya Nevroza, Bulimiya Nevroza, Tıkanırcasına Yeme Bozukluğu gibi psikiyatrik hastalıkların içinde yer aldığı bir tanı grubudur. Bu hastalıklar ruhsal kaynaklıdır ve bedensel belirtiler ön planda gibi görünse de ciddi ruhsal sorunlarla birliktedir.

Yeme bozuklukları daha çok 12 ile 35 yaş arası kadınlarda olmak üzere milyonlarca kişiyi etkilemektedir.  Yeme bozukluklarından kaynaklanan bu rahatsızlıklar tipik olarak yiyeceklere ve vücut ağırlığına karşı bir saplantı haline dönüşmektedir.

Anoreksiya Nevroza, çok sıkı, sağlıksız bir diyet sonucu ciddi miktarda kilo kaybıyla kendini belli etmeye başlayan önceleri kontrol edilebilen iştahın bir süre sonra yok olarak zayıflamanın normal ölçüleri aşması ile görülen psikolojik bir hastalıktır. Anoreksiya Nervoza sadece genç kızlarda değil, erkeklerde de görülür. Tedavi edilmediğinde ölümcül sonuçlara varır. Kişi kilosunu kabullenemez ve sürekli kilo verme çabası içerisindedir, kilo almaktan aşırı derecede korku duyar, beden algısı düşüktür, bedenini beğenmez. Sadece diyet değil, müshil kullanımı, aşırı spor veya ek yöntemler uygulayabilir. Kalsiyum kaybı sonucunda kemik erimesi, saçlar ve tırnaklarda incelme, ciltte kuruma, sararma, anemi ve vitamin eksiklikleri, kalp kasları da dahil olmak üzere tüm kaslar zayıflama ve erimesine bağlı problemler, ileri derecede kabızlık, düşük kan basıncı gibi hayatı tehdit eden rahatsızlıklara neden olur.

Bulimia Nervosa, kişinin tıkınırcasına çok yemek yedikten sonra bu yiyeceklerin şişmanlatıcı etkisinden kurtulmak için gösterdiği aşırı ve yanlış çabalardır. Bulumiya hastaları olağan dışı miktarlarda yiyecek tüketimini takip eden kilo almayı engellemek için kusma, oruç tutma, aşırı spor yapma, idrar söktürücü ya da laksatif kullanmayı seçerler.

Aşırı ölçüde, adeta patlayıncaya dek, tıkınırcasına kriz halinde yenen yemeklerden sonra suçluluk ve utanç duygusu yaşarlar.

Anoreksiya hastalarının aksine, bulimiya hastaları yanlış yeme davranışlarının farkındadırlar. Bedensel olarak kullanılan ilaçlara bağlı olarak şişkinlik, ödem, kusmaya bağlı olarak da sıvı ve elektrolit kayıpları, halsizlik, sindirim sistemi şikayetleri, yemek borusunda aşırı kusmaya bağlı zararlar ve aşırı ishale bağlı makad kenarlarında incelme, ağız hijyeninde bozulma sıklıkla rastlanan neticelerdir. Bulimiya hastaları obez, normal kilolu ya da zayıf olabilirler. Bir süre sonra mide bulantısı ve kusma istem dışı oluşur.

Tıkanırcasına Yeme Bozukluğu,bir bireyin aynı zaman diliminde ve aynı koşullarda yiyebileceğinden çok daha fazla miktarda yiyeceği kısa bir süre içinde tükettiği, yemek yeme davranışını dizginleyemediği ve aşırı miktarlarda yemek yeme davranışının tekrar ettiği bir yeme bozukluğudur. Tanının konulabilmesi için tıkınırcasına yeme ataklarının üç ay içerisinde haftada en az bir kez olması gerekmektedir.

Bulimiya Nevroza dan farkı tıkınırcasına yeme nöbetlerinin yol açabileceği etkileri giderebilmek için, hastanın kendini kusmaya zorlaması, ishale yol açan ya da idrar söktürücü ilaçlar kullanması, yeme alışkanlığını uzunca bir süre dizginlemesi yahut yorucu beden hareketleriyle metabolizmayı hızlandırması gibi tedbirlerin alınmamasıdır.

Bu bireyler yemek yeme davranışlarından ya da kilolarından dolayı kendilerinden nefret etme, beden görünümlerinden hoşlanmama ya da iğrenme, bedensel kaygılar ve kişisel ilişkilerde sıkıntı yaşayabilirler. Öte yandan yemek yeme davranışları ya da kiloları kişinin öteki insanlarla ilişkilerini ve çalışma hayatını olumsuz yönde etkiler.

Yeme bozukluklarının etkileri oldukça ciddidir, kişiler bu ciddi etkileri görmezden gelebilir, hafife alabilir ve tedaviyi reddedebilirler.Yeme bozukluklarının görülme yaşı genellikle ergenlik dönemin denk gelir ve yapılan araştırmalarda lise dönemindeki bireylerin %80inin kilo verme isteğine işaret etmektedir.İnce vücut idealinde medya ve yayınlarının rolü oldukça yüksektir.Ergenlerin kişilik ve kabul görme isteklerinin yoğun olduğu bu dönemde yeme bozukluklarına yakalanma riski daha yüksektir.

Tedavide besinsel, tıbbi ve psikiyatrik değerlendirmenin ardından akut tıbbi sorunlara yönelik tedavi uygulanmalıdır. Yeme bozukluğu olan bireylerde hastaneye yatış kriterleri doğrulusunda gerekirse yatarak tedavi planlanmalıdır. Yeme bozukluğu olan kişilerin, hastalıklarını tetikleyen düşünceler, duygular ve davranışlar hakkında bilgi edinmesi ve anlaması için mutlaka psikoterapi gereklidir. Yeme Bozukluklarının tedavisinde Genel Tıbbi Bakım, Beslenme Danışmanlığı, Psikiyatrik Tedavi ve Psikoterapi Desteği Programlarının beraber yürütülmesi gerekmektedir.