Kategori: uyku bozuklukları

Soğuk Ortamda Uyumanın Faydaları

Yapılan araştırmalar gösteriyor ki Oda sıcaklığı sadece uyku kalitemizi değil aynı zamanda genel sağlığımızı da etkiliyor.

KİLO VERMEYE YARDIMCI OLUYOR ve METABOLİZMA HASTALIKLARINA YAKALANMA RİSKİNİ AZALTIYOR.

AVUSTRALYA’daki Garvan Tıbbi Araştırmalar Enstitüsü’nden araştırmacılar, insanların sadece soğuk bir odada uyuyarak önemli miktarda kilo kaybetmesinin mümkün olduğunu keşfettiklerini açıkladı.

Diabetes’te yayınlanan araştırmaya göre, gece yatmadan oda sıcaklığını bir kaç derece düşürmek diyabet gibi metabolizmayla alakalı olan hastalıkların riskini azaltıyor. Araştırmada, katılımcılar iki gruba ayrılıyor. Bir grup 23 derecede, diğer grup ise 18 derecede uyuyor. Dört ay boyunca her gece katılımcıların kan şekeri ve kalori yakım oranı ölçülerek, karşılaştırılıyor. Araştırmanın sonucuna göre, 18 derecede uyuyanların, vücudundaki iyi yağ oranı neredeyse iki katına çıkıyor. Aynı zamanda, soğuk odalarda uyuyanlar gün içinde daha çok kalori yakıyor. Buna göre, soğuk odada uyumak zamanla hem diyabeti hem de olası metabolizma hastalıklarının riskini gözle görülür seviyede azaltıyor.
CİLDİNİZİN ERKEN YAŞLANMASINI ENGELLER

Melatonin, geceleri salgılanan ve cildi yaşlanmaya karşı koruyan bir hormon. Bu hormon geceleri salgılandığı sıralarda, beden doğal tepkime gösterip, ısısını düşürür.

Bu ısı düşmesine tepki olarak, vücut, bir diğer yaşlanmaya karşı hormon olan büyüme hormonunu salgılar. Bu hormonlar ne kadar çok salgılanırsa, cilt daha parlak ve genç gözükür. Bu yüzden, bu hormonların düzenli olarak çalışabilmesi için soğuk odada uyumak çok önemli.

AĞRI VE İNFLAMASYON AZALIR

Şişmiş ve ağrıyan eklemler veya travmalarda soğuk kompresin iyileştirici etkisini herkes bilir. Aynı soğuk bir odada uyumak bazı durumlarda ağrının azalmasına ve inflamasyonun azalmasına yardımcı olabilir. (İnflamasyon, vücudun herhangi bir zarara karşı verdiği normal koruyucu bir yanıttır. İnflamasyon, hem akyuvarlarımızın bizi bakteri veya virüs gibi bir dış etkenden koruması anlamına gelirken, herhangi bir sakatlık durumunda da inflamasyon meydana gelir; örneğin spor yaparken zorlandığınızda incinen bölge genellikle ağrılı bir hal alır, şişer ve iltihaplanır.)

DAHA KOLAY UYKUYA DALMANIZI SAĞLAR VE UYKU KALİTENİZİ ARTTIRIR

WebMD Dergisi’nden Kathleen Doheny’e göre, uykuya dalmadan önce bedenimizin sıcaklığı birkaç derece düşüyor. Eğer uyuduğunuz ortam bedeninizin sıcaklığını düşürmesinin önüne geçiyorsa, bedeniniz durumu kontrol etmekte oldukça zorlanacaktır ve bu durum sizi uykuya dalmaktan alıkoyarak güzel bir uyku çekmenizin önüne geçecektir.

Kaynak: https://www.ba-bamail.com/content.aspx?emailid=33864

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdırç Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

K VİTAMİNİ VE YAŞLANMA

 K Vitamini lipofilik ve hidrofobik bir vitaminler grubuna verilen addır. K vitamini 1920’lerin sonlarında Danimarkalı bilim insanı Henrik Dam’ın kolesterol hakkındaki çeşitli araştırmaları sonucu keşfedilmiş, kan pıhtılaşması ile ilişkili olduğu saptandığı için de önceleri koagülasyon vitamini olarak adlandırılmıştır.

Düşük miktarda absorbe olabilen K vitamininin emilim döngüsü, ince bağırsakta başlar ve lenfatik sistem yoluyla karaciğere ve diğer dokulara iletilir. K1 vitamininin önemli bir kısmı karaciğerde depolanırken, geri kalan kısmı, düşük yoğunluklu lipoproteinler (LDL) tarafından diğer dokulara aktarılmak üzere, K2 vitaminine katılır. K2 vitamini, kemik oluşumunu destekler ve kemik sağlığını güçlendirir. Postmenopozal kadınlarda ve yaşlı erkeklerde, kemik yoğunluğu yaşla birlikte azalır ve vasküler kalsifikasyon durumu kötüleşir. Bu durum, K2 vitaminin eksikliği ile yakından ilişkilidir.

K vitamini eksikliğinde kalsiumun kemiklere geçmesinde problem görülebilir, bu da potansiyel kalp rahatsızlıklarını beraberinde getirir. Bu yüzden K vitamini kalp sağlığı açısından da önemlidir.Ayrıca K vitamininin kanser riskini azalttığına dair önemli bulgular da elde edilmiştir.

Yapılan çalışmalar K vitamininin nükleer faktör sinyal iletimini baskılayarak bir anti-enflamatuar olarak etki ettiği ve reaktif oksijen türlerinin oluşumunu bloke ederek oksidatif strese karşı koruyucu bir etki yaptığı gösterilmiştir. K vitamininin yaşlanmaya karşı koruyucu etkileri ve hücre yenilenmesine yardımcı olduğu bilinmektedir. Yaşlanma belirtilerinin ve hücre ölümünün engellenmesi, kanser ve diğer bazı hastalıklara karşı koruyucu etki sağladığı bilinen K vitamini  beynimizi aktif ve çevik tutarak yaşlanmayı önleme konusunda önemli bir rol oynar ve alzheimera karşı savaşır. K vitamini, D vitamininin doğru yerlere ulaşmasında yol gösterici bir göreve sahiptir. Bunun sonucunda da K vitamini değerlerinizin düşmesi, D vitamininin de eklemler ve kıkırdaklar gibi vücudunuzun yanlış bölgelerinde birikmesine yol açar. Bu bölgelerde biriken fazla kalsiyum hareket kabiliyetinizi kısıtlar. Aynı zamanda da diğer bölgeler kalisyum eksikliğinden dolayı güçsüzleşmeye başlar. Eğer K vitamini eksikliği ciddi boyutlara ulaşırsa keskin ağrılar ve iskelet sisteminizde genel bir güçsüzlük yaşayabilirsiniz.

Vücutta meydana gelen aşırı kanamalar K vitamini eksikliğinin habercisi olabilir. Regl kanamalarının uzun sürmesi, sebepsiz yere diş eti ve burun kanamalarının oluşması, idrarda ya da dışkıda kan görülmesi, K vitamini eksikliğinden kaynaklanabilir.

K vitamini eksikliği kanda  k vitamini düzeyinin belirlenmesi, kanamayı araştırmak için de başlıca protrombin zamanının saptanması iledeğerlendirilir. K vitamini eksikliğinin tedavisinde hekimin önerdiği dozda K vitamini enjeksiyonları, diyetin düzenlenmesi veya gıda takviyeleri kullanılabilmektedir.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

 

Hafta sonu uzun uyumak metabolizmayı daha karmaşık hale getiriyor

Hayatımızın neredeyse üçte birini kapsayan uyku hayati derecede önemli fizyolojik bir ihtiyaçtır. Dinlendirici bir uykunun süresi kişiden kişiye değişmekle beraber yaşa bağlı olarak da farklılıklar göstermektedir.

Yeni doğmuş bebekler 16-18 saat, küçük çocuklar 12-14 saat, yetişkinler ise ortalama 7-9 saat arası uykuya ihtiyaç duyarlar. Uyku ihtiyacımızın ana nedeni beynimizdir. Beynimize gün boyunca sürekli bilgiler gelir ve işlenir. Yaklaşık 16 saat sonra beynimiz neredeyse çalışma kapasitesinin tamamını kullanmış olur.

Beynimizdeki sinir hücrelerinin tekrar verimli olarak çalışabilmesi için istirahata, yani uykuya ihtiyacı vardır. Uykunun dinlendirici olabilmesi için her şeyden önce uyku süresinin yeterli olması gerekmektedir.

Uykusuzluk, vücut hücrelerindeki genlerin davranış biçimlerini etkiliyor gibi görünüyor.

İngiltere’deki Surrey Üniversitesi‘nden araştırmacılar uykusuzluğun enflamasyonda rolü olan genlerin aktivitesini arttırdığını belirledi.

Araştırmayı yapan ekipten Dr Malcolm von Schantz, genlerin uykusuzluğa verdiği tepkinin, vücudun stres altında olduğu zaman verdikleri tepkiye benzediğini söylüyor.

Dr Schantz “bu durum, uykusuzlukla kalp hastalığı ve felç gibi hastalıklar arasındaki bağlantıyı açıklamaya yardımcı olabilir” diyor.

Uyku esnasında birçok biyolojik olay gerçekleşmektedir. Bunların bazıları şunlardır:

Hafıza ve uyku: Bellek ile ilgili işlemler çoğunlukla uyku sırasında gerçekleşir. Gün içerisinde beynimize kaydedilen izlenimler, deneyimler ve bilgiler geçici olarak beynin hipokampüs bölgesinde depolanır. Ve depolanan bu bilgiler sadece geceleri uykuda yeniden etkinleştirilir. Yeniden etkinleştirme işlemi bilgilerin kalıcı olması için gereklidir. Çünkü uyku, hipokampusta geçici olarak depolanan bu bilgileri serebral korteksin bir parçası olan neocortex‘e aktarılmasını teşvik eder. Neocortex aktarılan bilgiler burda içeriğine göre sıralanarak uzun süreli bellek oluşturulur. İşte bu bilgi aktarımı sadece uyku sırasında gerçekleşir, aksi takdirde beyin toplanan bilgiler ile hipokampustan neokortekse aktarılan bilgiler arasında ayrım yapamaz.

Bağışıklık sistemi ve uyku: Uyku, vücuda zihinsel ve fiziksel iyileşme fırsatı sunar. Organlar ve bağışıklık sistemi yenilenir ve özellikle de yaraların iyileşmesi uykuda gerçekleşir.

Enerji tasarrufu ve uyku: Vücut ısısı uyku sırasında bir derece kadar düştüğü için vücudumuz gece uyku esnasında enerji tasarrufu sağlar.

Gençlik, çekicilik ve uyku: Araştırmalar, dinlenmiş insanların daha çekici ve sağlıklı olduğunu gösteriyor. Uzun süre çok az uyku ile yetinmek, yaşlılık semptomları olarak kabul edilen kanda kortizol miktarının artması, glukoz toleransının kötüleşmesine sebep oluyor.

Toksik maddelerin atımı ve uyku: Uyku, hücrelere detoksifikasyon yapma imkanı verir. Vücut, biriken ve ihtiyaç duyulmayan metabolik son ürünleri özellikle geceleri atar. Gündüz metabolik faaliyetler sonucu beyindeki Glia Hücrelerde moleküler çöp olarak adlandırılan atık maddeler birikir. Günün ilerleyen saatlerinde bu atık maddelerin miktarı gittikçe artarak yorgunluğun ortaya çıkmasına sebep olur. Gece uyku esnasında Glia hücreler hacimlerini % 60 oranında küçülterek moleküler çöplerin beyinden dışarıya atılmasını sağlanır.

 

Hafta sonu uzun uyumak metabolizmayı daha karmaşık hale getiriyor: 

Birçok kişi yoğun iş temposu nedeniyle hafta içi sabahları erken kalkarak uykusundan feragat etmek zorunda kalır. Eğer bu durum uzun süre devam ederse kişide Kronik uyku açığının ortaya çıkmasına sebep olur. Kronik uyku açığının en belirgin özelliği kişinin kendini gün içerisinde yorgun ve tükenmiş hissetmesidir. Kronik uyku açığının uzun yıllar devam etmesi halinde ise birçok metabolik rahatsızlığın ortaya çıkması da kaçınılmaz olur.

Yapılan araştırmalar birçok insanın hafta içinde günlük yedi saat uyumadığını, bu süreye ancak hafta sonları ulaşabildiğini gösteriyor. Hafta içi yoğun iş temposu nedeniyle çok az uyuyup hafta sonu uzun uyuyarak bu açığı telafi etmek mümkün mü?

Hafta içi az uykunun sebep olduğu zararlı etkileri hafta sonları uzun uyuyarak telafi etmenin mümkün olup olmadığını araştırmak amacıyla Colorado Üniversitesi’nden Christopher Depner ve meslektaşları 36 genç ve sağlıklı denek ile uyku laboratuvarında iki hafta süren bir araştırma yaptılar. Çıkan sonuçlar, kronik uyku açığının sebep olduğu zararlı etkilerden hafta sonu uzun uyuyarak kurtulmanın mümkün olmadığını gösteriyor.

Araştırmaya katılan denekler ortama alışmaları için önce makül bir süre laboratuvarda bekletildiler ve ardından iki haftalık bir araştırma için üç gruba ayrıldılar.

Grup(kontrol grubu): Günde dokuz saat uykudular

Grup: Günde sadece beş saat uykudular

Grup: Pazartesiden cumaya kadar günde beş saat, hafta sonu uzun uyudular. İkinci hafta pazartesiden cumaya kadar yine sadece beş saat uyku uyudular.

Her üç grupta bulunan deneklerin gerek araştırmaya başlamadan önce, gerekse araştırma bittikten sonra vücut ağırlıkları, kalori alımı ve harcamaları ile çeşitli dokulardaki insülin duyarlılığı ve uyku hormonu Melatonin seviyeleri ölçüldü.

Sonuçlar şaşırtıcı 

Hafta sonu uzun uyuyanlar kilo aldılar

Üçüncü gruptaki deneklerin hafta içinde ortalama olarak on iki saatten fazla birikmiş uyku açığı olmasına rağmen, hafta sonu sadece 1,1 saat daha uzun uyudular ve uyku açıklarını ikinci haftaya taşıdılar.

Hafta sonu uzun uyuyan üçüncü gruptakiler ile her gün kısa uyuyan ikinci gruptakilerin metabolizmalarında aynı olumsuz değişiklikleri görüldü. Her iki grubun bireyleri deney süresince yaklaşık olarak 1,3 ile1,4 kg arası şişmanladılar. Buna deneklerin normal akşam yemeği dışında uyuyana kadar atıştırmalık yiyecekler yiyerek gereğinden fazla kalori almasının sebep olabileceği tahmin ediliyor.

Bunun dışında bu iki gruptaki bireylerin uyku hormonu Melatonin maksimum seviyenin de geriye kaydığı tespit edildi.(Buna Biyolojik Saatin geriye kaymasının sebep olduğu düşünülüyor.)

Hafta sonu uzun uyuyanlarda şeker metabolizması bozuldu.

Başka bir şaşırtıcı etki de şeker metabolizması üzerinde görüldü. Hafta içi kısa uyuyanlarda yani ikinci gruptakilerin kasları ve diğer dokularında insülin duyarlılığının ortalama yüzde 13 oranında azaldığı tespit edildi.

Üçüncü gruptakilerin yani hafta içi kısa uyuyan ama hafta sonu uzun uyuyanlarda ise durum biraz daha kötü. Bu grupta insülin duyarlılığının yüzde 27’ye kadar düştüğü görüldü. Bu şaşırtıcı sonuç gerçekten hiç beklenmiyordu. Zira hafta sonu uzun uyumanın metabolizmaya olumlu etkisi olacağı tahmin ediliyordu.

Araştırmacılar, bu şaşırtıcı durumun normal ritimdeki değişikliklerden kaynaklandığını, değişen uyku süresinin vücudu az uyumadan daha fazla strese sokarak metabolizmayı bozduğunu düşünüyorlar.

Sadece düzenli uyku

Kronik uyku açığının verebileceği olası yıkıcı etkilerden korunmak için gece uykusunun yeterli olması gerekmektedir. Bu araştırma düzenli olarak en az yedi saat uyumak gerektiğini, hafta boyunca az uyuyup hafta sonları bunu telafi etmeye çalışmanın doğru bir sağlık stratejisi olmadığını gösteriyor.

Dünya Sağlık Örgütü de zaten günde yedi-sekiz saat uyumayı tavsiye ediyor. Yedi-sekiz saatlik bir uyku beynin yıkanarak moleküler çöplerden arınması ve vücudun kendini yenilemesi için gerekli olan süredir.

Başka bir şaşırtıcı etki de şeker metabolizması üzerinde görüldü. Hafta içi kısa uyuyanlarda yani ikinci gruptakilerin kasları ve diğer dokularında insülin duyarlılığının ortalama yüzde 13 oranında azaldığı tespit edildi.

Üçüncü gruptakilerin yani hafta içi kısa uyuyan ama hafta sonu uzun uyuyanlarda ise durum biraz daha kötü. Bu grupta insülin duyarlılığının yüzde 27’ye kadar düştüğü görüldü. Bu şaşırtıcı sonuç gerçekten hiç beklenmiyordu. Zira hafta sonu uzun uyumanın metabolizmaya olumlu etkisi olacağı tahmin ediliyordu.

Araştırmacılar, bu şaşırtıcı durumun normal ritimdeki değişikliklerden kaynaklandığını, değişen uyku süresinin vücudu az uyumadan daha fazla strese sokarak metabolizmayı bozduğunu düşünüyorlar.

Sadece düzenli uyku

Kronik uyku açığının verebileceği olası yıkıcı etkilerden korunmak için gece uykusunun yeterli olması gerekmektedir. Bu araştırma düzenli olarak en az yedi saat uyumak gerektiğini, hafta boyunca az uyuyup hafta sonları bunu telafi etmeye çalışmanın doğru bir sağlık stratejisi olmadığını gösteriyor.

Dünya Sağlık Örgütü de zaten günde yedi-sekiz saat uyumayı tavsiye ediyor. Yedi-sekiz saatlik bir uyku beynin yıkanarak moleküler çöplerden arınması ve vücudun kendini yenilemesi için gerekli olan süredir.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Kaynak:

https://saltuerk.wordpress.com/2019/04/01/hafta-sonu-uzun-uyumak-faydadan-cok-zarar-veriyor/

( Mehmet Saltuerk )

https://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/05/150520_uyurken_ne_oluyor

 

 

 

Yapay zeka bir çocuğun konuşmasından depresyon ve kaygıyı tespit edebiliyor.

Bir makine öğrenmesi algoritması, küçük çocukların konuşma modellerinde kaygı ve depresyon belirtilerini algılayabilir. Biyomedikal ve Sağlık Bilişimi Dergisinde yayınlanan araştırmaya göre, Makine öğrenme algoritmasına dayalı olarak çalışan bu yeni sistem, tespit edilmesi zor olan durumlarda zaman kazandırıyor. Özellikle 10 yaş altındaki çocuklar duygularını ve ruhsal sorunlarını tam anlamıyla dile getiremiyorlar, bu durum depresyon ve kaygı bozukluklarının, büyüme döneminde karşılaşılan ufak sorunlarla karıştırılmasına neden olabiliyor. Vermont Üniversitesi Çocuk, Gençlik ve Aile Merkezi tarafından yürütülen bir çalışmaya göre , geliştirilen algoritma çocuklarda kaygı ve depresyonu %80 oranında tespit edebiliyor.

Araştırmada üç ile sekiz yaş arası 71 çocuk ile yapılan çalışmada,  çocuklara üç dakikalık doğaçlama bir hikaye anlatmaları ve hikayenin sonunda, hikayenin ilginçliğine göre değerlendirilecekleri söyleniyor. Görüşme sırasında tarafsız ve sert bir tutum içerisinde olan araştırmacı, sürenin bitimine 30 saniye kala zile basarak, süre baskısı oluşturuyor. Böylece stres altındaki durumlarda ortaya çıkan tepkiler değerlendiriliyor.

Ses kayıtlarının makine öğrenmesi algoritması ile analizi sonucunda depresyon ve kaygı bozukluklarının %80 oranında tespit edilebiliyor. Yapay zeka bunun için ses tonuna odaklanıyor. Hikaye anlatırken, çocuğun sesindeki, alçak, titrek ve değişken ses tonuna ve zille birlikte seste yükselme olup olmadığına odaklanıyor. Teşhis için en önemli olan zaman aralığının doksan ile otuz saniye arasında olan ilk zil sesine gelen tepkiden sonraki sürecin önemli olduğu tespit edilmiş.  Ses kaydı yapay zekaya yüklendikten sonra, yapay zeka tarafından incelenip şüpheli olan tonlamalar tespit edilerek teşhis konulması kolaylaşıyor.

Bilim insanları, klinikte başarı seviyesi yüksek olan bu teknolojinin ise akıllı telefonlara eklenmesi hakkında araştırmalara başladı. Akıllı telefonla ses kaydedilip daha kısa sürede teşhis için kullanabileceğini savunan araştırmacılar, bu teknolojiyi daha önce geliştirilmiş olan hareket analizi ile birleştirerek daha iyi sonuçlar alabileceklerinin ve gözden kaçan hastalıklar nedeniyle gençlerin uyuşturucu ya da intihara sürüklenmesinin önüne geçebileceklerini savunuyor.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize başvurunuz.

Kaynak: https://www.sciencedaily.com/releases/2019/05/190506150126.htm

Bu Listeyi Gözden Geçirin ! Toksik Etkisi Olabilecek Bazı Eşyalar.

Birçoğumuz sağlıklı bir yaşam tarzına sahip olduğumuza inanmak isterken, ev eşyalarında bulunabilecek zararlı kimyasallar hakkında yeterli bilgiye sahip olamayabiliyoruz. Uzmanlara göre;

Yeni halılar:

Uzmanların yaptığı açıklamalara göre, duvardan duvara halı döşenmesi işlemini takiben 72 saat içerisinde evin hava kalitesi bozulmakta halının kumaş liflerinde bulunan birçok organik bileşik havaya salınmaktadır. Bu zehirler Asetaldehit, Benzen, Formaldehit, Toluen ve diğer tehlikeli toksinleri içerebilir. Uzmanlar halı döşeme işleminin sonrasında 72 saat boyunca evde bulunulmaması veya evin iyi bir şekilde havalandırılmasını önermektedir.

Yatak koruyucuları:

Temizlik malzemeleri kadar güçlü bir kokusu olmayan, yatak şiltelerinden yangına dayanıklı türler, kokusuz kimyasallar içerebilmektedir. Bu maddeler Yatağın alev almasını önlemeye yardımcı olurlar, ancak sağlığımız için zararlı yan etkileri vardır.

Kuru temizlemeden gelmiş eşyalar:

New York’taki Aiken Tıp Fakültesinde çevre sağlığı profesörü olan Dr. Lois Claudio, “Kuru temizleme sırasında Trikloretilen adlı bir malzeme kullanıyorlar” diyor. Kuru temizlemeden yeni gelmiş eşyaların havalandırılmasını öneren uzmanlar, eşyaların taşındığı plastik torbalarında dışarıda açılmasını öneriyor.

Oda parfümleri ve kokulu mumlar:

Toksinleri Hayatınızdan Çıkarma ve Evinize Sağlık Getirme Kılavuzu” kitabının yazarı Christine Dimmick oda parfümlerinin çoğunda zararlı kimyasal maddeler olduğunu ve pencereler kapalı iken sıkılacak oda spreylerinin zararlı olabileceğini belirtiyor.

Toz:

2016 yılında yayınlanan bir çalışmada evimizdeki tozun aslında çok sayıda toksin içerdiği görülmüştür. Uzmanlar evin sık sık süpürülmesinin ve kendinizin hazırlayacağı doğal temizlik malzemelerinin kullanımının bu zararları azaltacağını belirtiyor.

Ayakkabılar:

Maple Holistics şirketinin sağlık uzmanı Caleb Beck’e göre  Ayakkabılarınızın tabanındaki bakterilerin yaklaşık% 90’ı evinizdeki zemine taşınıyor.Ayakkabılar ile eve girildiği zaman  ayakkabının tabanlarında toplanan bakterileri zemine dağıtıyor ve sonrasında toz ile doğrudan solunum sistemine girebiliyorlar.

Bazı güzellik ürünleri:

Oje, şampuan, tıraş kremi ve hatta bazı bebek sabunlarının içerisinde formaldehit adı verilen kimyasal madde bulunabilmektedir. Bu madde güzellik ürünlerinde, ürünün bozulmaması amacı ile bulunabilir.

Diş macunu:

Formaldehit dışında, kullandığımız bazı güzellik ürünlerine gizlice giren başka toksinler de var. Bunlardan biri Dioksin. Bu malzeme diş macununda bulunabilir. Tonia, polioksietilen ve ETH harfleriyle biten veya Myreth, Laureth, Oleth, vb.isimlerle ürünün içinde bulunabilen Dioksinin karaciğere, böbreklere ve solunum sistemine zarar verebiliyor.

Rutubetli duvarlar:

Küf sporları alerjilere ve otoimmün hastalıklara neden olur.  Uzmanlara göre banyo gibi nemli odaların havalandırılması ve küf oluşumunun engellenmesi gerekiyor.

Klima:

Hava sıcaklıklarının artmaya başladığı bugünlerde klimalar birçok sağlık sorununa yol açabiliyor. Özellikle yüksek ateş, kuru öksürük, baş ağrısı, kas ve eklem ağrıları gibi şikayetleri tetikleyen klima bakterileri öldürücü olabiliyor. Uzmanlar klimaların düzenli ve sık olarak, uygun yöntemlerle temizlenmesi ve klima açıldığında camların bir süre açık kalıp ortamin havalandırılmasını öneriyor.

Kaynak:

https://www.ba-bamail.com/content.aspx?emailid=33044

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Lütfen  ayrıntılı bilgi, tanı ve tedavi için doktorunuza başvurunuz.

İnsülin Direnci ve Fibromiyalji

Tüm dünyada ve ülkemizde giderek artan obezite ve diyabet görülme sıklığı, “insülin direnci” olarak adlandırılan metabolik sorunu da beraberinde getirmektedir. İnsülin, midenin arkasında bulunan bir organ olan pankreasta üretilen bir hormondur. İnsülin yardımıyla, vücuttaki hücreler glikozu emer ve enerji için kullanır. İnsülin direncinde kas, yağ ve karaciğer hücreleri insüline uygun şekilde tepki vermez ve bu nedenle kan dolaşımından glikozu kolayca ememez. Sonuç olarak, vücudun glikoz hücrelere girmesine yardımcı olmak için daha yüksek insülin seviyelerine ihtiyacı vardır. Zamanla, insülin direnci tip 2 diyabet hastalığına yol açabilir ve beraberinde metabolik sorunları getirebilir.

Yapılan bir araştırma insülin direncini tedavi etmek için kullanılan bir ilacın fibromiyalji hastalığını da tedavi ettiğini ileri sürmektedir. Fibromiyalji, genel kas ağrıları ve vücuttaki belirli noktalarda kronik ağrı ile karakterize bir yumuşak doku romatizmasıdır. Hastalığa yorgunluk, uykusuzluk, depresyon gibi çeşitli fiziksel ve psikolojik belirtiler de eşlik eder.

Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri’ne (CDC) göre, fibromiyalji , yalnızca ABD’de 4 milyon kişiyi etkiliyor ve bu da nüfusun yaklaşık% 2’sine denk geliyor. Yakın zamanlarda, Galveston’daki Texas Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yapılan bir araştırmaya göre fibromiyalji ve insülin direnci arasında bir bağlantı bulunduğu farkedilmiştir. Vücudun kan şekeri seviyelerini düzenlemesine yardımcı olmak için kullanılan bir ilacın fibromiyalji ile ilişkili ağrıları da tedavi ettiği bulunmuştur. Daha önce yapılan araştırmalara göre insülin direncinin beynin küçük kan damarlarında disfonksiyona neden olduğu bilgisinden yola çıkan araştırmacılar, fibromiyaljili 23 kişi ile araştırmalarını tamamlayarak, sonuçları Plos One dergisinde yayınladılar. Kas ve bağ dokusu ağrısı çeken katılımcılara uygulanan metformin tedavisinin olumlu sonuçlar verdiğini belirten araştırmacılar fibromiyaljinin tedavisinde çok daha az maliyetli olan metforminin kullanılabileceğini belirttiler.

Kaynak : https://www.medicalnewstoday.com/

Bilgilendirme içindir. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Yüksek B 6 , B 12 Vitamini Kalça Kırığı Riskini Artırabilir

Norveç , Oslo Üniversitesinden, Dr.Haakon E. Meyer ve arkadaşları tarafından yapılan bir araştırmada yüksek B6 ve B12 vitaminlerinin kalça kırığı riskini arttırdığı bildirilmiştir. (JAMA 2019)

Meyer ve arkadaşları yaklaşık 76.000 menopoza girmiş kadın hastada yüksek B6 ve B12 vitamini ile kalça kırıkları arasındaki ilişkiyi incelemişler ve yüksek seviyede B6 ve B12 vitamini ile kalça kırığı arasındaki ilişkiyi göstermişlerdir. Araştırmada düzenli aralıklarla takip edilen katılımcıların % 3’ünün kalça kırığı geçirdiği ve ortalama yaşın 75,8 olduğu, beden kitle indeksinin 24.3 olduğu bildirildi. Çalışmada her iki vitamininde (B12 ve B6 ) yüksek olduğu kadınlarda riskin daha yüksek olduğu vurgulandı.

Daha önce kanda yüksek değerlerde B12 vitamininin akciğer kanseri riskini arttırdığına dair çalışma sonuçları da yayınlanmıştı. (Fanidi ve ark, 2018)

B12 ve B6 vitamininin kanda yüksek değerlerde bulunmasının sebebi bilinçsiz takviye gıda tüketimi, bireylerin kan tahlili yaptırmadan vitamin ilaçlarını kullanmaları veya uygulanan diyet ile bağlantılı olabilmektedir. Ayrıca karaciğer ve böbrek yetmezliği ile bazı kanser türlerinde B12 vitamini fazlalığı görülebilmektedir.

Herhangi bir gıda takviyesi veya vitamin desteğine başvurmadan önce kişilerin vitamin düzeylerine baktırmaları, eksiklik veya fazlalık durumunda sebep olan nedenlerin değerlendirilmesi ve tedavi planının bu yönde uygulanması vitamin eksikliği veya fazlalığının neden olabileceği sağlık sorunlarının önüne geçilmesini sağlar.

 

Kaynak: https://www.medscape.com/viewarticle/913169?src=soc_tw_190522_mscpedt_news_endo_bvitamins&faf=1&fbclid=IwAR0iGJy5kFimUlyKsP5ZwPyARanC-z8A7maW7zk5_OKHPJSsKSFfyimDiaY

Bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen doktorunuza danışınız.

Ekmekte Akrilamid Tehlikesi

Konunun başlığını Ekmekte akrilamid tehlikesi olarak verdik ama akrilamid sadece yediğimiz ekmekte değil karbonhidrat içeren birçok gıdada bulunuyor. Bu yüzden bu makalede ekmek dışında diğer gıdalardaki tehlikeye de değineceğiz. Ama önce akrilamid nedir ve gıdalarda nasıl oluştuğu konusunda kısa bir ön bilgi vermemiz gerekiyor.

Akriamid nedir?

Akrilamid, saf halde su, etanol ve eterde çözünebilen beyaz, kokusuz, toksik ve kanserojen bir maddedir. Akrilamid endüstride çeşitli kimyasal ajanlar kullanılarak üretilir ve kozmetikten atık su arıtmaya, plastik üretiminden cevher işlemeye kadar pek çok alanda yaygın olarak kullanılır. Bunların dışında moleküler biyoloji ve genetik laboratuvarlarında DNA temizlemede de kullanılır.

Akrilamid gıdalara nasıl giriyor?

Gıdalarda akrilamidin varlığı ilk olarak Nisan 2002’de İsveçli bilim insanları tarafından keşfedildi ve bir bilimsel bir makale dünyaya duyuruldu (1). Ancak gıdalardaki akrilamidi en aza indirgemek kolay değil, çünkü akrilamid herhangi bir kimyasal gibi gıdalara dışarıdan eklenmiyor, aksine gıdaların hazırlaması esnasında kimyasal bir tepkimenin sonucu olarak kendiliğinden ortaya çıkıyor. İşin kötüsü akrilamid bu gıdalara güzel bir bronzluk, iştah kabartan güzel bir koku ve lezzet de veriyor. Yani yüksek sıcaklık sonucu oluşan bu ölümcül reaksiyon bize birbirinden lezzetli zehirler sunuyor.

Konuyu biraz açalım: Ekmek, patates, kahve gibi gıdalarda şeker ve asparajin* bulunur. Eğer bu gıdalar yüksek sıcaklıkta pişirilirse, şeker Asparajin tarafında akrilamide dönüştürülür. Yani asparajin için „Gıdalar içerisinde bulunan öncü akrilamidtir“diyebiliriz.

(Asparajin*: Proteinlerin yapı taşı olan 20 amino asitten biridir.)

Not: Yüksek ısıda pişirilen patates kızartması, cips ve kavrulmuş kahvede de yüksek miktarda akrilamid bulunduğu şimdiye kadar yapılan birçok araştırma ile birçok kez teyid edildi.

Hububatta akrilamid tehlikesi

Almanya’nın Baden-Württemberg eyaletinde buğday ekili üç alandan alınan 15 hububat çeşidi ile bu hububatlar ile yapılan 150 ekmek çeşidi ve unlu üründe asparajin’in ne oranda bulunduğu araştırıldı.

Sonuçlar şaşırtıcı: Analiz sonunda ekmeklik hububat çeşitleri arasında çok büyük farklılıklar olduğu, asparajin seviyesinin ortalama Kilogram/ Hububat-Unu başına 140 ila 850 miligram arasında değiştiği saptandı.

İri taneli buğdayda daha fazla asparajin var

Botanikteki ismi Triticum aestivum olan ekmeklik buğdayın iki yakın akrabası iri taneli Kavuzlu buğdayı (Triticum spelta) ve Gernik‘de (Triticum dicoccum) oldukça yüksek oranda Asparajin olduğu tespit edildi.

Yine iri taneli başka bir buğday çeşidi olan Siyez’de de (Triticum monococcum) büyük farklılıklar kaydedildi. Siyez Unu‘nun kilogramında 550-840 miligram gibi oldukça yüksek sayılabilecek asparajin tespit edildi.

Tam tahıllı ekmekte daha fazla akrilamid var

Ekmeklerde yapılan analizlerde ise özellikle tahıllı ekmek ve kepekli ekmek başta olamak üzere pasta, bisküvi gibi her gün düzenli olarak tükettiğimiz birçok unlu mamulün içerisinde, unun çeşidine göre değişen oranlarda akrilamid olduğu tespit edildi. Gerek buğdayın cinsi gerekse buğdayın işlenme aşaması ekmekteki Asparajin miktarını belirlemede önemli rol oynuyor.

Araştırmanın sonuçları, ince öğütülmüş ve beyaz undan yapılmış ekmekte en az, tam tahıllı ekmekte ise en fazla asparajin olduğunu gösteriyor. Yani şu ana kadar bildiğimiz Tam tahıllı ekmek sağlıklıdır efsanesi bir yerde geçerliliğini kaybediyor.

Tam tahıllı ekmekte neden daha fazla akrilamid vardır?

Bu sorunun cevabını daha iyi anlayabilmek için buğdayın yapısına ve ekmeklik un çeşitlerine ve kısaca bir göz atmakta fayda var.

Un çeşitleri

Birçok mamulde olduğu gibi ekmeklik unda da belirli kriterlere göre belirlenmiş bir standart vardır. Ülkemizde kullanılan un standardı Alman standardına göre belirlenmiştir . Buna göre Türkiye’de kullanılan ekmeklik un çeşitleri; Tip 550, Tip 650, Tip 750, Tip 850 dir. (Bunların dışında Tip 1050, Tip 1200. Tip 1600 gibi çok iri taneli ekmeklik un çeşitleri de bulunmaktadır).

Buradaki numaralar 100 gr un yakıldığında elde edilen kül miktarını ifade etmektedir. Örneğin, Tip 550 undan 100 gram alınıp yakıldığında geriye 550 mg kül kalır ki, bu da 100 gram Tip 550 un içerisindeki 550 mg minaral olduğu anlamına gelmektedir. Numara arttıkça kül miktarı artarken unun rengi de beyazdan esmere dönüşür. Numara, aynı zamanda unun inceliğini de ifade eder.

Buğdayın yapısı

Gerek buğday gerek arpa, gerekse yulaf tanesi yapı ve görev bakımından üç ana kısımdan meydana gelir.

Bunlar dıştan içe doğru şöyle sıralanmıştır:

Kabuk/Kepek. (Kepekli ve tam tahıllı ekmeğin yapıldığı kısım. Esmer renktedir ve tanenin % 12’sini teşkil eder).

Kepeğin hemen altında esmer renkte dört tabaka daha bulunmaktadır:

  • Perikarp
  • Tohum kabuğu
  • Aleurone
  • Alt Aleurone
  • Endosperm. (Beyaz un yapılan kısım. Beyaz renktedir ve tanenin yaklaşık % 85’ini teşkil eder)
  • Embriyo. (Bir sonraki yılda tohum olarak kullanılan kısım. Tanenin yaklaşık % 3’ünü teşkil eder)

Asparajin nerede bulunur?

Tahıldaki Asparajinin çoğu taneciğin oldukça dışında yer alan Aleurone Tabakasında bulunmaktadır. Eğer ekmeklik un Aleurone Tabakasından elde edilmişse hem unun rengi esmer olur, hem de fazla miktarda Asparajin ihtiva eder.

 

Risk düşürülebilir

Ekmek seçiminde ve ekmek yapımında bazı şeylere dikkat ederek akrilamid oluşumunu yüzde 70’e varan oranda düşürmek mümkün. Örneğin, ekmeğin pişirilme sıcaklığının akrilamid oluşumunda belirleyici bir faktör olduğunu unutmamak gerek. Bu bağlamda gerek hububat gerekse asparajin içeren diğer gıdaların düşük sıcaklıkta pişirerek akrilamid oluşumunu azaltabiliriz. Ayrıca yapılan araştırmalar akrilamid riskinin, pişirmeden önce de önemli ölçüde azaltılabileceğini gösteriyor. Mesela ekmeğin mayalanma süresini uzun tutularak hamur içerisindeki asparajin azaltılabilir. Bu da pişirme sırasında oluşacak akrilamid miktarının azalmasını sağlar.

Akrilamid ne kadarı zararsızdır?

Akrilamidin ne kadarının sağlık için riski oluşturduğu tam olarak bilinmiyor. Mevcut bilgiye göre, her dozun zararlı bir etkiye sahip olacağı varsayılıyor. Bu nedenle, mümkün olduğunca az alınması tavsiye ediliyor ve özellikle çocuklarda dikkatli olunması gerekiyor. Türkiye’de besinlerdeki akrilamid seviyesini sınırlandıran herhangi bir yasal düzenleme yok ama AB genelinde ekmekler için tavsiye edilen bir kılavuz değer var o da 100 μg / kg dir. Bu değer beyaz ekmek için 50 μg / kg dır.

Sonuç

Buraya kadar anlatılanları özetleyecek olursak; Ekmek, patates, kahve gibi hemen hemen her gün düzenli olarak tükettiğimiz gıda maddelerinde akrilamidin öncüsü olan asparajin bulunmaktadır. Asparajin tek başına bir tehlike değildir. Ancak yüksek sıcaklıkta toksik ve kanserojen bir madde olan akrilamide dönüşmektedir.

Arpa buğday, çavdar gibi tahılların dış katmanları, lifler, B grubu vitaminler, mineraller, proteinler ve daha birçok besleyici maddeyi içerir. Özellikle Aleurone tabakası tahılda bir besin deposu olarak hizmet eder, tahıldaki protein’in yaklaşık % 30’ünü oluşturur ve vitamin bakımından zengindir. Bu yüzden tam tahıllı ve kepekli ekmekten ve bu unlardan elde edilen mamullerden vazgeçemeyiz ama tam tahıllı ve kepekli ekmek yapımında, akrilamidin azaltılmasına yönelik bazı önlemler alabiliriz.

Gidalarda akrilamid oluşumunu azaltacak basit ama etkili önlemler

Pişirme sırasında çok yüksek ısıdan kaçınılmalı. Yüksek ısıda asparajin şekerle reaksiyona girerek akrilamid oluşturur. Uzmanlar patates kızartmasını 175 derecenin altında ve sadece üç ila dört dakika ile sınırlı tutmanın iyi bir çözüm olduğunu belirtiyorlar. Not: Fritözlerin sıcaklık göstergeleri çoğu zaman yanlış olduğu için sıcaklığın uzman mağazalardan alınan termometre ile kontrol edilmesi tavsiye ediliyor.

Kızartma yaparken fritöz 100 gramdan fazla doldurulmamalı.

Yumuşak ve kalın patates kızartmalarında ince ve küçük olanlara göre daha az miktarda akrilamid var.

Evde hazırlanan yemeklerde gıdaların su kaybı engellenerek akrilamid oluşumu azaltılabilir. Bu yüzden fırınların sıcaklığı 200 dereceyi aşmamalıdır. Eğer fırının havalandırması açık ise sıcaklık 180 derece ile sınırlandırılmalıdır. Ayrıca gıdaların içerisinde fazla nemin kaybolmasını engellemek için gıdalar büyük parçalar halinde hazırlanmalı ve pişirme kağıdı kullanılmalıdır. Pişirilen gıdaların üzerine yumurta sarısı sürerek de gıdaların sıvı kaybı önlenebilir.

Patatesler serin ve karanlıkta saklanmalı, ancak buzdolabında saklanmamalı. Buzdolabta depolama, patateslerin içerisinde yüksek oranda şeker oluşmasına neden olur. Bu da hazırlama sırasında akrilamid oluşumunu teşvik eder.

Çimlenmiş veya yeşil lekeli patatesler kullanılmamalı.

Gerek patates gerekse tahıl ekili alanlarda daha fazla kükürtlü gübre kullanılmalı.Kükürtlü gübre düşük akrilamid kontaminasyonuna katkıda bulunur.

Ekmek hamurunu daha uzun süre mayalanmaya bırakmak. Bu işlemde maya asparajini parçalar ve pişirme aşamasında akrilamide dönüşmesini engeller.

 

Kaynak: https://saltuerk.wordpress.com/2018/11/04/ekmekte-akrilamid-tehlikesi/

Bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışın.

Sosyolog ve Psikiyatri Uzmanı Dr. Sedat İrgil: Belirsizlik kaygıyı artırıyor

Yazar Haberci Gazetesi  15 Nisan 2020 ÖZEL HABER – Sosyolog ve Psikiyatri Uzmanı Dr. Sedat İrgil, korona …

Covid toplumu nasıl etkileyecek?

HABERCİ GAZETESİ 10 NİSAN 2020 Balıkesir Psikiyatri Derneği Başkanı Psikiyatri Uzmanı Sedat İrgil, Covid-19 hastalığında …

ONLİNE TERAPİ NEDİR ? NASIL OLMALIDIR ?

Online terapi, çeşitli engeller nedeni ile psikiyatri uzmanları veya psikologlar ile  bire bir görüşme imkanı …