Kategori: Medyada Biz

Sosyolog ve Psikiyatri Uzmanı Dr. Sedat İrgil: Belirsizlik kaygıyı artırıyor

ÖZEL HABER – Sosyolog ve Psikiyatri Uzmanı Dr. Sedat İrgil, korona virüs ile birlikte geçtiğimiz haftasonu getirilen iki günlük sokağa çıkma yasağını ve yasağın açıklanması ile birlikte insanların yaşadığı panik ve ortaya çıkan tabloyu değerlendirdi. İrgil, “Bizim toplumumuzun bana bir şey olmaz düşüncesi var. Bu tehdidi hala çok anlamadıklarını düşünüyorum. Cahil cesareti diyoruz ya böyle bir tarafta olabilir. İnsanlar salgını başlarına gelince anlıyorlar. Salgın soyut bir kavram, daha canını yakmamış, hiçbir yakını kaybetmemiş, başına gelmeyince ne kadar can yaktığını anlayamıyorlar” dedi.

İçişleri Bakanlığının geçtiğimiz haftasonu korona virüs nedeniyle uyguladığı iki günlük sokağa çıkma yasağı sırasında oluşan panik ve ardından ortaya çıkan görüntüler tartışılıyor.

“BU TEHDİT HALA TAM OLARAK ANLANMADI”

Sosyolog ve Psikiyatri Uzmanı Dr. Sedat İrgil, sokağa çıkma yasağı kararı ile birlikte yaşananları HABERCİ’ye anlattı. İrgil, “Bu yaşanan paniği iki şeye bağlayabiliriz bir tanesi Türk toplumunun kaderci bir tarafı var. Bizim toplumumuzun ‘Bana bir şey olmaz’ düşüncesi var. Bu tehdidi hala çok anlamadıklarını düşünüyorum. Bunun belki bilgilerinin net olmaması ile ilişkisi olabilir. Hastalık ve salgının önemini hala bir kısım anlayamadı. Özellikle ileri yaş, biraz daha muhafazakar kesim bu hastalığı yok sayma eğiliminde. Biraz önemsemediklerini düşünüyorum. Türk toplumu oldukça kaygılı bir toplum. Son yıllarda kaygı giderek arttı. Sorumlulukları olan insanlar, çocuklarıyla, büyükleriyle, ilaçsız, yiyeceksiz kalacağız paniğine kapılmış olabilirler” dedi.

“KAYGIYI ARTIRAN EN ÖNEMLİ ŞEY BELİRSİZLİK”

Panik ve şok yaşanmasında ikinci nedenin toplumun çok uzun süredir kaygı içinde yaşamasına bağlı olduğunu kaydeden Sosyolog ve Psikiyatri Uzmanı Dr. Sedat İrgil, “Kaygıyı artıran en önemli şeylerden biri belirsizlik. Sadece virüs değil, Türk toplumu son yıllarda Suriye’deki olaylar, göçmenler, ekonomi gibi pek çok sosyal sorunların altında. Bu noktada Türk toplumu zaten gergindi. Bir hastanede bekleyenlere ‘Doktor ameliyata girdi, 2 saat sonra gelin’ derseniz çok büyük bir sorun çıkmıyor. Ama ‘Doktor ameliyata girdi bekleyeceksiniz’ derseniz sorun çıkıyor. Belirsizlik kargaşayı, şiddeti arttıran bir şey. Bir şekilde doğru bilgiyi vermeniz ve bir şekilde o belirliliği sağlamanız gerekiyor. Şubat ortasından bu yana halk pandemi nedeniyle oldukça gergindi. Bu gerginliğin üzerine belirsizlik ve birbiriyle çelişkili haberler, çok kısa süre öncesinde sokağa çıkma yasağı yapılmayacak derken son anda yapılması neden oldu.

Pandemi ile iyi mücadele etmiş, çok başarılı ülkelere bakmak lazım. Ana sorunun toplumların devletlerine olan güveni olduğunu düşünüyorum. Kuralların iyi uyduğu toplumlarda insanlar daha çok devlete güveniyorlar. İnsanların kurallara uyduğu toplumlarda bilgilendirmeler çok net, her gün çok düzenli yapılıyor, kararlar çok daha teknik alınıyor, herkes söylenenle yapılanın tutarlı olduğunu görüyor. İngiltere’de ‘Maça gidin bir sorun yok’ dediler sonra İngiltere Başbakanı ölümden zor kurtuldu. Şimdi İngiliz toplumunun İngiliz hükümetine güvenebileceğini düşüyor musunuz? Bu belirsizlik ve tutarsızlık insanları geriyor” diye konuştu.

“KARAR ÖNCEDEN AÇIKLANABİLİRDİ”

Bu kararın önceden açıklanabileceğine dikkat çeken Dr. İrgil şöyle devam etti: “Önceden bilgilendirilir ve fırınlar açık olacak, şu açık olacak, yardımcı olacağız denseydi herhalde insanlar fırınlara koşmazdı. Daha açık, net ve belirli davranılmalı. Pandemi de bu çok önemli. Zaten insanlar çok gergin, insanları geren de yakınlarının zor durumda kalacağı, hastalık bulaşacak diye. Bu sürecin en büyük sıkıntısı sağlık personeline oldu. Neredeyse 1 aydır hastaneden çıkmadan çalışan arkadaşlarımız var. Önümüzdeki 10 gün sonra bu hafta sonunun bedelini  çok ağır ödeyeceğiz.

“BANA BİR ŞEY OLMAZ ALGISI VAR”

Sokağa çıkma yasağına rağmen çeşitli bahanelerle sokağa çıkıp ceza yiyen insanlar ya bu süreci anlayamıyorlar ya da ‘Bana bir şey olmaz’, ben ap ayrıyım gibi bir tarafımız var. İkinci tarafı da bazı kişilik bozuklarında, kurallara karşı olma son derece sık görülebilir. Yasak varken sokağa çıkıp mangal yapanlarda bu yapıların ön planda olduğunu düşünüyorum. Adam kırmızı ışıkta geçiyor. İçselleştirilmiş ahlak dediğimiz bir şey var. 3-5 yaşına kadar çocukta ahlak kavramı yoktur. Bir malzemeyi direk alabilir, ahlak kavramı yoktur. 3-5 yaşından sonra annem, babam görürse kızar, cezalandırır diyerek, otorite kavramı vardır. 10-11 yaşından sonra soyut kavramlar gelişir, içselleştirilmiş bir ahlak olur. Sizin malzemenizi izinsiz almak yasak olduğu için, ahlaksızca olduğu için yapmayız bunu. Baktığınız zaman Türk toplumu çok içselleştirilmiş bir ahlaka sahip değil. Kırmızı da polis varsa geçmiyor, yoksa geçiyor. Hala insanların içinde küçük bir anne-baba var.

“OTORİTE YOKSA KURALLARI ÇİĞNEME HAKKINI KENDİMİZDE GÖRÜYORUZ”

Otorite yoksa biz kuralları çiğneme hakkını kendimizde görebiliyoruz. Bu çok önemli bir sorun, sadece sokağa çıkma ile ilgili değil her konuda böyle. ‘Bir kerden bir şey olmaz’ cumhuriyetiyiz biz. Ne yazık ki  yönetimimize de yansımış bu durum. Kuralları en tepeden en alta kadar çok önemseyen bir toplum değiliz. Çok içselleştirmemiş gibi duruyoruz bu ahlakı. Kurallar niye var ? Akıllı insan, kırmızda geçmemesi gerektiğini, bu salgında dışarı çıkmaması gerektiğini bilir. Bu yasak sizin iyiliğiniz ve sağlığınız için konulmuş ve sonucunda ölüm riski de var. Çoğu insan bu içselleştirilmiş ahlakı olmadığı için ya da sosyal sorumluluğunuzun yüksek olması gerekiyor. Toplumun anti sosyal, kural tanımaz tarafı olanlar var.

Bu insanların kendini üstün gördüğünü düşünebiliriz. Bu üstün görmenin, bana bir şey olmaz diyenin küçümseyen tarafı da var. Bu olayı yaşamayan herkeste var. Cahil cesareti diyoruz ya böyle bir tarafta olabilir. İnsanlar salgını başlarına gelince anlıyorlar. Salgın soyut bir kavram, daha canını yakmamış, hiçbir yakını kaybetmemiş, başına gelmeyince ne kadar can yaktığını anlayamıyorlar. Toplumlar bunu eğitimle almıyor. Eğitimle alabilmeniz için toplumun çok küçük yaştan itibaren o kurallara göre yaşaması lazım. Çok küçük yaştan itibaren babasının, dedesinin herkesin o kurala uyduğunu görmesi lazım. Kişisel sorumluluğun farkında olmak ya da olmamak zekayla, eğitimle, yetiştirilmeniz ve kişilik yapınızla alakalı. Bu sizin topluma karşı sorumluluğunuz. Bu bir hadsizlik, kabahat ise ceza kesilmesi lazım. Bu kişilik bozukluğu ise tedavi olması gerekir.” Mahmut ACARÖZ

Covid toplumu nasıl etkileyecek?

HABERCİ GAZETESİ 10 NİSAN 2020

Balıkesir Psikiyatri Derneği Başkanı Psikiyatri Uzmanı Sedat İrgil, Covid-19 hastalığında demanslı hasta yakınlarına öneriler, karantinanın ruhsal etkileri ve koruyucu önlemler, 65 yaş üstündekiler ruhsal açıdan iyi kalmak için ne yapmalı, psikiyatrik tedavisi devam edenler ne yapmalı, Covid toplumu nasıl etkileyecek? Belirsizlikler neler?, Bundan sonra ne olacak? konularını HABERCİ’ye anlattı.

Balıkesir Psikiyatri Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Psikiyatri Uzmanı Sedat İrgil, Covid-19 salgınının başta psikiyatri rahatsızlığı olanlar ile toplumu nasıl etkileyeceği hakkında HABERCİ’ye açıklama yaptı.

İrgil, “Hastalığın öldürme oranı çok düşük ancak yayılma hızı çok fazla. Karantina ve sosyal mesafe bu hızı düşürmek ve sağlık sisteminin tolere edebileceği hasta sayısında tutmak için. Ancak tüm toplumun gündelik yaşamı, alışkanlıkları, değişti birden bire. Böyle bir sorunla hiçbir günümüz toplumu karşılaşmamıştı. O yüzden kurumlar ve alıştığımız kurallarda yetmiyor sanırım, tüm toplumlarda benzer eğilimler var. Aile içi şiddet artıyor karantinada, hem eşler arasında hem de ebeveyn ve çocuk arasında, muhtemelen doğumlarda artacak. Ancak bu durum ilk kez yaşandığı için bizde izleyip öğreneceğiz” dedi.

“DEMANS HASTALARI NASIL ETKİLENİR?”

Psikiyatri Uzmanı Sedat İrgil, demans hastalarının korona virüsten etkileşimiyle ilgili şu uyarıları yaptı   “Hastalığın doğası gereği ileri yaşta bu hastalar ve 65 yaş üstünde genellikle iki yandaş hastalık ve üçten fazla ilaç kullanımı ile geliyor bize. Ülkemizde vücudun direncini kıran çinko ve D3 eksikliği de çok yaygın. Çok iyi bakılmazlarsa demans hastalarımız ciddi sonuçlarla karşı karşıya kalabilir. Bu kişilerin temizlik ve hijyene uymaması bakım verenleri de zorlayabilir. Ancak ılımlı ve orta evre demanslar, eğer aileleri ile kalıyorsa sanırım daha doyumlu bir zaman geçiriyorlardır; tüm aile bireyleri evde çünkü.”

“KARANTİNANIN İNSAN PSİKOLOJİSİNE ETKİSİ NASILDIR?

İrgil, “Biricik, eşsiz” olduğumuza inanırız. Üçüncü sayfa haberleri başkaları içindir, “bize bir şey  olmaz” gibi gelir. Karantina biraz kırdı bunu, bir zorlama olması da, insanın kendine güvenini azaltan bir etken. Ancak gerek bulaştırma korkusu gerekse geleceğe dönük belirsizliklerin yarattığı kaygı çok fazla ve daha etkili” dedi.

“BELİRSİZLİKLER NELER?”

İrgil şöyle devam etti “Karantina birkaç hafta daha uzayacak gibi ayrıca sanırım bitse bile sosyal mesafe tedbirleri bir yıla kadar uzayabilir. Okullar açılacak mı? Sorusundan işimi kaybeder miyim ? gibi onlarca soru var. Aslında, devletin her kurumunun üç-altı aylık süreçte ne gibi tedbirler alacağını net ortaya koyup güven vermesi bu kaygıları azaltabilir. Bizim gibi klinisyenler; şimdilik sahada çarpışan sağlık ekiplerine destek olmaya çalışıyoruz. Sağlık sistemi, çok büyük yük altında ve sağlık çalışanları hem fizik hem duygusal anlamda yorgun, desteğe çok ihtiyaçları var. Gerek Türk Psikiyatri Derneği gerekse bağımsız psikiyatri uzmanı ve psikolog grupları, ücretsiz online danışmanlık veriyorlar. Sağlık Bakanlığı RUHSAD diye sağlıkçılara özel bir psikiyatrik  destek sistemi başlattı. Yoğun bakım, hastane, yataklı birimler ve acillerde etkilenen meslektaşlarımıza online hizmet verilecek. Aynı çalışmayı Psikiyatri Derneği merkezi de yaptı ve resmi sayfalarında sağlıkçılar için bu destek numarasını yayınladı. Balıkesir Psikiyatri Derneği olarak genel merkezi destekliyoruz. Duyarlı meslektaşlarımızla sürekli bilgi alışverişindeyiz.

“BUNDAN SONRA NE OLACAK?”

Sağlık açısından Balıkesir çok değerli hekimlere sahip, belki biraz hırpalanacağız ancak Balıkesir’in büyük ölçüde çok hasar almadan atlatacağını düşünüyorum. Ancak; ekonomik kaygılar ve arkadan gelebilecek yeni salgın kaygıları galiba psikiyatrinin hasta yükünü arttıracak. Ciddi bir sosyal dönüşüm olacağı da her yerde yazılıyor. Olumlu taraf, bu kriz sağlıkta uzaktan tedavileri, uzaktan eğitimi inanılmaz öne çıkardı. Sanırım bu anlamda çok farklı bir dünya geliyor.” Cengiz GÜNER

Şimdi Ne Olacak ?

Hepimiz öğrendik. Pandemi, epidemi, virüs, reseptör vb. kavramların ne olduğunu. Bu tartışmaların iyi tarafı, toplumsal kaygıda da ve buna bağlı olarak toplumsal bilinçlenmede artışa neden oldu. Sevindirici olan sonuç, bu kaygı nedeni ile salgın önlemlerine uyumda büyük oranda artış olmasıdır. Çok net ve artık tartışılmaz olan şey, bu salgın olayının abartılı veya şişirilmiş bir kaygı, vs. olmadığı gerçek ve ciddi bir tehdit olduğu bilgisidir. Sevindirici olan toplumun çoğunluğunun bu konuda salgın önlemlerine sahip çıkması ve bu sahip çıkma oranının her gün artmasıdır.
Salı akşamı resmi olarak açıklanan ekonomik önlemler ile bugüne dek açıklanan resmi tıbbi haberler ve gözlemlediğimiz tıbbi sonuçlar hakkında yazmak istiyorum.
Tıbbi önlemlerde, açıklanan tetkik yapılacak laboratuvar sayısı ve Balıkesir gibi illerde alınacak kan tahlil sonuçlarının Ankara merkezli laboratuvarlarda değerlendirilecek olması gibi kararlar bir çelişki oluşturmakta. Salgına hızlı müdahalede bulunmayı engelleyebilecek bir karar bu. Maske temini, dezenfektan ve koruyucu giysi bulma vb. gibi tedavi ve korunmada çok etkili olan tıbbi süreçler ve tedavi ve tanı için gerekli olan malzemeler ile ilgili de hem fiyat artışları, hem de malzeme temin etme süreçlerinde düzensizlik, yetersizlik ve hatta kaos olarak adlandırılabilecek bir durum var. Bu kaotik tabloda, özellikle sağlık personelinin artan ve daha da artacağı kesin olan hasta yükü ile baş edebilecek tıbbi malzemeye, tıbbi kadro desteğine, hasta değerlendirme, ayırma ve yatırma için geniş sağlık kurum alanlarına ve bunlar gibi pek çok ayrıntı için bu ayrıntıların hepsini belirleyen bir “salgın planı kriz yönetimi” politikasına gereksinimi var.
Şehir hastanesini alarma geçirmek, bir salgına hazırlanmak için çok iyi bir plan gibi durmuyor. Kaçınılmaz olarak yayılan ve iyi olasılıklarda altı ay (İngiltere açıklaması) ya da kötü senaryolara göre dalgalanarak onsekiz aydan (Amerikan açıklaması) bahseden değişik ülkelere ait raporlara göre düşünmeliyiz. Sağlık açısından, sağlık personeline destek, malzeme temini gibi önlemler, insanları ölebileceği bir göreve gönderiyorsun ama hukuken korumuyorsun. Bu mümkün değil, ayrıntılı yazacağım.. Örneğin, okulların açık olmadığı ve eğitime ara verilen bir dönemde yirmibin öğretmen atamak yerine üç veya beş ay için, aynı kadrolar geçici olarak yeni mezun veya emekli olan sağlık personeli için kullanılabilirdi. Bu personelin yaşadığı yerlerde sağlık hizmetine destek olması amacıyla geçici istihdamı çok kolaydı. Ve bu halen yapılabilir. Çünkü bir yoğun bakım yatağı, en az ikibuçuk personel demek 24 saat üzerinden bakıldığında. Bir hemşire, solunum tüpü takılmış en fazla beş yoğun bakım yatağına tıbbi hizmet verebilir diye hesap yapın, açığı anlayabilirsiniz. Benzer bir şekilde, tıbbi testlerin herkese ve ücretsiz yapılması gerekli. Hastalık testi pozitif çıkanlar evde izole edilmeli, ancak belirgin sıkıntı çekenler yataklı birimlere veya bakım ünitelerine alınmalı. Bunun içinde belirlenmiş hastahanelerdeki tüm yataklı birimler buna tahsis edilmeli. Yoksa hasta sayısına yetişmek mümkün olamaz. Bir sorun da “gündelik hasta” ne yapacak? Doğum yapacaksam, ayağım kırıldı ise ne olacak? hem covid-19 pozitif, hem trafik kazasında yaralı isem ne yapacağım ? ne yapacağız ? teknik ekiplerin, halk sağlığı uzmanlarının hazırlayacağı “triyaj” denen hasta sınıflandırma ve tedavi planlamalarına çok ihtiyaç var. Gündelik sağlık sorunlarının desteklenmesi çok önemli, çünkü desteklenmeyen her hasta, sosyal, ailevi ve ekonomik görevlerinde de ciddi sorun ve verim kaybı yaşayacaktır. Hiç kimse ayağı kırık bir öğretmen, diş apsesi olan bir hemşire veya bel fıtığı olan bir işçiden verim alamaz.
Bu kriz alanlarında devletin bir planlaması ve yönlendirmemesinin olmaması, bir planlama varsa da açık ve görünür bir şekilde paylaşılmaması dedikoduları, belirsizliği ve doğal olarak kaygıyı arttıracaktır. Umarım, yakında daha net planlama ve uygulamalar görebiliriz.
Böyle bakınca, kısa vadeli değil uzun süreli bir savaş ile karşı karşıyayız. İnsanları bir ay evde tutmak bile ciddi sosyoekonomik yükler ve hatta bazı alanlarda yıkıcı sonuçlar demek. Açıklanan ekonomik paket, daha çok “şirket” temelli destek veriyor gibi, ancak sorun küçük esnaf, serbest çalışan ve emekçi kesimde. Sokaktaki tost satan büfe, çay ocağı vb. 2-5 kişi arası istihdam eden yerleri üç ila altı ay çalıştırmayacaksanız, aynı süre ve hatta daha uzun süre vergileri ve SGK primlerini almayın, çalışmadığı sürede işçilerin ücretini işsizlik fonundan verin. Bu fonlar bu kriz zamanları için oluşturulmadı mı? Hollanda devleti örneğinde, sadece vergi almamakla kalmıyor devlet, üç ay süre ile kayıpları karşılayacağını söylüyor. Bu kadar kapitalist ve paraya değer veren toplumlar da bile bunu yapma nedeni, sistemin yıkılmasının getireceği maliyeti ve sonuçlarını görmeleri. Eğer bunu yapmaz ve “işçi çıkarmak” ile “iflas etmek” arasında seçim yapmak zorunda kalan bir politikayı kendi halkımıza dayatırsak, tekrar toparlanmak aylar alabilir ama sosyoekonomik olarak toparlanmak çok daha uzun sürer. Bir lokantayı, oteli, özel okulu veya dershaneyi bir gecede kapatabilir ve bir ayda iflasa sürükleyebilirsiniz, ama aynı ticari kurumu tekrar kurmak aylar veya ticari kapasite ve marka değeri olarak kurmak yıllarınızı alabilir. Bu konuda acilen, ama çok çok acilen tedbir ve planlama önlemlerine gerek var. Ve aynı hızda da bu önlemlerin uygulamaya geçmesine gerek var. Cumhuriyet tarihinin, halkın en borçlu olduğu döneminde, insanlara “ekmek tekneni kapat” demek, çok akıllıca bir söylem değil. Bankalar ve devlet alacaklarını aynı süre ertelemediği takdirde oldukça yıkıcı kararlara dönüşebilir bu politika, hatta devletin, bu kriz geçene dek ertelemesi değil, almaması daha mantıklı olabilir.
Bireysel olarak önlemlere gelince, panik halinden çıkmak lazım artık. Hastalığa engel olamadık ve geldi artık, herkesin enfekte olacağını varsaymak lazım. Asıl soru şu, yaşamımı ve işlevselliğimi nasıl sürdürebilirim. Artık daha deneyimliyiz. C vitamini ve D3 vitamini desteği, hasta iken çinko ve kinin (20 mart ta FDA onayladı faydalı olduğunu) almak faydalı. Kinini alabileceğiniz en iyi kaynak, bildiğimiz tonikler, içlerinde var. Altmış yaş üstüne ve çocuklara ücretsiz yapılan zatürre aşısını ihmal etmemek zaten alınması gereken önlemler. Dışarı çıkarken eldiven ve maske takmak, ev ve iş ortamını pulvarizatör kullanarak sterilize etmek de işe yarayabilir. Bu önlemler dışındaki her türlü panik veya ek önlem verim, para ve zaman kaybı duruyor ki buna tahammülümüz yok bireyler, toplum ve ekonomik olarak. Bilgiler netleştikçe tekrar ekler yapacağım. Sağlıkla kalın.

COVID-19 Üstüne Güzelleme

BALIKESİR 24 SAAT 11 MART 2020

Ocak başından itibaren yavaş yavaş dikkatimi çekmeye başlayan haberler ocak sonuna dek netleşti. Bir salgın vardı, ve SARS’a benziyordu filan. Çok da telaşlanmadım. Sonra, olayın seyri değişmeye başladı, artan vakalar, ölüm oranları, karantina haberleri ve çarpıcı görüntüler eşliğinde “felaket senaryoları” gelmeye başladı. Onlarca komplo teorisi dolaşmaya başladı ve halen dolaşıyor.

Virüsün yapısı, önlemler vs. hakkında yazmak istemiyorum, ilgili ilgisiz herkesin bu konuda fikri var artık ve dikkatle baktığınız zaman, bilimsel öneriler hızla fark ediliyor zaten. Yazmak istediğim abartılı toplumsal tepkilerimizin bizi nasıl ketlediği, felç ettiği ve kendi ayağımıza kurşun sıktığımız.

Öncelikle, ilk vaka öncesine bakalım. Tüm medyada iki ana eğilim hakimdi. İlki “eyvah geliyor, bizden gizliyorlar, öleceğiz” vs. ikinci eğilim ise “bize bir şey olmaz, önlemi erken aldık, Suriyelilere yaptığımız yardımın sadakası ile bize gelmez vs.” ilk eğilim anlamsızdı, önleme katkısı olmayan aşırı ve bilim dışı bir telaş. Tanımlarla başlayalım, “epidemi” denen bir kavram var, toplumda hızla yayılan salgın ve bulaşıcı hastalık anlamında kullanılır. Grip virüsü her yıl pek çok ülkede epidemi yapar. Bir başka kavram ise “pandemi”, tüm dünyayı tutan salgın anlamında kullanılıyor. Yine grip virüsü her birkaç yılda bir pandemi yapar, tüm dünyada etkisini gösterir. Yani, Şubat ortalarından itibaren bir pandemi ile karşı karşıya olduğumuz netleşmişti. Ama bu salgının iki farklılığı vardı normal gripten, çok hızlı yayılması ile ileri yaş ve kronik hastalığı olanda öldürücü etkisi. Bu kadar hızlı yayılma konusunda deneyimsiz ve hazırlıksız olduğumuzu kabullenmek lazım. Belki geçmişte de böylesi salgınlar oldu, örneğin 1914’te başlayan ve altmış milyondan fazla ölümle sonuçlandığı düşünülen ünlü “İspanyol gribi” , ancak, günümüzdeki hızlı nüfus hareketi, havayolu taşımacılığı, kalabalık mekanlarda sürekli bir hareketliliğin olması gibi gerekçeler ile düşündüğümüzden hızlı yayıldı. Ne Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ne devletler ne de sağlık sistemleri buna hazır değildi. Hazır değiliz, bu ilk kez oluyordu çünkü (sanırım son kez olmayacak) fakat hali hazırda H1N1 denen “domuz gribi” halen epidemi-pandemi halinde ve Covid -19’dan fazla insan öldürüyor. Aslında SARS, H1N1 gibi salgınlarda uyanmalıydık, fakat sağlık sistemlerinin sigorta ve ilaç şirketleri güdümünde olması ve politikacıların etkin bir şekilde karar verici olması uzun süredir, sağlık sisteminde “koruyucu hekimlik” uygulamalarının değil, tedavi edici hizmetlerin öne geçmesini sağladı. Bu politik tercih tüm dünyada yaygın bir eğilim halinde, örneklemek gerekirse, bizim çok beğenilen yeni sağlık sistemimiz ve aile hekimliğinde, politikacıya en çok oy getiren “muayene ve ilaç yazdırma” hizmeti, eski “sağlık ocağı sisteminde dördüncü öncelikti. İlk sırada “aşılama ve koruyucu hekimlik”, sonra halk sağlığı ve sonra çevre sağlığı hizmetleri geliyordu. Ancak ne geniş halk kitleleri, ne de politikacılar bu teknik gerekliliği anlamadılar ve sistemi yerle bir ettiler. Asıl konuya dönelim, yani bir pandemi geliyor, öldürme oranı H1N1’den az, ancak çok fazla insan bulaşıyor. Yapılacaklar belli, sağlık sistemini hazırlamak, zaman kazanmak, aşılamaları (grip ve pnömoni vb) yapmak ve ekonomiyi sıkıntıya sokmayacak ek önlemler, malzeme temini ve sevkinin sağlanması vb. önlemler.

Oysa politikacılar ve kanaat önderleri kulaklarının üstüne yattı, bunun en büyük örneği, Kum kentinde dini öğrenim gören  700 Çinli öğrenci İran’a geldiğinde başlayan ve fark edilen salgınının, gerek bağnazlık gerekse “yaklaşan seçimler öncesi panik yapmayalım” anlayışı ile saklanmasıdır. Söylemek istediğim, ilk grubun paniğine gerek yok, bu olan ve olacak bir şey. WHO uzmanlarına göre, Aralık 2020 tarihine dek beş milyar enfeksiyon öngörülüyor. Bunu hepimiz geçireceğiz gibi duruyor, paniğe gerek yok hazırlığa gerek var. İkinci grubun bireylerini eleştirmeye bile gerek yok, bu çağ dışı, tuhaf artık saçma bile denemeyecek kadar tuhaf bireyler genellikle bir ideoloji veya inanış peşinde bu şekilde davranıyorlar. Eğer Covid- 19 bulunmayan ülkelerin geçen hafta ki dağılımına bakarsanız, Çin dahil, hepsinin merkeziyetçi, ideolojik baskı ile yönetilen, haber kaynaklarının sıkı kontrol edildiği, ideoloji veya dinsel bağnazlık içinde toplumlar olduğunu görebilirsiniz. Pandemi zaten vardı ama bu ülkelerin ya gündemi, yada öncelikleri ve anlamlandırmaları farklıydı. Yine en çok ölümün olduğu Çin, İran ve İtalya ideolojik ve dinsel bağnazlığın ve yersiz kendine güvenin en yaygın olduğu ülkeler, bilim dışı çözüm arayan bu ülkeler, olayı kapatmaya çalışırken salgının patlamasına neden oldular. Bu ülkeler içinde Çin iyi bir örnek de olabilir. Başta uyguladığı örtbas politikasını bırakıp, ciddi ve bilimsel önlemlere geçer geçmez vaka sayıları ve ölüm oranları hızla düştü, bu salgının kontrolü için çok değerli bir deneyim ve veri aslında.

Şu ana dek rehavet içinde olan ülkemizde durum parlak değil, bu yazıyı yazdığım çarşamba sabahı, İstanbul’da marketler önünde kuyruklar, maske kıtlığı, dezenfektan yokluğu haberleri geliyor. Oysa kaçış yok bu salgından. Grip aşımızı olacağız, riskli gruplar (sağlıkçı, öğretmen, otobüs şoförü vb), çocuklar ve yaşlılar zatürre aşısını olacak (altmış yaş üstüne ücretsiz aile hekimliğinde), el hijyenine zaten dikkat eden bir toplumuz, sigarayı acilen bırakacağız, C vitamini ve D 3 vitaminin sürekli olarak ve hastayken çinko alacağız. Grip olmasak da bir metreden fazla yaklaşmayacağız ve tokalaşmayacağız. Grip olursak, yaşlılarımızdan uzak durup, kesin istirahat ve sıvı alıp, tıbbi önerileri dinleyeceğiz. Aslında maskeyi herkes değil de sadece hasta olanlar taksa çok daha iyi olur kanaatimce, maske olmasa bile “damlacıkların” yayılmasını engelleyecek bir önlemi alsa hasta olanlar.

Bu kadar, hepsi bu. Gelen, gelecek ve olan olacak.

Paniğe, stokçuluğa gerek olmadığı gibi , olayı kıyamet senaryosuna döndürmeye de gerek yok. Belki belediyelerin ve kalabalık kamu kuruluşlarının, insanlara ve çevreye zarar vermeyen bir şekilde düzenli dezenfeksiyonu tartışılmalı. (sahi neden bugüne dek yapmıyorduk ki, H1N1, Verem vs. daha mı az zararlıydı). Hatta en zararlısı panik yaratmak. Engel olamayacağımızı biliyorum ama şairin dediği gibi “sussan gönül razı değil” . İstanbul’dan başlayarak, ilk hastalık bulguları başlayınca, geniş kitleler memleketlerine kaçacak ve yayılma hızı açısından çarpan etkisi yaratacaklar.

Hayırlısı diyorum, sağlıklı ve dinç kalınız, uhuletle ve suhutle efendim.

Agender Nesil

BALIKESİR 24 SAAT

Cinsiyet veya teknik adıyla “Cinsel Kimlik” çok karmaşık bir kavram. Kromozomlarınızın XX veya XY olması yeterli değil. Anne karnında maruz kaldığınız hormon, beslenme, anotomik yapı vs. bunda çok etkili. Ayrıca aynı yemek kültürü gibi toplumun kadın ve erkeklere yüklediği roller var. Yine teknik adıyla “Toplumsal cinsiyet rolleri” . Yani doğar doğmaz başlayan bir cinsel rol eğitimi. Beşiğinizin mavi veya pembe olması veya isminizin belirlenmesi gibi. Örnek olarak, kimse Abdullah isimli bir kadın tanımamıştır.

Bu rol eğitimi geleneksel toplumda zorunlu, belki de insanoğlunun avcı-toplayıcı zamanlarına ulaşan kökleri olan ve son derece pratik bir eğitim. Yine iyi bir örnek “ev kadınlığı” bir meslek iken, ”ev adamlığı” diye bir kavram yok. Evin bir “üretim üssü” olduğu dönemde yapılması gereken ev işlerini kadınlara, dış işlevi erkeklere öğretmek, gençleri erkenden evlenmeye, çalışmaya, doğurmaya ittirmenin çok pratik bir yolu cinsiyet rolleri.

Şimdilerde çok eleştirilen bu “erkek ve kadın kavramlarına göre yetiştirilme” toplumun yapısından gelen ve çok doğal kabul ettiğimiz bir şey. Bazı dillerde örneğin Arapça, Almanca vb. her kelime “erkek” veya dişi olarak ayrılır. (Hemşir-hemşire vb.) Biz bunu fark etmeyiz bile. Doğaldır ve öyle kullanılır.

Yeni bir kavram var. Ünlü Amerikalı yıldız ile ilgili bir haberde, bir anne olarak, çocuğunu “genderless” yetiştireceğini söyledi. Yani, yeni doğan çocuğuna cinsiyet rollerini yüklemeyecek.”Unisex” veya Hermafrodit veya aseksüel değil, “genderles” olacak çocuk.  Pembe beşik kullanılmayacak, cinsiyet rolü çağrıştıran Barbie bebek almayacak vb. ”Genderless” yeni bir kavram ve cinsiyet rolünü öğrenmemiş bunu taşımaya, böyle düşünmeyen kişi demek. Bugünümüzde artan bir moda gibi. Belki iyi tarafları da var. Ancak, bu yazı,teknik ve sosyolojik bir yazının taslağı olacağından, ben bu kavramı açmak ve tanımlamak istiyorum.

Bir başka kelime, ki sık sık genderless yerine kullanılıyor. A-gender, yine cinsiyet rollerini benimsememiş insan olarak kullanılıyor. Benim bu yazıdaki önerim A-gender tanımını netleştirmek. Cinsiyet rollerini, toplumsal işlevini bozacak düzeyde ve kişisel ilişki kuramayacak derecede öğrenmemiş veya öğrenememiş kişiye AGENDER denmesini öneriyorum.

Durduk yere bu nereden çıktı ? Denebilir. Çok önemli bir süreç hemen açıklayayım. Her insanda temel kişilik sekiz yaşına dek oturur. Cinsiyet rol eğitimi çok öncesinde -başlar. Kısa bir uyku evresi (latent dönem, 7-12 yaş arası) sonrası cinsiyet hormonları ile gerçek cinsel kimliğimiz ve karşı cinsle ilişkilerimiz başlar. Bu 16-18 yaşa dek genellikle tamamlanır. Ancak beynin olgunlaşması ve kişilik gelişimi 21-24 yaşa dek sürer. Bu nedenle İspanyol toplumunda 16 yaş, pek çok toplumda 18 yaş, Anglosakson kültüründe 21 yaş çok önemli yetişkinlik ayıraçlarıdır. Bu bilginin çok temel bir özeti; genellikle sandığımız evya düşündüğümüz gibi önce insan sonra kadın veya erkek olmuyoruz. Yani, önce cinsiyet rolleri oturuyor sonra yetişkin insan oluyoruz.

Bu bilgi notunu kenara koyalım ve 1980 sonrası gençliğe dönelim. Bu nesiller, Y kuşağı bilgisayar ve ekranla, 2000 sonrası Z kuşağı ise internet ile büyüdü. Yani sosyal sınırları ve cinsiyet rollerini öğrenecekleri ve taklit edecekleri yaşlarda, gözleri sürekli ekrandaydı. Abartılı ortamlarda, abartılmış cinsiyet rolleri ile büyüdüler. Flört, cinsellik hatta en tuhafından seks eylemleri onlara yabancı değil. Yani antiseksüel (seks karşıtı) aseksüel (hiç cinsel yakınlaşma hissetmeyen) bir yapıları yok. Tam tersine bu konuda fazla eğitimliler. Bu konularda ki göstergelere bayılıyorlar. Dekolteler, piercingler, dövmeler, yan profilden fotoğraflarla bir tür “cinsel teşhircilik” bu kuşağın günlük yaşamının olmazsa olmazı.

Ancak bu tercihlerin ve uzun yıllar ekrandan aldıkları eğitiminin bir tuhaflığı var. Örneğin, çok sevilen friends gibi dizilerde hiç yaşlı yok, bebekler yok, çocuklar altını kirletmiyor, şık sofralar hep hazır, herkes bakımlı. Senaryo gereği çok nadir görünüp çıkıyor hizmet edenler.

Bu nedenle, yeni gelen neslin “genderless” kısmı ve ne yazık ki agender kısmı var. Yani, cinsiyetçi olmayan ve bu konuda ayrımcı olmayan ama yemek pişirebilen birinden hoşlanabilen kadın veya erkek gibi davranabilen uzun süreler için sözler verebilen ve sorumlu ilişkiler kurabilen kişilere itirazım yok; eşitlikçi ve bu konuda duyarlı anlamında “genderless” diyebiliriz.

Fazıl Say

BALIKESİR 24 SAAT

Fazıl Say neden doğru yaptı ? Doğru veya yanlışı nasıl anlarız ?

Sosyal medyayı kullanmak artık bir zorunluluk. Gerçekten haber almak, toplumla iletişim halinde olmak istiyorsan mutlaka izlemelisiniz. Gerçekçi ve pratik çağdaşlarımız bu nedenle sosyal medyadan uzak duramıyor.

Saygın ve dünyaca ünlü sanatçımız Fazıl Say, hem bir eylemini hem de bu konudaki düşüncelerini instagram da paylaştı. Uzun süre iktidarın ve onu temsil eden düşüncenin “elitist ikonu” olarak aşağıladığı bir dönem de yaşamıştı Fazıl Say. 2013 yılında paylaştığı düşünceleri yüzünden yargılandı ve muhafazakar kesim ve siyasetçilerin “günah keçisi” oldu. Aynı gerekçe ile; liberal düşünen veya seküler yaşam biçiminin tehdit altında olduğunu düşünen insanlarında “kahraman” ilan ettiği bir süreç yaşadı.

Gerçekten üreten bir sanatçı için bir dram olmalı. İç huzuru ve yaratıcılığın baş düşmanı “çatışma” dır. Kocaman ve kalıplaşmış iki kitlenin tam ortasında ve ateş hattında olmak, kanaatime göre hiçbir sanatçı veya düşünürün hoşlanacağı bir şey değil. Mutlaka huzursuz gergin olmuş zor günler geçirmiştir. İşin acısı, kaygı ve depresif durum önce veriminizi, dikkatinizi bozar, üretemez olursunuz.

Muhtemelen, bu da çok rahatsız etmiş olmalı sayın Fazıl Say’ı. Bu süreç bir şekilde sona erdi. Amacım politik eleştiri değil, kişisel ve grup olarak davranışlarımızın toplumsal yapı ve politik eylemleri nasıl etkilediğini tanımlayabilmek. Bu nedenle gündelik politikada olumsuz yorumlanabilecek kelimelerden kaçıyorum.

Ancak geçen hafta Fazıl Bey’in sayın cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’ı konserine davet etmesi verdikleri poz ve instagram mesajıyla, her iki kitle de etkilendi ve kendi meşreplerince tepkiler verdiler. (İki tarafında “Ortodoks” düşünen kalıplara bağlı kesimleri kendilerini “aldatılmış” hissetti)

Son baktığımda üç bin civarında yorum vardı paylaşımın altında. Önemli bir çoğunlukta ve daha pragmatik düşünen huzur isteyen bir kesim ise “yapıcı ve gerekli” bir davranış olarak olumladı bu daveti.

“Kırgın” kitlenin Fazıl Say’a karşı yapmış olduğu yorumlardaki duygusal tonlamalar çok yüksek. “İhanet”,” Sizde mi” vb. gibi. Oysa ünlü bir sanatçı toplumun en üstündeki kişiyi konsere çağırıyor gibi “yalın ve basit” yaklaşılabilir olaya. Ancak günümüz Türkiye’sinin kamplaşmış ortamı, sanırım bunu engelliyor.

Öyleyse ölçü ne? Bir davranışı doğru ya da yanlış yapan şey nedir?

Kendi kişisel düşüncem; Fazıl Say’ın ve Tayyip Bey’in bu olayda doğru davranışta bulunduğu ve rol model olarak topluma doğru örnekler gösterdiğidir.

Peki böylesine kamplaşmış kitleler karşısında “doğru davranış” tanımı yapılabilir mi? Yapılamaz. Ne yazık ki kavganın, küfrün sopaların ağır duygusal yüklerin olduğu yerde diyalog biter.

“İhanet”, “sapkınlık” . “fedakarlık” gibi, genellikle “birey” aleyhine kişiyi derhal yok etme eğiliminde duygular devreye girer. Süreçten bağımsız bir durumdur bu. O an her iki tarafta birbirine “sende mi Brütüs” diyebilir. Çünkü sihirli, kelime “süreç” aslında.

Bu duruma kesitsel bakarak o durum anlaşılamaz. Bugün intihar girişiminde görüp depresyon tanısı koyduğunuz kişi iki hafta sonra kendini “mehdi” ilan edip “manik atak” geçirebilir ve bipolar bozukluk tanısı alabilir. Günümüzde her olayda; en doğru kararı verebilmek için, olay annına değil de sürece odaklanmak gerekli diye düşünüyorum. Ki bu apayrı bir yazı konusu olabilir.

Tam bu noktada Fazıl Bey çok doğru bir şey yapıyor, yapmak zorunda olduğu birçok şeyi olumlu temsil ediyor. Kendisi bir siyasetçi değil. Sadece duruşu yüzünden ve hedef seçildiği için bir kavganın ortasına düştü. Yine bir sanatçı ve toplumsal bir ikon olarak kamplaşmayı azaltmak uzlaştırmak “”sorumlulukları” var. Sanatın ve müziğin toplumun her tarafına nüfuz eden o dingin ve ortak dilini kullanabilmesi de bir şans. Kendisine çok yakışan büyük bir tevazu ile davranıyor. Geleneğe de uygun bir davranış alttan alıp büyüğünü davet ediyor ki muhafazakar kesimin ılımlıları içinde gönül okşayıcı bir örnek. Hatta katı düşünen, Ortodoks bir yapıda bile olsanız “hah buda yola geldi” diye düşünmeniz çok kolay.

Sayın Fazıl beyin ve Sayın Tayyip beyin davranışındaki uzlaşma örneğinin değerli olduğu gerçeğini, her iki tarafın çatışan duyguları ve düşünceleri değiştiremez. Ki bu yorumlarda sık sık belirtilen duygu ve düşünceler var. “Sen de mi yenildin; oy için yapıyor sanatı saygısı olmayan sanatçıya mı saygı duyar” vb.

Bu nedenle bu davranış “doğru” dur. Ama hatırlayın sihirli kelime “süreç” ti. Bu nedenle her iki kişinin davranışı ve tutumu da ancak  süreç içinde değerlendirilebilir, ancak süreç içinde anlam kazanabilir.

En ağır ve katı politik ortamlarda bile iyi sanatçılar var, geçmişte de vardı. En katı yöneticilerin bile desteklediği sanatçılar oldu. Yine bir başka açı, bir sanatçıdan bir ideoloji veya siyasi grubun tüm söylemini benimsemesi veya tekrar etmesi beklenemez. Bu nedenle de, kesitsel olarak bu davranış doğru ve insanidir. Süreç bu şekilde devam ederse de inanılmaz yapıcı sonuçlar doğurabilir. Umarım olur ve sanırım Fazıl beyinde umduğu budur.

Bir süreçte “karşı taraf kabul ettiğiniz” kişi ya da grubun davranışını siz belirleyemezsiniz. Herkes ancak kendi davranışını belirleyebilir ve sonuçlarına katlanır. Ben ancak kendi adımımı belirleyebilirim karşı tarafın benim iyi niyetimi veya eylemimi kullanış biçimini belirleyemem ve gerçekten de kötüye kullanılabilirim, kandırılabilirim. Ve ne yazık ki bunu ancak “süreç” içinde görebilirim.  Ancak “Karşı taraf beni kullanır” diyerek hareket edemem. Etik evrensel değerler ve toplumsal gereklilik ve tüm bunlardan beslenerek oluşturduğum sezgilerim önemlidir ve sezgim bana ne söylerse onu yaparım.

Sayın Fazıl Say’ın mesajında çok iyi açıkladığı ve gerekçelendirdiği bir davranış bu instagram mesajı.

Bu davranış bu nedenle etik, onurlu ve saygındır. Süreç içinde Fazıl Bey’in müzik aleti ihalesi aldığı ortaya çıkarsa saygın değildir. Kendisinden tam bir itaat beklenirse saygın davranılmış olmaz. Sayın Recep Tayyip Erdoğan da bir toplum lideri özellikle de muhafazakar kesimin öncüsü olarak, hem sanata ve sanatçıya bakışı yumuşatan hem de seküler kesimle kamplaşmayı azaltan tutumu ile doğru bir davranıştadır. Hatta bu davranış,  siyasetin pratik zorunlulukları gereği yapılmış bir davranış bile olabilir. Ancak süreç içinde bu olumlu duruşu koruması ve geliştirmesi halinde müthiş yapıcı ve olumlu olabilir.

Tersi olursa ne olur? Norveçli yazar Knut Hamsun, Nazilerle çalıştığı için ne yaşadıysa; Bosnalı müzisyen Goran Bregoviç Sırpları olumladığı için ne yaşadıysa o olur. Bunu zaman ve süreç belirler. İzler ve görürüz. Benim kuşağımın idolü olan (mesela Sezen Aksu) gibi sanatçıların bu süreçleri yönetememesi, onları müthiş yıprattı. Etik bir duruşu sergilemek sürecin uzunluğu nedeniyle çok zor zaten. Ciddi bir iç tutarlılık, kararlılık ve kendine saygı gerektiriyor. Zaman ve gelecek kuşaklar bunu değerlendirecek ve puanlayacak. Öfkeli yorumculara söyleyebilecek tek şeyde bu zaten. “Merak etmeyin, yaşam iyi veya kötü, her davranışın faturasını kuruşuna kadar tahsil eder”

Kötü Karneye Kontrat Tekniği

Yeni Haber Gazetesi 17.06.2016

Karne

Psikiyatri Uzmanı Dr. Sedat İrgil, karne konusunda velileri uyardı. Kötü bir karneye sahip öğrenciye kontrat tekniği ile yaklaşılmasının uygun olacağını ifade eden İrgil, karnenin çocuğun zekasıyla , becerileri yada sosyal yetenekleri ile ilgili olmadığını söyledi. Çocuğa verilecek rüşvetle karnenin düzeltilemeyeceğinin de altını çizdi.

Türkiye’de eğitim sisteminin  de üst üste yapılan değişiklikler nedeniyle çocuğun başarısı yada başarısızlığını anlamanın mümkün olmadığını söyleyen Uzman Dr. Sedat İrgil, bir çocuğa verilecek en büyük ödülün onu takdir ederek, onunla vakit geçirmekten geçtiğini söyledi.

Çocuğun başarısı için kontrat tekniği uygulamasının doğru olacağını söyleyen İrgil, tekniği ise şu şekilde açıkladı: “Kontrat tekniğinde ben dilini kullanıp, karşımızdakini suçlamıyoruz. Örneğin; bu karne beni çok üzdü. Bir şeyleri eksik yaptığını düşünüyor musun? Bunu bir sorun olarak algılıyor musun? Peki, bunu düzeltmek için bir şeyler yapmalıyız! Neler yapabiliriz? Başka ne istersin, anlaştığımız konuda söylediklerini yapmadığında ne yapacağız?” denmesi doğru olacaktır.

“Gerektiğinde yazılı bir metinde hazırlanabilir. Kontrata uyulmadığında, kontratın gözden geçirilmesi gerekir. Çocuğunuz buna uymuyor mu yoksa uyamıyor mu? Çünkü onun daha çocuk olduğunu unutmamak gerekir. Kontrata uyulmasa bile ceza verilmemeli. Azardan başlayarak yoksun bırakmaya giden yaptırımlar olabilir “  dedi.

Çocuklarımızı Oyun Bağımlısı Haline Sınav Sistemi Yüzünden Biz Getiriyoruz

Psikiyatri Uzmanı Dr. Sedat İrgil, teste dayalı sınav sistemini eleştirerek özetle şunları söyledi: “Şimdiki sistemde takdir almak, eskisi gibi takdir almak değil. Çünkü not kaygısı ile çocuklara yüksek notlar veriliyor. Özellikle TEOG öncesinde. Verilmese eşitsizlik söz konusu oluyor. Çocuklara verilen yüksek puanlar okul yerleştirmelerini çok fazla etkilediği için bu kez herkes yüksek puan vermeye başlıyor.

Bir anne baba için en büyük ödül çocuğunu takdir etmesi ve sarılmasıdır. Onunla ortak etkinlik yapmasıdır. Özellikle daha iyi oyun bilgisayarı ve Balıkesir kırsalında yaygın olan motosiklet ödülü çocukları yanlış etkiliyor. Oyun bağımlısı veya 18 yaş altı motor kazalı çocuklarımızın sayısı hızla artıyor.

Önemli bir sorun kötü ve başarısız karneler. Bu kötü karneler çocukların aptal ve başarısız olduğu anlamına gelmiyor. Pek çok gerekçe olabilir. Dikkat eksikliği olabilir, epilepsi olabilir, oyun bağımlılığı olabilir, guatr bezleri az çalışıyor veya vitamin eksikliği bile olabilir. Başarısızlığın nedenlerini anlamaya çalışmak ve bununla ilgili önemler almak gerekir.

Çalışmalar sınıfta kalan çocukların ertesi yılda başarısız olduğunu gösteriyor. Çocuğu bu anlamda küçük yaşta sınıfta bırakmak anlamlı değil. Bu yarış atına dönmüş olan sistemde, sadece sınav odaklı çalışan çocuklar aslında bir şey öğrenmiyorlar. Bu bir eğitim sistemi bile değil, eğitimi bir kenara bırakın. En sabırlı olan ve en çok test çözen en çok puanı alıyor. Biraz daha anlamaya dönük, hayata dönük çocuklar eziliyorlar.

Picasso yada Einstein bizim eğitim sistemimizde olsalar bir hiç olurlardı. Çünkü TEOG için gerekli testleri yapamazlardı. Bu çok büyük bir sıkıntı. Sırf test çözemeye adapte olan çocuk sanat ve sokaktan uzak kalıyor. Test çözmekten sıkılan çocuğa yapacak tek bilgisayar ve oyun kalıyor.  7 ve 8. Sınıftaki çocuklar bu kez oyun bağımlısı oluyor. Lise 1’de bu bir kısır döngüye dönüşüyor. ‘Oğlum çık dışarı, oyun oyna’ diyorsunuz; ‘Hiç arkadaşım yok ki dışarıda’ yanıtı geliyor. Hepsi internetten baloncuklar üzerinden veya sosyal medyada konuşuyor. Çocuklarımızı oyun bağımlısı haline sınav sistemi yüzünden biz getiriyoruz. Çalışmalar, oyun bağımlılığına üniversite yıllarında yüksek oradan madde bağımlılığının da eklendiğini gösteriyor. Bu çocuklar sosyalleşmeyi bilmeyen, öz bakımı bile sıkıntılı çocuklara dönüşüyor. Çözüm için en iyi yöntem, çocuğun kendini iyi hissedeceği bir spor veya sanat etkinliği yaratmak ve sebatla izlemesini sağlamak lazım. Sosyalleşmeyen çocuğun akademik başarısı yaşamın içinde bir anlam ifade etmiyor” dedi.

Aslan Oğlum Tavırlarından Vazgeçmeli

Anne, baba ne yapmalı? Notları düşük olan bir karne aslında bir soruna işaret ediyor. Önce anne, baba kendine bir bakmalı. Biz bu çocukla ne kadar zaman geçiriyoruz? Bu çocukla ilgili neler yaptık? Fark ettiğimiz yetenekleri ile ilgili geçmişte ne yapmalıydık? Balıkesir’de çok yaygın olan, aile apartmanlarından birinde iseniz nine, dede etkileri bloke edilmeli. Çocuğu şımartmaları, ‘Aslan torunum’, ‘Kraliçe kızım’ tavırlarından vazgeçilmeli. Tatili boş geçirmemeli bir etkinlikte disipline olmalılar. Ve kontrat tekniği dediğimiz tarz kullanılmalı. ‘Bu hoş olmadı’, ‘Bunu nasıl çözebiliriz’, ‘Birlikte düşünelim mi?’ gibi konuşmak lazım. Bu kriz çözülürse ergenlikteki krizlerin çözülmesi için de iyi bir zemin olacaktır. Çocuk kendi kendine, ‘Annem, babam beni dinliyor. Sorun çıktığında yanımdalar.’ diyecektir ki bu çok önemli bir dayanak noktasıdır. Bağırıp çağırdığınızda bundan sonraki notlar gizlenecektir. Notlar değiştirilecektir. Kopya çekilecektir.  Daha çok yalan ve kaçamak göreceğiz demektir.”, dedi.

 

Mavi Balina ve Momo Oyunlarından Sonra MAVİ BEBEK Oyunu Tehlike Saçmaya Devam Ediyor !

Hızla gelişen teknoloji hayatımızı kolaylaştırırken diğer yandan internet erişimi olan mobil cihazların hayatımızdaki …

Çocuklar İçin Güvenli İnternet Kullanımı Nasıl Olmalı ?

Çocuğunuzu İnternette Bekleyen Riskler: İnternet erişiminin gittikçe kolaylaştığı günümüzde, çocukların internet …

Sosyolog ve Psikiyatri Uzmanı Dr. Sedat İrgil: Belirsizlik kaygıyı artırıyor

Yazar Haberci Gazetesi  15 Nisan 2020 ÖZEL HABER – Sosyolog ve Psikiyatri Uzmanı Dr. Sedat İrgil, korona …