Kategori: DERGİ/YAYIN

Sosyal Medya Kullanımı Yaşlı Bireylere İyi Geliyor

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileri, 65 yaş üstü yaşlılarda internet kullanımının son 5 yılda 4 kat arttığını bildirdi (mart 2019). İnternet kullanan yaşlı bireyler arasında erkeklerin kadınlardan daha fazla internet kullandığı görüldü.

Türkiye’de yaşlı nüfusun sosyal medya kullanımına dair Boğaziçi Üniversitesi bünyesinde yapılan bir araştırmaya göre,  yaşlıların sosyal ağlar sayesinde yalnızlık duygusunu yenebildiği,  yaşam motivasyonlarının artabildiği bildirildi.

Araştırmada İstanbul ağırlıklı olmak üzere Ankara, İzmir gibi kentlerden, emekli, ağırlıklı üniversite mezunu, sosyal medya kullanan 65 yaş üstü 201 kişiyle yüz yüze ve anket yoluyla görüşüldü. Yaşlıların sosyal medya kullanım nedenleri arasında bilgi edinme, sosyal etkileşim, eğlence, çevre etkisi ve gözetleme motivasyonlarının öne çıktığı saptandı. Sonuç olarak ise, bu motivasyonlardan güç alarak kişinin hayatında daha merkezi hale gelen sosyal medya kullanımının, yaş almış kişilerde ‘’hayatı yakalama’’, ‘’içe kapanmayı engelleme’’, ‘’hayatın akışını yakalama’’, ‘’hayatla barışık hissetme’’ ve ‘’sosyal yaşamdaki çemberin içinde kalma’’ algısını güçlendirdiği gözlendi.

Güvenli sosyal medya kullanımı, ileri yaştaki bireylerin hem fiziksel kısıtlılıktan kurtulmuş olarak akraba ve dostları ile sosyal bağlarını devam ettirebilmesine, doyumlu ilişkiler yaşamasına ve yeni sosyal ilişkiler geliştirmesine imkan verirken,  ileri yaşta görülen depresif semptomlar ve fiziksel rahatsızlıkların azalması gibi olumlu etkileri de olabilmektedir.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

Kaynak: https://haberler.boun.edu.tr/tr/haber/yaslilar-sosyal-medya-ile-yasama-sariliyor

Normalin biraz üzerinde kilo sanıldığı kadar zararlı olmayabilir

İnsanların bulundukları kilonun boy ve cinsiyetlerine göre hangi aşamada olduğunu bildirmek için hesaplanan Beden (vücut) kitle indeksi kilonuzun zayıf, ideal, aşırı kilolu ve obez olup olmadığını ortaya çıkarıyor. Beden kitle indeksinizi hesaplamak için bir çok online araç mevcut.

Neredeyse kırk yılı kapsayan ve Danimarka’da 100.000’den fazla yetişkinin katıldığı bir çalışmada, ‘fazla kilolu’ vücut kitle endeksine sahip olan kişilerin; ‘sağlıklı’, ‘normalden hafif’ ve ‘obez’ kategorisinde bulunan insanlardan uzun yaşamalarının daha muhtemel olduğu bulundu. Bu sonuçlar, “fazla kilolu” teriminin aslında ne anlama geldiğini yeniden düşünmemiz gerekebileceğini öne sürüyor.

Kopenhag Üniversitesi Hastanesi’nde klinik biyokimyacı olan Borge Nordestgaard’ın önderliğinde yürütülen bu çalışmada, Danimarka’da yaşayan ve birbirinden yaklaşık 15 yıl arayla üç grup halinde kayda alınan 100.000’den fazla yetişkinin tıbbi verileri çözümlenmiş. Araştırmacılar, (1976’dan 2013’e kadar) yaklaşık kırk yıl süren bu analiz esnasında, en düşük ölüm tehlikesiyle ilişkili olan VKİ’nin, 23.7’den 27’ye çıktığını bulmuşlar.

Eğer VKİ’niz, 18.5 ile 24.9 arasındaysa; normal veya ‘sağlıklı’ olarak düşünülüyorsunuz. VKİ’niz 25 ile 29.9 arasındaysa, ‘fazla kilolu’ olduğunuz düşünülüyor. 30 veya daha yüksek bir VKİ, ‘obez’ şeklinde sınıflandırılıyor.

Çalışmada ayrıca, ‘obez’ kategorisinde olan kişilerin ölüm tehlikesinin, ‘normal’ aralıkta olanlarla aynı olduğu bulunmuş; yaş, cinsiyet, ailedeki hastalık geçmişi, sosyo ekonomik durum ve sigara içme durumu gibi etmenler hesaba katıldığı zaman bile sonuç değişmemiş.

Bu durum; en uzun ömür süresiyle ilişkilendirilen kilo kategorisinin, son 40 yılda açık bir şekilde ‘normal’den ‘fazla kilolu’ tarafa gittiğini ortaya koyuyor. Ayrıca, ya ‘normal’ kilo sınıflandırmasının yanlış olduğunu; ya da kilomuz ile genel sağlığımız arasındaki bağlantının, sandığımızdan çok daha karmaşık olduğunu akla getiriyor.

Pennsylvania Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde çalışan ve bu çalışmada yer almayan doktor Rexford Ahima, 2016 yılında Science News sitesine şöyle söylüyor: “Bir rakam olarak VKİ, sağlığın ve ölüm tehlikesinin tahmin edilmesi bakımından tek başına yeterli olmayabilir. Bunun bağlam içinde değerlendirilmesi gerekiyor.”

Açıkçası, vücut kitle endeksi kusurlu gibi görünüyor.

Çalışmanın bazı kısıtlamaları bulunuyor. Analiz edilen bu 100.000 kişinin, Kopenhag nüfusunu iyi biçimde temsil ettiği düşünülse de; bu kişiler çoğunlukla beyaz insanlardan oluşuyor. Bu yüzden bu sonuçların, başka geçmişi olan insanlar için ne anlama gelebileceği söylenemiyor.

“Örneğin, Asyalıların önemli bir kısmında; bu kişiler fazla kilolu olmaya yönelik mevcut bitiş noktasından daha düşük VKİ’lere sahip olmasına rağmen, tip 2 diyabet ve kalp hastalığı gelişebiliyor” diye belirtiyor Landhuis.

Fakat, yapılan bir miktar çalışmada öne sürülen şeylere katılıyor; bir kişinin ne kadar uzun yaşadığı, vücudundaki kilo ve santimetre oranından çok daha karmaşık bir şey.

Landhuis şöyle açıklıyor:

“Tip 2 diyabet hastaları üzerinde yapılan bir çalışmada; teşhis konulduğu sırada normal kiloda olanlar, fazla kilolu veya obez olan kişilere göre daha yüksek ölüm tehlikesi taşıyormuş. Ayrıca 2013 yılında 97 çalışma üzerinde yapılan bir meta analizde, fazla kilolu olmanın, normal bir VKİ’ye sahip olunmasına göre daha düşük ölüm tehlikesiyle ilişkili olduğu bulunmuş. Aynı araştırmacılar, 2005 yılında yaptıkları bir çalışmada da benzer şeyler bulmuşlar.”

Bunun gibi daha çok çalışma yayınlandıkça, önümüzdeki yıllarda sağlığa yönelik daha kişisel bir yaklaşım sergilenmesi ve bu sayede birey için en iyi olan şey söz konusu olduğunda, hatalı şeylere odaklanılmaması ümit ediliyor.

Sonuçlar JAMA bülteninde yayınlandı.

Uyarmak gerekir ki buradaki araştırma sonuçları henüz fazla kilonun daha sağlıklı olmak anlamına geldiğinin net bir kanıtı değil. Ayrıca bu durum sağlıksız- dengesiz bir beslenmeye geçiş yapmanızı, yada diyetinizi değiştirmenizi gerektirmiyor.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

Kaynak: https://hekimcebakis.org/haber/saglikli-beslenme/yapilan-dev-bir-calismaya-gore-fazla-kilo-aslinda-en-saglikli-kilo-olabilir/

https://popsci.com.tr/yapilan-dev-bir-calismaya-gore-fazla-kilo-aslinda-en-saglikli-kilo-olabilir/

 

İLİK NAKLİ YAPILAN BİR HASTANIN DNA’SININ DONÖRÜN DNA’SI İLE DEĞİŞTİĞİ BELİRLENDİ

 

Nevada eyaletinde Washoe County Şerifi bürosunda görevli Chris Long dört yıl önce Alman bir donörün bağışladı kemik iliğinin vücuduna transfer edilmesi ile sağlığına kavuştu.

Ancak Long’un adli tıp bölümünde çalışan mesai arkadaşları ilik naklinin Long’un DNA’sını nasıl etkileyeceğini merak ettikleri için düzenli testlerde takip etmek istedi. Adli tıp uzmanları nakil sonrası Long’un DNA yapısında değişiklikler olmasını bekliyordu. İlik naklinin amacı zaten Long’un kanının donörün kanıyla değiştirilmesiydi, bu da doğal olarak kanın genetik yapısını değiştirecekti. Ameliyattan sonra dört ay içerisinde Long’un kanı tamamen değişmişti. Fakat uzmanlar değişimin bu denli olacağını hiç tahmin etmemişti.

Long’un sadece kanında değil dudak ve yanak içinden alınan DNA örneklerinde kendisinin yansıra Alman donörün DNA’sı da tespit edildi. 

SPERMDEKİ DNA’NIN TAMAMININ DONÖRE AİT OLDUĞU BELİRLENDİ

Long’un spermlerindeki DNA artık kendisine değil donörüne aitti. Long’un sadece saç ve göğüs kıllarındaki DNA hiç değişmemiş bir şekilde kaldı.

DNA KESİN KANIT OLARAK KABUL EDİLDİĞİNDEN BU KEŞİF ADLİ TIPÇILAR İÇİN ENDİŞEYE NEDEN OLDU

Her yıl kan kanseri ya da lösemi, lenfoma ya da orak hücreli anemi gibi diğer kan hastalığı olan on binlerce kişi kemik iliği nakli oluyor. Washoe County Şerif ofisindeki adli tıpçıların merak sonucu tespit ettikleri bu durum suçluların tespiti konusunda neredeyse şüphesiz bir delil olarak kabul edilen DNA testlerinin sorgulanmasına neden oldu. Normalde olay yeri inceleme ekiplerinin bir suç mahallini araştırması sonucu bulunan DNA örneklerinin tamamen kurban ve saldırgana özgü oldukları varsayılır.

Euronews’in aktardığına göre, bu sonuçlar kemik iliği nakli olan birisinin suç işlemesi durumunda olay yerinde bırakacağı DNA örneğinin tamamen başka bir kişiye ait olabileceğini ortaya koyuyor.

ÖRNEK BİR SUÇ VAKASI DA YAŞANMIŞ

Adli tıp uzmanı Brittner Chilton, bunun bir örneğinin 2004 yılında Alaska’da yaşandığını belirtiyor. Bir saldırı soruşturmasında dedektifler DNA veritabanından bir kimliğe ulaşmalarına rağmen bir sorun vardI. Çünkü kimliği çıkan kişi saldırı sırasında hapiste bulunuyordu. Sonra bu kişinin kemik iliği nakli olduğu tespit edildi. Sonrasında donör olan kardeşi suçlu bulundu.

SPERM DNA’SI DEĞİŞİYORSA,  LONG’UN ÇOCUĞU ALMAN DONÖRÜN DNA’SINI MI TAŞIYACAK ?

Bu aşamada bunu cevabını bilmek pek mümkün görünmüyor çünkü Long ikinci çocuğu olduktan sonra vazektomi yaptırmış. Uzmanlar bunun pek mümkün olmadığını söylüyor ve normalde kemik iliği nakillerinde sperm DNA’sının değişmemesi gerektiğini belirtse de açık bir kapı bırakıyor.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize başvurunuz.

Kaynak: https://www.dailymail.co.uk/news/article-7769433/Nevada-mans-DNA-changes-bone-marrow-transplant-replaced-German-donor.html

https://hekimcebakis.org/haber/bilim-icin-hayret-adli-tipcilar-icin-endise-verici-kesif/

Omega-3, Depresyon, Koroner Kalp Hastalığı Olan Hastalarda Fayda Göstermedi

Klinik Psikiyatri Dergisi’nde yayınlanan çalışma sonuçlarına göre, sertraline ek eikosapentaenoik asit (EPA) ilavesi, eşlik eden depresyon ve koroner kalp hastalığı (KKH) olan hastalarda antidepresan etkisi göstermedi .

Mayıs 2014 ile Haziran 2018 arasında yapılan çalışmaya majör depresif bozukluğu olan 144 hasta ve koroner kalp hastalığı (KKH) için yüksek risk altında olan kişiler katıldı.

Hastalara

  • 50 mg / gün sertralin ve plasebo
  • 50 mg / gün sertralin ve 2 g / gün EPA uygulandı.

Beck Depresyon Envanteri II’yi kullanarak tedavinin başlangıcından 10 haftaya kadar olan depresif semptom skorundaki değişiklikler incelendi.

Analizden sonra, araştırmacılar EPA ile plasebo verilen hastalar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulamadılar.

Araştırmacılar daha uzun süre takviye kullanımının veya farklı bir antidepresan seçiminin omega 3’ün etkilerini değiştirip daha farklı araştırma sonuçlarının elde edilebileceğini bildirdi.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Kaynak:

https://www.psychiatryadvisor.com/home/topics/mood-disorders/depressive-disorder/omega-3-shows-no-benefits-in-patients-with-depression-coronary-heart-disease/?utm_source=newsletter&utm_medium=email&utm_campaign=pa-update-hay-20190705&cpn=psych_all&hmSubId=&hmEmail=zlb62feMTgU1&NID=&email_hash=d6001e4ea1b3a1750389924db35f8787&mpweb=1323-60518-348269

İleri yaşta baba olanların çocukları daha uzun telomerlere sahipler; İleri yaşta baba olanların çocukları daha uzun yaşayabilir !

MEHMET SALTUERK / THE INSTİTUTE FOR GENETİCS OF THE UNİVERSİTY OF COLOGNE

Hepimiz uzun ve sağlık bir yaşam isteriz. Spor yaparak, dengeli beslenerek, sigara ve alkolden uzak durarak ve modern tıbbın imkânlarından yararlanarak bu isteğimizi bir miktar gerçekleştirmek mümkün olsa da, bunlara dikkat ederek ne kadar uzun yaşayacağımızı kestirmek pek mümkün değil.

Uzun telomer, uzun bir yaşam demek

Günümüzde telomer uzunluğu ile yaşlanma belirtileri arasında gözle görülebilir ilişkinin olduğu bilinmek

tedir. Bu konuda birçok bilimsel çalışma ve bu çalışmaların yayınlandığı birçok bilimsel makale bulunmaktadır.

Doğumla bize aktarılan Telomerlerimizin uzunluğu ne kadar uzun yaşayacağımız konusunda bize oldukça açık bir bilgi veriyor. Bu bağlamda Telomer uzunluğu, kronolojik yaşın aksine gerçek biyolojik yaşın bir ölçüsüdür. Yani Telomerler için “Hücrelerin yaş saati” demek yanlış olamaz.

Telomer nedir, uzun telomer ile uzun ömür arasında nasıl bir ilişki vardır ?

Telomerler, kromozomların uç kısımlarında bulunan ve kromozomları koruyan yapılardır. Telomerler, 900 ila 2,000 tekrara sahip „TTAGGG“ baz dizilimin’den oluşur

Yaşamımız boyunca programlanmış her hücre bölünmesinde telomerlerimiz 25-200 baz çifti kısalır. Bir noktadan sonra telomerler o kadar kısalır ki, hücre bölünmesi artık durur. Daha açık bir ifade ile telomerler, çalışan bir kum saati gibi çalışır ve hücrelerin 50 ila 60 kattan fazla bölünmesini önler. (Bu kısalma süreci hücrenin kendi programı dahilinde olur ve yaşlılığın bir ölçüsüdür.)

Not: Burada konumuz değil ama yinede birkaç cümle ile belirtmeden geçmeyelim: Bazı kanser türleri telomerlerin uzamasını sağlayan Telomeraz enzimini aktive ederek durmuş olan hücre bölünmesini kontrolsüz olarak yeniden başlatır. Bu süreç kanser gelişiminde önemli bir rol oynar).

Telomerlerin, kadınlarda erkeklerden daha uzun olduğu ve bu nedenle kadınların erkeklerden daha uzun yaşadığı bilinmektedir. Ayrıca yaşlı ikizler ile yapılan çalışmalar kısa telomerlere sahip olan ikizlerin daha önce öldüğünü gösteriyor.

Yaşlandıkça telomerler kısalıyor: Vücut hücreleri zamana bağlı olarak bölünür ve her bölünmede kromozomların uç kısmında yer alan ve koruyucu özelliğe sahip telomerler bir miktar kısalır. Birçok hücre bölünmesinden sonra telomerler belirli bir uzunluğun altına düşerler ve artık hücre bölünemez. Bu süreç sonunda hücreler büyümez veya tamamen ölürler. Aslında bu durum yaşlanmada önemli derecede sorumlu olan bir süreçtir. Başka bir ifade ile her bölünmede kısalan telomerler yaşlanmanın bir belirtisidir.

Telomer kısalmasını belirleyen tek faktör ilerleyen yaş değildir. İlerleyen yaştan bağımsız olarak telomer kısalmasını neden olan diğer faltörler de vardır.

Telomer uzunluğunu etkileyen diğer faktörler:

  • Sigara
  • Hava kirliliği
  • Oksidatif stres
  • Düşük antioksidan alımı
  • İltihaplar
  • Hareketsiz bir yaşam
  • Fazla kilolar
  • Diyabet
  • Stres
  • D vitamini eksikliği

İleri yaşta baba olanların çocukları daha uzun telomerlere sahipler

Uzun telomerler, uzun bir yaşam için önemli bir ön koşuldur. Bu konuda yapılan birçok araştırma ileri yaşta baba olanların çocuklarında da uzun telomerler bulunduğunu gösteriyor. Yapılan ileri araştırmalar uzun telomerlerin sadece ileri yaşta baba olanların çocuklarında değil, onlardan doğan çocuklarda da görüldüğünü gösteriyor. Ama hemen belirtelim, bu olumlu etkinin çocuklarda ve torunlarda sağlık ve yaşam kalitesi konusunda ne anlama geldiği şimdilik belli değil.

Sperm hücrelerinde durum farklı

İnsan hücreleri kendini kopyalayarak yenilerler ve her kopyalamada telomerler bir miktar kısalır. „TTAGGG“dizilimi yılda yaklaşık olarak 25-200 baz çifti kısalır. İnsanların yıllar geçtikçe yaşlanmasının sebebi „TTAGGG”dizisinin gittikçe azalmasının bir sonucudur . Ancak bunun bir istisnası var, o da sperm hücresi telomerlerinin yaşla birlikte uzuyor olması.

Vücut hücrelerinin aksine spermlerdeki telomerlerin neden uzadığı tam olarak bilinmese de muhtemelen telomerlerin uzamasından sorumlu olan telomeraz enziminin spermlerde ilerleyen yaşla birlikte aktivitesinin artmasından kaynaklandığı düşünülüyor.

Filipinli aileler ile yapılan araştırma hakkında kısa bilgi:

Washington Üniversitesindeki bilim insanları birkaç yıl önce Filipinli aileler ile yaptığı bir çalışmada, bir kişinin telomer uzunluğunun, o kişinin annesinin kendisine hamile kaldığı sırada babasının yaşıyla anlamlı şekilde ilişkili olduğu belirlendi. Buna göre ileri yaşta baba olanların çocuklarının telomerleri daha uzun oluyor.

Pozitif etki iki kuşaktan daha ileriye gidiyor

Aynı ekip Pasifik eyaletlerinde daha önce elde edilen bu sonuçları yeniden incelemek ve daha ileriye götürmek amacıyla dört nesli kapsayan toplam 3.282 kişi ile yeni bir araştırma daha yaptılar.

İkinci araştırmada katılımcıların aile geçmişi ile telomer uzunluğu arasındaki bağlantı incelendi.

Sonuç

Bu olumlu etkinin sadece doğan kız ve erkek çocuklarda olmadığı aksine bunlardan doğan çocuklarda da görüldüğü tespit edildi. Başka bir ifade ile ileri yaşta baba olanlar sadece kendi çocuklarına değil aynı zamanda kız ve erkek torunlarına da uzun telomer vermiş oluyor (Önceki yapılan çalışmaların yetersiz olması nedeniyle bu bağlantının sadece erkek çocuklardan doğan torunlara aktarıldığı sanılıyordu).

Bu araştırma ile anne yaşının telomer uzunluğu üzerinde etkili olmadığı, ayrıca yaşam koşulları ve çevresel birçok faktörün telomer uzunluğu ile baba yaşı arasındaki ilişkiyi etkilemediği görüldü.

Araştırmacılar bu etkinin daha uzun nesiller boyunca hissedileceğini iddia ediyorlar. Her ne kadar “Bunu araştırmalarla açıkça kanıtlayamadık” deseler de bunun muhtemelen eldeki istatistiksel verilerin yetersiz olmasından kaynaklandığı söylenebilir.

Babanın yaşından kaynaklanan bu olumlu etkiye bakarak “Sağlık ve Yaşam Kalitesi Beklentisi” konusunda olumlu veya olumsuz bir şey söylemek şimdilik erken. Ama bu konuda bilinen ve kesin olan bir şey var ki, o da uzun telomerlere sahip hücrelerin, rejenerasyon yani yenileme potansiyelinin yüksek olması…

Açıklama: Her ne kadar ileri yaşta baba olanlar, uzun ve sağlıklı bir yaşam için önemli bir ön koşul olan uzun telomerleri genetik miras yolu ile çocuklarına ve torunlarına aktarıyorlar olsalar da, bu çocukların daha sık otizm, şizofreni psikolojik hastalıklardan muzdarip olduğu bilinmektedir. Ayrıca bu konuda yapılan araştırmalar yaşlı babaların çocuklarına daha fazla genetik mutasyon aktardığını gösteriyor. Bu sayı 20 yaşında 25 iken, 40 yaşında 65 mutasyondur.

Mehmet Saltuerk Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Kaynak:

https://saltuerk.wordpress.com/2019/07/07/ileri-yasta-baba-olanlarin-cocuklari-daha-uzun-yasayabilir/

 

Batı Nil Virüsü Nedir? Belirtileri, Tedavisi ve Bilmeniz Gerekenler;

Batı Nil Virüsü 2018’de, virüs Yunanistan’da 316 kişiyi enfekte etti ve 50 kişinin ölümüne neden oldu. Türkiye’de de kendini gösteren “Batı Nil Virüsü Enfeksiyonu” özellikle yaşlılar, çocuklar, hamileler ve HIV/AIDS hastaları gibi bağışıklık sistemi baskılanmış kişilerde hayati risk taşıyor.

Batı Nil virüsü sivrisinek kaynaklı bir enfeksiyondur. Hastalık özellikle kaynağı kargalar olan rezervuarlardan “Culex” türü sivrisinekler aracılığı ile insanlara, atlara ve diğer memelilere bulaşıyor. Sivrisinekler, virüsü taşıyan kuşu ısırınca enfekte olurlar. İnsanlar da bu enfekte sivrisinekler tarafından ısırıldıklarında virüsü alıyorlar. Bulaşma, sıcak bahar-yaz ve erken sonbahar aylarında gerçekleşebilmekte. Bunların dışında kan yoluyla, organ ve doku nakilleriyle, anneden bebeğe anne karnında ve emzirme sırasında söz konusu olabiliyor.

Batı Nil virüsünün belirgin belirti ve bulguları bulunmamakta. Bazı insanlarda birkaç gün sürebilen, hafif grip benzeri semptomlar, bulantı ve cilt döküntüleri gelişebiliyor. Hastalıktan korunmak için herhangi bir aşı mevcut değil.

Ancak korunabilmek için bazı yöntemler uygulanabilir. Özelikle hasta veya ölmekte olan kuşlara dikkat edilmesi gerekiyor. Sivrisineklerin yoğun olduğu bölgelerde ve saatlerde dışarıda fazla zaman geçirilmemesi ve sivrisinek kovucu losyon, spreylerin kullanılması gerekiyor. Sivrisineklerin yoğun olduğu bölgelerde bulunuyorsanız kol ve bacaklarınızı örtecek giysiler giymeniz uygulayabileceğiniz önlemlerden bazıları. Güney iklimlerinde yaşayan insanlar, bütün bir yıl boyunca enfeksiyona yakalanma riski ile karşı karşıya bulunuyor.

Semptomatik vakaların yaklaşık %90’ında Batı Nil Ateşi gelişirken, %10’unda sinir sistemi tutulumu ile giden Batı Nil Nöro-İnvazif Hastalığı (BNNI) gelişmektedir. BNNI’nın %65’i ensefalit, %30’u menenjit ve geri kalan %5-30’luk kesimi ise akut flask paralizi (AFP) ile seyreder. Yani toplam BNV ile enfekte kişilerin %1’den azında sinir sistemi tutulumu olacağı söylenebilir. Nörolojik hastalık ve ölüm yaşlı hastalarda daha sık görülmektedir.

BNV, Flavivirüsailesindeki diğer virüslerle %70 üzerinde sıklıkla antijenik yakınlık gösterir ve çapraz reaksiyon verebilir. Bu nedenle diğer virüslerden ayırım için plak redüksiyon nötralizasyon testi (PNRT) ve özellikle BNV spesifik RNA sekanslarının kullanıldığı polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) gibi spesifik testler kullanılır. Hastalığın viremi dönemi kısa olduğundan daha çok antikor tayini ile tanı konulmaktadır. BNV enfeksiyonunun bilinen bir tedavisi yoktur ve tedavide kullanımı önerilen spesifik bir antiviral bulunmamaktadır. Bu nedenle enfeksiyonun tedavisi öncelikle destek tedavisi şeklinde olmalıdır. Şiddetli vakalarda sıklıkla hastaneye yatışı gerektiren destek tedavisi, IV sıvı verilmesi, solunum desteği ve sekonderenfeksiyon gelişmesinin önlenmesi temel yapılacak uygulamalardır.

Kaynak: https://www.huffingtonpost.co.uk/entry/west-nile-virus-symptoms-treatment_uk_5d09fa8ae4b0e560b70bc78d?utm_hp_ref=uk-lifestyle&ncid=newsletter-ukuklifestyle061919&utm_campaign=newsletter-uklifestyle061919&guccounter=1&guce_referrer=aHR0cHM6Ly9tYWlsLmdvb2dsZS5jb20vbWFpbC91LzAv&guce_referrer_sig=AQAAAGBtLIgmovavKHJINDf7S3WJQDXMqB_eK8GXj00x4wCxOaSEAKjDqFfFTob79VtV2EvpCnbE85ok8IgUISd4mOMYE-lYH98sv3MorfYjsJrep4G1-7My34wL726o61tBFA_Xt6tCEJ53xENbgAhcobEsZL37GNpmji4VxUiUgzCx

https://nevsehirism.saglik.gov.tr/TR,99984/bati-nil-virusu-enfeksiyon-bilgi-notu.html

 

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

“Topla kendini” sayın hasta.

Psikiyatri karmaşık bir alandır.Kişinin genetiği,yetiştirilişi,beslenmesi,kişiliği hatta hangi mevsimde olduğunuz hastalığı etkiler.Ortaya çıkan hastalıkta kişinin uykusundan, verimine, işinden eşine her alana damgasını vurur.
Bazen durduk yere paranoid atak geçiren bir erkeğin, atağını tetikleyen zayıflama haplarını keşfetmeniz detektiflik çalışması ister. Ama keyiflidir, her hasta bir bulmacadır ve alınan sonuçlar hızlı ve doyurucudur.
Ve her mesleğin sevimsiz tarafları olduğu gibi bizim alanında sevimsiz tarafları vardır.
Önyargı, teknik adıyla “Stigma” denen durum en çok psikiyatri hastasını etkiler. Aslında olay ön yargıdan daha geniştir ve çok yönlüdür. Hacısı, hocası, yaşam koçu, mahallenin açıkgöz teyzesi veya “freudu severim” “çok okudum çok kişisel geliştim” tarzı eğitimli kesimler bayılırlar amatör psikiyatristliğe. Malumunuz “Google doktorluğu” ile iyice artan bu durum, genellikle tedaviyi etkiler.
Hekim olarak sakince dinlemek ve “ne güzelde araştırmışsınız” deyip, kendi gerekçelerinizi ve önerilerinizi uygulamak için zaman istemek genellikle sorunu çözer. En azından hekim için.
Ama hastada durum farklıdır. Tedavi için çaresizdir ve hem hasta hem de biz çokbilmiş bu hasta yakınlarına muhtacızdır. Değişik nedenlerle ve genellikle hasta yakını, hastasını ezer. Üstelik sürekli onunladır, sürekli başındadır. Temel söylemi “topla kendini”dir. Herkes kendinin doktoru olmalı, kendine yardım et, gayret etmiyorsun gibi yardımcı söylemler sürekli tekrarlanır ve bezdirir. İyi niyetli bu söylemin hastada yarattığı tek duygu, eziklik ve suçluluktur.
Zaten depresyonun yarattığı suçluluk ve işe yaramama duygusu; anksiyete bozukluklarının yarattığı kaygı ve yetersizlik hissi iyice artar ve tedaviyi ciddi zorlaştırır.
”Psikiyatride asıl tedavi eğitimdir; ilaçlar alet çantasındaki gerekli malzemedir sadece” cümlesini sık sık kullanırım. Gerçekten ilk görüşmeler aslında hastanın ve ailesinin eğitildiği zorlu bir süreçtir. Bir psikoz ailesinin durumu kavraması, kabullenmesi ve uyumlu davranması genellikle bir yıldan uzun zaman alır.
Ancak en çok şikayet ettiğim eğitimli ailelerdir. Özellikle öğretmen ve doktor yakını olanlar hastalarını ciddi zorlarlar, tedaviyi değiştirirler.
Sanılanın aksine eğitimli insanların çok ciddi ön yargıları ve yanlış mitleri vardır. Köylü psikiyatriye gelmemesini “deli” olmamasına bağlar. Eğitimli babalardan en çok duyduğum cümle ise “Psikiyatrist sana ne yapacak, o parayı bana ver, ben dinleyeyim seni” cümlesidir. Hele titiz ve ayrıntıcı bir aile ise, hastadan çok aileyle uğraştığınız bir karakucak güreşi başlar. İşin zor yanı aileye muhtaç olmanızdır, hastayı getiren ve takip eden onlardır çünkü.
Son dönemde “kişisel gelişim” patlaması ve internetin de etkisiyle yanlış mitler sağlıkçıların dünyasında da yayılıyor. Alkolü bırakmak isteyen adama “iradeni kullan” demek ne kadar anlamlı olabilir. Bunu bir hekim veya eczacı söylediğinde ise danışan kişi için yıkıcı oluyor. Bırakabilse niye gelsin ki yardım istemeye. Ya da net tedavileri olan psikiyatrik tanılarda “ilaçlar uyuşturuyor” veya “ önce hipnoz , terapi vb.deneyelim” gibi söylemler olabiliyor. Hekimler arasında indirgemeci bir determinizm yaygın. Yani ruh ve bedenin ayrı olduğunu düşünen ve sorunları buna göre ayrımlayan mitler günlük pratikte sık ve kolayca dile getirliyor. Başağrısı için, ishal için veya dermatolojik döküntü için “psikolojik” deyip geçilebiliyor veya “somatik ağrı” yakınmasındaki ağrı daha az rahatsızlık veriyor gibi davranılabiliyor. Hala, depresyonu arttıran vitamin eksiklikleri veya hastalıklar ile ilgili tartışabiliyoruz ve şu söylenebiliyor, “nedeni biyolojik yani”. Sanki beyin kimliğimizi ve “mental” işlevleri barındıran ve organik bir şey değil, gizli bir yerlerde bir “ruh” var. Ve ona ilaçla müdahale imkansız.
Artan geleneksel yapı ile birlikte bu yargı ve söylemin mistik bir kalıpla da söylendiği oluyor. “iyileşmemenin nedeni iman zayıflığı” gibi. Özellikle OKB ve depresyon hastalarında kullanılan bu söylemin nasıl bir suçluluk yarattığı tahmin edilebilir.
Oysa artık kendini kanıtlamış bir psikiyatri var. OKB ve depresyonda ameliyatları olan, travma anılarını çok kısa sürelerde halledebilen sadece biyolojik değil terapi ve eğitim olarak oldukça başarılı bir klinik bu. Ve garip olan başarılı olmasına rağmen tıp dışı mitlerin artması. Belki bir koruyucu hekimlik faaliyeti olarak daha çok eğitim yapmalı ve daha çok anlatmalıyız. Bu sadece bizim için değil hastalarımızın konforu ve hızlı iyileşmesi için de gerekli gibi.

Yazı içeriği kişisel düşüncelerimin paylaşımıdır. Tabipler odası dergisinde yayınlanmıştır. Sorularınız,tanı ve tedavi uygulamalarınız için lütfen hekiminize başvurunuz.

HANGİ KUŞAKTANSINIZ ?

Gectğimiz ay Acıbadem Bursa grubunun doktorları ile bir eğitim yaptık. Konu “ X kuşağı Z ile nasıl anlaşır” gibi bir deneysel eğitimdi. Öncelikle x ve z kuşağı gibi kuşakları tanımlayayım.
Kuşak dediğimiz gruplar; Aynı yıllarda doğmuş olup, aynı çağın koşullarını, dolayısıyla birbirine benzer sıkıntıları, yazgıları yaşamış, benzer ödevlerle yükümlü olmuş ve yeni bir anlayışta yeni bir yaşama duygusunda, yeni biçimlerde birleşen, eskiden belirgin çizgilerle ayrılan kişiler topluluğu. Halen kurumlarda “Bebek Patlaması Kuşağı”, “X Kuşağı” ve “Y Kuşağı” olmak üzere üç kuşak aktif olarak günümüzün çalışma yaşamında birlikte görev almakta ve kısa bir süre sonra da “Z Kuşağı” çalışma yaşamına katılmış olacak. Dünya tarihinde ilk defa bu kadar çok kuşak bir arada çalışmakta .
x kuşağı 1965-1980 arası doğan ve demografik olarak benzer özellikleri gösteren kuşak. X kuşağı kendini topluma zıt olarak gören, sert politik çıkışlar yapan, şimdiye dek görülmemiş giyim tarzına sahip olan,daha sert müzik türleri ve punk gibi farklı yaşayış biçimlerine sahip . saygın bir statüye sahip olma, para ve yüksek oranda sosyalleşme önemli motivasyonları.
Y kuşağı 1980 ile 2000 arasında doğanların oluşturduğu nesil, “internet kuşağı”, “Echo-Boomers”, “Millenial” ve “Nexters” adlarıyla da biliniyor. Bu kuşak sosyal ve iş hayatında yeni bir dönüşüm dalgası olduğunu iddia etmekte, onlara göreher şey elde edilebilir , modern teknoloji ve tüketim toplumu tarafından kuşatılmış bir çevrede büyümüşler. Bu kuşak için
günlük işlerinin dünyada olumlu bir değişime katkı sağladığını görmeleri, Yenilikçi fikirler üretmeleri için teşvik edilmeleri önemli. İnternetin olduğu yıllarda dünyaya gelen ilk kuşak bu nedenle farklı etnik kökenler ve kültürlerden bireyler ile günlük etkileşimi en yüksek olan kuşak ve iddiaların aksine üyeleri önceki kuşaklara göre çok daha fazla kültürel zenginliğe sahip
Bu tanımlardan sonra kuşakların günümüzdeki durumu ve iş dünyasındaki oranı nedir? oranlar şöyle; halen % 20-30 lar civarında ikinci dünya savaşı sonrası doğan kuşak var. % 40-50 ler civarında da bizler, X kuşağı bulunuyor.Ve asıl anlatmak istediğim noktaya geleyim. Sunumun sonunda çok iyi seçilmiş sorular geldi. Ana tema şuydu sorularda “ben çocuğumun, çalışanımın yetersiz ve sorumsuz olduğunu düşünüyordum, ama siz geleceğin çok kısa sürede onlara ait olacağını söylüyorsunuz”. Bu soruları yanıtlamaya çalışırken dehşet içinde şunu fark ettim. Biz hala kendimizi “gelecek” olarak görüyoruz. Biz hala sistemin belkemiğini bizim oluşturduğumuzu düşünüyoruz. İlginç olan sadece sağlık değil, politika, eğitim ve üretim deki karar verici kuşaklar “bebek patlaması ve x kuşağı kıdemlisi” olduğundan, genel kanı bu. Bu serseri, sorumsuz, akıllı telefondan ve markadan başka derdi olmayan çocuklara iş teslim etmek, sorumluluk vermek bize kabus gibi geliyor.

Yanılıyoruz. Feci halde. Y kuşağı çok kültürlü ve dünyaya entegre büyüyen ilk kuşak. En kötüsü bile bizden daha bireysel ama dünyaya daha açık. Doğal olarak teknolojikler, içinde büyüdüler bizim gibi “zorunluluktan” öğrenmediler. Dilleri daha iyi, internet üzerinden tüm dünyaya açık olduklarından önyargıları daha az. Her anlamda bizden iyiler. Sadece tanımları kavramları ve sosyalleşmeleri çok farklı. Bize anlatmıyorlar, çünkü bizi önemsemiyorlar bile. Eğer onların dillerini bilmiyorsanız, size “tamam” deyip geçiyorlar. Onların kavramları ve “jargonları” çok farklı. İş anlayışları, evlilik tanımları, aileden beklentileri bizim hayal edemeyeceğimiz şeyler. Gerçekten hayal edemiyoruz o dünyayı. Bir youtuber olmayı düşündünüz mü hiç veya nasıl olabileceğinize dair fikriniz var mı ? iki lisede anket yaptık, sonuçlar, gençleri yakından izleme çabama rağmen beni de çok şaşırttı. Anketi yaptığımız kuşak Z kuşağıdır önce bunu belirteyim. Liselilerin % 10 u güney kore’de okumak ve yaşamak istiyor, %30-50 arası Kore anime izliyor, make-up kulübü, yemek kulübü istiyor, comic-con ve veya confest yapalım mı dedik, katılım isteği % 50 oldu. Bunlar ne ? diye soruyorsunuz biliyorum, araştırın. Bu çocukların dünyası bu ve biz farkında bile değiliz. Sizin çocuğunuza sorun, lütfen 15 dakika yorumlamadan ve kesmeden dinleyin. Asosyal, evden çıkmıyor dediğiniz genç, mumbai’ dekilerle oyun oynuyor, Çin’den anime kıyafeti alıyor, izlanda ile instagram paylaşıyor. Kendilerince son derece aktifler ve bizim dünyamıza uzak bu aktiviteye, bizi alma niyetleri yok. Bizi “ezik” ve “looser” görüyorlar. Hızla değişmeliyiz. 60 yaş altı herkes az çok İngilizce çalışmalı. Çocuklarımızla oturup dizi ve kanal takibi yapmalıyız arada sırada. Mutlaka bilişimin okur yazarı olmalıyız. Özelikle mesleki alanda, çünkü on yıl içinde bu kuşakların oranı hızla artacak ve bizim gibi teknoloji cahili kuşak gerçek bir “dinozor” nesline dönüşecek. Ben 10-15 yıl içinde robotik olmayan cerrahinin yasaklanacağını düşünüyorum. Neden riske girsin ki sistem. Niçin titreme, enfeksiyon, kanama vb. riskleri alsın. Üstelik 80 yaşında da olsan oturduğun yerden sadece robotik kolu oynatarak yapacağın ameliyat çok daha kolay olacaktır. Ve tüm bunları öğrenmek demek, y ve Z kuşağı ile yoğun temas, onlarla sıkı diyalog ve dahası “biz onlara muhtacız” demek. Oysa çalışma sistemlerimiz, modası geçmiş saygı ve disiplin anlayışımız, uzlaşmaz ve ayrımcı politikalarımızla bu çok zor. “neden 08 05 de işe geldin” diye, parlak bir yazılımcıyı haşlarsanız, olacak olan tek şey o robot cerrahın size uyan kodlarını yazmak için aylar süren yazılımcı arama zahmetine tekrar katlanmaktır.

Galiba bizim kafamızdaki o “büyüklenmeci” ve “ben bilirim” ci tarzı değiştirmemiz lazım. Ülke ikliminin daha sert, daha ayrımlaşan şu havasında bu zor ama tüm çabamız bu olmalı. Yoksa bizim kuşağımız sadece geleceği değil, bu geleceği kuracak olan çocuklarımızla diyalog ve ortak yaşam kültürü oluşturma şansımızı da kaybedeceğiz.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır.Tanı tedavi ve diğer sorularınız için lütfen hekiminize başvurunuz.

Eyy Ezo’terizm!!!

 

Eyy Ezo’terizm!!!
Bu sayının teması ezoterizm olacak denince hemen bir şeyler karaladım.Malum şamanlardan gir, Jung’un arketiplerine git, dibimizdeki asklepion gizemli tedavilerinden dem vur. Öylesine zengin ki psikiyatrik bakış açısı. yaz yaz bitmez.
Birkaç gün sonra yazıyı okuduğumda beni sıktığını farkettim. İlginç ve az duyulur bilgiler olabilir ama yine de sıktı beni. Üstüne düşündüğümde beni sıkan şeyin aslında “ezoterizm” olduğunu anladım.
Belki Türkiye’nin ve dünyanın tuhaf bir dönemine denk geldik. Eski ezoterizmin bilimle soslanmış hali olan “New age” dinler, tarikatlar; binlerce satan mistik yaşam önerileri kitapları; geçmişteki büyük inisiyeleri konu alan romanlar. Sağlık bakanlığının yönetmeliği ile başlayan reiki, tıbbi hacamat vb. tartışmaları vs.
Yarım asırdır pozitif bilimlerden faydalanan bir teknik alanda ne çok mistik saldırıya uğradığımı düşündüm. Sadece gündelik hayatta değil her alanda. Dualar, törenler, klanlar, gruplar hatta psikiyatri alanındaki teknik derneklerde bile “kurucu” ve birinci halkası olan, “inisiye edici” hocalarımız var. Biat edip yükseldikçe “el alıp” inisiye ediliyor ve yükseliyorsunuz.
Ne kadar çok “hikmet” “mütevaffik olma” hali,ne kadar çok “derin hakikat”;”sır” “vejd hali” ne kadar çok ”işte bu, saklanan mealin anlattığı şey” duygusunda mürit.
Çok severek okuduğum “accept and commit” terapide bile metaforların, öyküleri kullanılması veya “mindfulles”in yoga kökenli olmasını “doğu bilgeliğinin yükselişi” olarak görenler var.
Değil sevgili kardeşim, üzgünüm ;”bilgelik” bilgi değil. Sezgilerin; kanıta dayalı tıp değil. Üzgünüm ama algoritmik yaklaşım, senin “sans klinik” veya “hissi kablel vuku”yaşantından daha değerli. Üzgünüm sevgili mistik; sır yok aslında. Yedi dereceden gizli meal yok. Makine öğrenmeleri, yapay zekaya bile gerek kalmadan; meta analizlerin ve kanıta dayalı tıbbın cılız verileri karşısında bile güneşteki kar taneleri gibi eriyor ”Bilgelik” dediğin şey.
Hele hele yapay zeka gelince ne olacak. Şimdiden daha iyi radyolojik analiz yapıyor. EEG yorumluyor. Şimdiden “vazgeçilmez” oldular. Kaç laboratuvarda “lökosit sayma” lamı kaldı. On yıl sonra robot yardımsız klasik cerrahiye izin kalmayabilir. Bu yıl sonunda ilk kez tam kafa nakli yapılacak. Altı fareye bu nakil yapıldı ve biz halen “gizem” ve “sır” peşindeyiz.
Sanırım beni sıkan duygu bu. “Acaba haklı olabilir mi ?” şüphesiyle yarım asırdır duyduğum tuhaflıklar yetti artık. Hiç “sır” görmedim hatta artık insan aklı ve iradesine hakaret gibi geliyor bu tıp olayları mistizme bağlamak. Evet sıkıcı olan bu son elli yılın somut bilimsel başarılarına rağmen bu tuhaflıklarla uğraşmak birileri bunları seviyor veya inanıyor diye, saygı duyuyormuş gibi yapmak.
Bunlara aktarılan devasa kaynak ve kadrolara acırken; bir yandan politika ve medya cambazlarının ekran kalabalığını aşamamak üzücü.
Eyyy Ezoterizm; sana inanmıyorum inandığım, pozitif bilimin açıklayamadığı hiç bir şeyi mistizm açıklayamaz bence.
Eyyy Ezoterizm; tartışmaya bile değer bulunmayacağın günler yakın, çok yakın.
Çık hastanelerimden, eğitimden, fallara kapalı meraklı mistik gruplara; fanatiklerine geri dön. Bırak mealden yoksun net somut bilimsel uygulamalarımı yapayım. Sen törenler, dualar ve tütsüler arasında yok olup giderken.

Tabipler odası dergisinde yayınlanmıştır.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır.Tanı tedavi ve diğer sorularınız için lütfen hekiminize başvurunuz.

KORONAVİRÜS VE ÖNLEMLER

Şiddetli akut solunum sendromu koronavirüs 2 (SARS-CoV-2 [1]), Çin anakarası dışındaki 30’dan fazla ülkeye …

Sosyal Medya Kullanımı Yaşlı Bireylere İyi Geliyor

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileri, 65 yaş üstü yaşlılarda internet kullanımının son 5 yılda 4 kat arttığını …

TRANSKRANİYAL DOĞRU AKIM STİMÜLASYONU DEPRESYON İÇİN ORTA DÜZEYDE ETKİLİ BULUNDU

  9 araştırmanın meta-analizine göre, transkraniyal doğru akım stimülasyonu (tDCS), majör depresif bozukluğu …