Kategori: Beslenme

Mükemmel Beslenmenin Anahtarı DNA’mızda Olabilir mi?

Yirminci yüzyılın ortalarında vitaminlerin izolasyonu ve sentezi beslenme bilimini başlattı, araştırmalarda gittikçe daha fazla risk faktörü belirlendi, diyetlerde bu yönde, kötü olan besini kesme yönünde gelişti, düşük kalori, az yağlı ve düşük karbonhidratlı diyetlere dönüştü. Bu maddelerin sağlığa olumsuz etkileri kesindir, ancak bir çok beslenme uzmanı , bu besinleri tamamen kesmek yerine, ılımlılığın önemli olduğunu düşünmektedir. Her bireyin diyete yanıtının farklı olduğu bir gerçektir. Bir gıdayı belirli bir miktar almak bazı bireyler için risk iken diğer bireylerin sağlıklı beslenmeleri için gereklidir .Bu nedenle araştırmacılar daha fazla kişiselleştirilmiş, kişiye özel diyetler hakkında daha fazla araştırma yapmaya başlamışlardır.

Kişiselleştirilmiş beslenme, davranış biçimlerinden, genetiğe kadar bir çok faktörü kapsayabilir. Nutrigenetik, son yirmi yıl içinde önem kazanan bir bilim dalıdır. Genetik yapı ile beslenme ilişkisini ele alan “Beslenme genetiği” Almış olduğunuz besinlerin genetik yapınıza göre oluşturduğu etkileri tespit eder ve beslenmenizin bu yönde düzenlenmesine yardımcı olur.

Genlerin kilonuzu belirlemede, metabolizmamızı etkilemede ve obezite gibi diyetle ilişkili hastalık riskimizi değiştirmede önemli bir rol oynadığı yadsınamaz. 2006 yılında araştırmacılar INSIG2 genindeki bir varyant ile obezite arasında, popülasyonun% 10’unda bulunan obeziteye yatkın genotip ile bir ilişki bulunmuştur. Daha yakın zamanlarda, Chapel Hill’deki Kuzey Carolina Üniversitesi’nden (NC, ABD) araştırmacılar, her biri vücudun vücut yağ dokusunu düzenlemesinde ve vücudun bel / kalça oranını etkilemesinde rol oynayan birkaç genetik varyant belirlemişlerdir.

Genetikten daha fazlası var

Gıdaya verilen bireysel yanıtları araştıran dünyanın en kapsamlı çalışmasında, King’s College London (KCL; UK) ve Harvard Tıp Okulu’ndan (MA, ABD) araştırmacılar, farklı insanların farklı gıda türlerini nasıl işlediğine, hatta farklı yiyecek türlerini nasıl işlediğine dair önemli ve şaşırtıcı bir farklılık tespit ettiler. Tek yumurta ikizleri. Kısa süre önce Amerikan Beslenme Derneği yıllık konferansında (Baltimore, MD, ABD, 8-11 Haziran 2019), PREDICT I araştırması katılımcıların gıdaya yanıtı arasındaki büyük farklılığın sadece kısmen genetik faktörlerle açıklanabileceğini, her bir gıda türü için kesin miktarın değiştiğini bulmuştur.

Sonuçlar, yemek zamanı, bağırsak mikrobiyomu ve egzersizdeki farklılıkların, yiyeceğin kendisinin besinsel kompozisyonu kadar eşit derecede önemli olduğunu ve vücudun bu besinleri nasıl metabolize ettiğini daha geniş bir hikayenin sadece küçük bir parçası olarak göstermektedir.

Bu bulgular, trigliseritler, insülin ve kan şekeri de dahil olmak üzere bir dizi anahtar metabolik markerin gıdalarına verilen tepkilerin son derece bireysel olduğunu gösteriyor. Uluslararası çalışma, kontrollü veya serbestçe seçilmiş yemeklerin bir karışımına yanıt olarak 2 hafta boyunca 1100 İngiltere ve ABD yetişkinini takip etti ve kan şekerini, insülin, trigliseritleri ve diğer kan belirteçlerini yakından izledi. Çalışmaya katılanların% 60’ı özdeş ikizlerdi ve neredeyse özdeş genetik makyajlarına ve benzer ortamlarına rağmen verildikleri yiyeceklere farklı tepkiler verdiler.

Araştırmacılar, glukoza yanıt olarak gösterilen varyasyonun% 50’sinden azının genetik faktörlere, insüline yanıtın% 30’undan daha azına ve trigliseritlere yanıtın% 20’sinden daha azına bağlanabileceği sonucuna vardı. Önde gelen araştırmacı Tim Spector (KCL) “ Sonuçlarımız şaşırtıcı bir şekilde, gıda gibi temel bir girdiye verdiğimiz yanıtta hepimizin farklı olduğunu gösteriyor. Tek yumurta ikizlerinin bile böyle farklı tepkileri olduğunu görmek gerçek bir şoktu ”dedi.

 

Genlerin her şey olmadığını gösteren sonuçlarla, bu tür araştırmalar genetik profilimizi anlayarak, hem gıda hem de yaşam tarzı alışkanlıkları söz konusu olduğunda daha bilinçli seçimler yapmamıza yardımcı olur.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

Kaynak:

https://www.biotechniques.com/dna-sequencing/can-the-key-to-the-perfect-diet-be-found-in-our-dna/

 

ALÜMİNYUM MARUZİYETİ VE ÖNLEMENİN 9 YOLU

Alüminyum her yerdedir, ancak insan vücudunda aşırı miktarda arttığında, bir sağlık tehdidi haline gelebilir. Ne yazık ki, bilimsel kanıtlar, uluslararası düzenlemelerin küresel insan alüminyum maruziyetini azaltma çabalarına rağmen, çoğu insanın hala çok fazla alüminyuma maruz kaldığını göstermektedir. Peki alüminyum vücudumuza nasıl giriyor?

Alüminyumdan tamamen kaçınılması imkansızdır, çünkü bu metal gezegendeki en yaygın olanlardan biridir ve toprakta, suda, yediğimiz yiyeceklerde ve hatta soluduğumuz havada bulunabilir.

Metal maruziyeti arttığında, fazla alüminyumun bir kısmı vücutta birikir ve bu da insan sağlığı için tehlikeli olabilir.

Bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü ve Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi gibi birçok uluslararası düzenleyici kurum, haftada bir kilogram vücut ağırlığı için 1 miligram (2.2 lbs) tolere edilebilir haftalık alüminyum alımı belirledi. Bu nedenle, örneğin, 65 kg (143 lbs) ağırlığınız varsa, alüminyum alımınız haftada 65 mg’ı geçmemelidir.

Aşırı alüminyum alımının insan sağlığı üzerindeki etkileri konusunda çok az kanıt olmasına rağmen, çalışmalar onu aşağıdaki koşullarla ilişkilendirmiştir:

  • Nörotoksisite ,
  • Alzheimer hastalığı,
  • IBD , ancak sadece hayvan modellerinde ve in vitro çalışmalarda.
  • Meme kanseri .

Haftalık alüminyum maruziyetini önemli ölçüde azaltmanıza yardımcı olacak 9 yol

  1. Kozmetik ve Kişisel Bakım Ürünleri

Bu iki ürün kategorisi genellikle alüminyum içerdiğinden, kozmetik ürünlerinizdeki malzemelere, özellikle diş macunu ve terlemeyi önleyici maddelere bakın. Terlemeyi önleyici maddelerde alüminyum, gözeneklerinizi bloke ederek terlemenizi önleyebilecek bir ajan olarak kullanılır, ancak vücudunuza da emilebilir.Almanyada yapışan araştırmaya göre sadece ter önleyici ürünlerin kullanımı ile, haftalık alüminyum sınırı aşılabilir.

  1. Pişirme Kapları

Yiyecekleri kaplanmamış alüminyum kaplarda veya alüminyum folyoda pişirmekten ve saklamaktan kaçının, çünkü alüminyum parçacıkları yemeğinize sızabilir ve daha sonra vücudunuza gidebilir. Özellikle tuzlu ve asidik gıdalara geçiş daha hızlıdır.

  1. İçme Suyu

Bölgenizdeki suyun yüksek miktarda alüminyum içerdiğini biliyorsanız, bir tür su arıtma sistemi kullanmak etkili olacaktır.

  1. Paket Servis Kutuları

Bu kutulardan kaçınmaya çalışın ve kağıt paket kutularını tercih edin. Kağıt kutular biyolojik olarak parçalanabilir ve çevre dostudur, aynı zamanda sağlığınız için alüminyum veya plastik olanlardan daha iyidir.

  1. Süpermarketlerden alınan gıdalar

Mağazadan satın alınan ürünlerden alüminyum içermeyen ürünleri seçmek bu metale genel maruziyetinizi azaltmanıza yardımcı olacaktır.

  1. Meyve ve Sebzeler

Meyve ve sebzelerin çoğunda doğal olarak alüminyum bulunur, ancak  bu sebze ve meyvelerin yetiştirilmesi sırasında alüminyum içerenilaçlamalar kullanılabilir, bu yüzden satın aldığınız tüm meyve ve sebzeleri yemeye eklemeden veya yemeden önce iyice yıkadığınızdan emin olun. Bunun dışında ıspanak, çay yaprakları, mantar ve turp gibi bazı gıdalar diğerlerinden daha fazla alüminyum emmeye meyillidir, bu yüzden organik olanlarını satın almaya çalışın veya ılımlı olarak tüketin.

  1. Alüminyum Folyo ve Tek Kullanımlık Alüminyum Pişirme Tavaları

Isı, alüminyum parçacıklarının yiyeceklerinize sızmasına neden olacak bir başka faktördür, bu nedenle alüminyum folyo veya pişirme sırasında sıkça kullanılan tek kullanımlık alüminyum teneke kutuların kullanılması, alüminyum alımınızı arttırır.

  1. İşlenmiş Gıdalar

Alüminyum rutin olarak gıda boyamasında, kıvamlaştırıcılarda ve topaklanmayı önleyici bileşenlerde ticari olarak üretilen gıdalarda kullanılır.

  1. Konserve ve İçeceklerden alüminyum açısından Korkmaya Gerek Yok

Konserve meşrubatlardan kaçınmak için birçok neden vardır, ancak alüminyum maruziyeti bunlardan biri değildir. Konserve içeceklerdeki alüminyum miktarı üzerinde yapılan çalışmaya göre ve 12 aylık depolamadan sonra bile, içecekteki alüminyum konsantrasyonunun gıdalardan aldığımız maruziyete kıyasla ihmal edilebilir olduğu bulundu.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

 

KAYNAK: https://www.ba-bamail.com/content.aspx?emailid=34793

Normalin biraz üzerinde kilo sanıldığı kadar zararlı olmayabilir

İnsanların bulundukları kilonun boy ve cinsiyetlerine göre hangi aşamada olduğunu bildirmek için hesaplanan Beden (vücut) kitle indeksi kilonuzun zayıf, ideal, aşırı kilolu ve obez olup olmadığını ortaya çıkarıyor. Beden kitle indeksinizi hesaplamak için bir çok online araç mevcut.

Neredeyse kırk yılı kapsayan ve Danimarka’da 100.000’den fazla yetişkinin katıldığı bir çalışmada, ‘fazla kilolu’ vücut kitle endeksine sahip olan kişilerin; ‘sağlıklı’, ‘normalden hafif’ ve ‘obez’ kategorisinde bulunan insanlardan uzun yaşamalarının daha muhtemel olduğu bulundu. Bu sonuçlar, “fazla kilolu” teriminin aslında ne anlama geldiğini yeniden düşünmemiz gerekebileceğini öne sürüyor.

Kopenhag Üniversitesi Hastanesi’nde klinik biyokimyacı olan Borge Nordestgaard’ın önderliğinde yürütülen bu çalışmada, Danimarka’da yaşayan ve birbirinden yaklaşık 15 yıl arayla üç grup halinde kayda alınan 100.000’den fazla yetişkinin tıbbi verileri çözümlenmiş. Araştırmacılar, (1976’dan 2013’e kadar) yaklaşık kırk yıl süren bu analiz esnasında, en düşük ölüm tehlikesiyle ilişkili olan VKİ’nin, 23.7’den 27’ye çıktığını bulmuşlar.

Eğer VKİ’niz, 18.5 ile 24.9 arasındaysa; normal veya ‘sağlıklı’ olarak düşünülüyorsunuz. VKİ’niz 25 ile 29.9 arasındaysa, ‘fazla kilolu’ olduğunuz düşünülüyor. 30 veya daha yüksek bir VKİ, ‘obez’ şeklinde sınıflandırılıyor.

Çalışmada ayrıca, ‘obez’ kategorisinde olan kişilerin ölüm tehlikesinin, ‘normal’ aralıkta olanlarla aynı olduğu bulunmuş; yaş, cinsiyet, ailedeki hastalık geçmişi, sosyo ekonomik durum ve sigara içme durumu gibi etmenler hesaba katıldığı zaman bile sonuç değişmemiş.

Bu durum; en uzun ömür süresiyle ilişkilendirilen kilo kategorisinin, son 40 yılda açık bir şekilde ‘normal’den ‘fazla kilolu’ tarafa gittiğini ortaya koyuyor. Ayrıca, ya ‘normal’ kilo sınıflandırmasının yanlış olduğunu; ya da kilomuz ile genel sağlığımız arasındaki bağlantının, sandığımızdan çok daha karmaşık olduğunu akla getiriyor.

Pennsylvania Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde çalışan ve bu çalışmada yer almayan doktor Rexford Ahima, 2016 yılında Science News sitesine şöyle söylüyor: “Bir rakam olarak VKİ, sağlığın ve ölüm tehlikesinin tahmin edilmesi bakımından tek başına yeterli olmayabilir. Bunun bağlam içinde değerlendirilmesi gerekiyor.”

Açıkçası, vücut kitle endeksi kusurlu gibi görünüyor.

Çalışmanın bazı kısıtlamaları bulunuyor. Analiz edilen bu 100.000 kişinin, Kopenhag nüfusunu iyi biçimde temsil ettiği düşünülse de; bu kişiler çoğunlukla beyaz insanlardan oluşuyor. Bu yüzden bu sonuçların, başka geçmişi olan insanlar için ne anlama gelebileceği söylenemiyor.

“Örneğin, Asyalıların önemli bir kısmında; bu kişiler fazla kilolu olmaya yönelik mevcut bitiş noktasından daha düşük VKİ’lere sahip olmasına rağmen, tip 2 diyabet ve kalp hastalığı gelişebiliyor” diye belirtiyor Landhuis.

Fakat, yapılan bir miktar çalışmada öne sürülen şeylere katılıyor; bir kişinin ne kadar uzun yaşadığı, vücudundaki kilo ve santimetre oranından çok daha karmaşık bir şey.

Landhuis şöyle açıklıyor:

“Tip 2 diyabet hastaları üzerinde yapılan bir çalışmada; teşhis konulduğu sırada normal kiloda olanlar, fazla kilolu veya obez olan kişilere göre daha yüksek ölüm tehlikesi taşıyormuş. Ayrıca 2013 yılında 97 çalışma üzerinde yapılan bir meta analizde, fazla kilolu olmanın, normal bir VKİ’ye sahip olunmasına göre daha düşük ölüm tehlikesiyle ilişkili olduğu bulunmuş. Aynı araştırmacılar, 2005 yılında yaptıkları bir çalışmada da benzer şeyler bulmuşlar.”

Bunun gibi daha çok çalışma yayınlandıkça, önümüzdeki yıllarda sağlığa yönelik daha kişisel bir yaklaşım sergilenmesi ve bu sayede birey için en iyi olan şey söz konusu olduğunda, hatalı şeylere odaklanılmaması ümit ediliyor.

Sonuçlar JAMA bülteninde yayınlandı.

Uyarmak gerekir ki buradaki araştırma sonuçları henüz fazla kilonun daha sağlıklı olmak anlamına geldiğinin net bir kanıtı değil. Ayrıca bu durum sağlıksız- dengesiz bir beslenmeye geçiş yapmanızı, yada diyetinizi değiştirmenizi gerektirmiyor.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

Kaynak: https://hekimcebakis.org/haber/saglikli-beslenme/yapilan-dev-bir-calismaya-gore-fazla-kilo-aslinda-en-saglikli-kilo-olabilir/

https://popsci.com.tr/yapilan-dev-bir-calismaya-gore-fazla-kilo-aslinda-en-saglikli-kilo-olabilir/

 

Alzheimer’a karşı alınacak yedi basit önlem

Alzheimer’a karşı alınacak yedi basit önlem

Alzheimer, beyindeki sinir hücreleri üzerinde β-Amyloid plaklarının birikmesi ile ortaya çıkan, sebebi henüz bilinmeyen ve yıllar ilerledikçe şiddeti giderek artan, şimdilik kesin tedavisi olmayan bir beyin hastalığıdır. Dünyada 35 milyon Alzheimer hastası olduğu tahmin ediliyor ve bu sayı her geçen gün dramatik bir şekilde artıyor. Yapılan istatistikler 2030 yılında 66 milyon, 2050 yılında ise 115 milyon Alzheimer hastası olacağını gösteriyor.

Türkiye’de yaklaşık 400 bin Alzheimer hastası olduğu söyleniyor olsada gerçek rakamın çok daha fazla olduğu tahmin ediliyor.

Alzheimer bir yaşlılık hastalığıdır

İstisnalar olsa da Alzheimerın öncelikle bir yaşlılık hastalığı olduğunu belirtmek  gerekiyor. Hastalığın 70-75 yaşlarında görüleme sıklığı % 3-4 civarında iken yaş ilerledikçe bu oran artmaktadır. 90’lı yaşlara gelindiğinde oran %30-35’e kadar çıkmaktadır.

Alzheimer henüz tedavi edilebilir bir hastalık değil ve tedaviye dönük yapılan çalışmalardan şu ana kadar pek memnun edici sonuçlar alınamadı. Hastalığın tedavisine dönük yapılan araştırmalar yoğun bir şekilde devam ederken bu çalışmalara paralel olarak koruyucu önlemler ile hastalığın ilerlemesini durdurmaya yönelik birçok araştırma da yapılıyor. Aşağıda Alzheimere karşı alınabilecek bazı basit önlemler ile bu konuda yapılmış bazı bilimsel çalışmalar bulunmaktadır.

Alzheimer hastalığına karşı alınacak önlemler

Bu basit önlemleri başlıklar halinde çok kısaca şöyle özetleyebiliriz: Sağlıklı beslenme, düzenli fiziksel aktivite, beyin jimnastiği, sosyal ilişkileri canlı tutma ve risk faktörlerinden uzak durma.

  1. Alzheimer hastalığına karşı kahve

Düzenli kahve tüketenlerde Alzheimerın daha az görülmesi, dikkatleri kahve tüketimi ile Alzheimer arasında nasıl bir ilişki olduğuna yoğunlaştırdı ve yapılan tüm araştırmalardan elde edilen sonuçlar kahvenin, Alzheimer riskini düşürdüğünü  gösteriyor. Bu konuda o kadar çok fazla araştırma var ki, burada hepsine yer vermek teknik olarak olanaksız olduğu için sadece üç araştırmaya kısaca değinilecek.

Hollanda’da yapılan bir araştırmada 1900 ile 1920 yılları arasında doğan 676 sağlıklı erkeğin zihinsel performansları 10 yıl boyunca periyodik olarak izlendi ve düzenli kahve tüketen katılımcıların zihinsel performanslarının kahve içmeyenlere göre daha iyi durumda olduğu tespit edildi.(1)

2014 yılında Alman ve Fransız araştırma grubunun yapmış olduğu bir başka araştırmada Alzheimer semptomları bulunan farelere düzenli olarak kafein verildi ve araştırma sonunda kafein tedavisi uygulanan farelerin beyininde Alzheimera sebep olan Tau Proteinleri ile Beta-Amiloid-plaklarının birikiminin engellendiği, hatta geriye dönük düzelmeler olduğu görüldü.

İsveç ve Finlandiyalı araştırma grubunun 1972, 1977,1982 ve 1987 yılları arasında 1.409 kişi ile yapmış olduğu başka bir araştırma ise günde üç ila beş fincan arası kahve içenlerde Alzheimer riskinin önemli ölçüde düşütüğü gösteriyor.(2)

Kafein ne yapıyor: Kafein, beyinde çeşitli Adenozin Reseptörlerini bloke ederek Adenosinlerin bu reseptörlere bağlanmasını engelliyor. Adonosinin serbest kalması ise sinir hücrelerinde iltihabi reaksiyonların oluşmasını engelliyerek Tau Proteini ve Beta-Amiloid-plaklarının sinir hücreleri üzerinde birikmesini engelliyor.

Sonuç olarak bu araştırma günde üç fincan kahve tüketiminin hafıza problemi ile vücutta inflamatuar Stres Reaksiyonlarını önleyerek Alzheimer riskini azalttığını gösteriyor.

  1. Alzheimer hastalığına karşı meyve suyu ve antioksidanlar

Oksidanlar, oksijen moleküllerine yüksek bağlanma yeteneği olan zararlı kimyasal bileşenlerdir. Vücuda alınan besinler, oksijenle birlikte yakılarak enerjiye dönüştürülür. Bu dönüşüm esnasında oksidan adı verilen ve damarlarda yapı bozuklukları ile erken yaşlanmaya ve bazı hastalıkların ortaya çıkmasında önemli rol oynayan zararlı moleküller ortaya çıkar. Antioksidanlar ise bu zararlı atıklarla mücadele eden onları etkisiz hale getirerek vücuttan atılmasını sağlayan yararlı kimyasallardır.

En çok bilinen antioksidanlardan biri de limon, portakal, mandalina gibi narinciye ürünlerinde bulunan C vitaminidir. Yukarıda bahsedildiği gibi antioksidanlar, serbest kalan radikalleri yakalayarak vücuttan dışarı atar, bu da beyin sağlığı için inanılmaz faydalı biyokimyasal bir reaksiyondur.

Yapılan araştırmalar sonucunda Alzheimer hastalarının kanında çok az miktarda antioksidan olduğunun ortaya çıkması, antioksidan içeren gıda tüketiminin Alzheimere karşı koruyucu bir önlem olabileceği fikrini oluşturdu. Yapılan araştırmalardan elde edilen sonuçlar da gerçekten bunu teyid eder nitelikteydi.

American Journal of Medicine dergisinin 9 eylül 2006 tarihli sayısında yayınlanan büyük bir epidemiyolojik çalışma, haftada üç porsiyon ve daha fazla meyve veya sebze suyu içenlerde Alzheimer hastalığına yakalanma riskinin % 76 daha düşük olduğunu gösteriyor.

Başlangıçta Alzheimer hastalığına karşı koruyucu etki yapan maddenin meyve ve sebzelerde bulunan ve antioksidan özelliği olan vitamin C, E ve B-karoten olduğu düşünülüyordu ama yapılan klinik çalışmalar bu hipotezi destekler nitelikte sonuçlar vermedi. Bu yüzden araştırmalar meyve sebzelerde bulunan başka bir antioksidana yoğunlaştı ve yapılan araştırmalar sonucunda bu antioksidan’ın Polifenol olduğu tespit edildi.

Ayrıca hayvanlarla yapılan testler Polifenollerin hayvanların ömrünü % 59 oranında uzattığı ve yaşa bağlı bilişsel kaybı engellediğini gösteriyor. Laboratuvarda hücre kültürleri ile yapılan bir başka araştırmada polifenollerin sinir hasarlarını önleyici etkisinin(nöroprotektif etki) vitaminlerden daha fazla olduğu bulundu.

Sonuç olarak haftada üç veya dört porsiyon meyve suyu içerek olası bir Alzheimer riskini düşürmenin mümkün olduğu söylenebilir.

  1. Alzheimer karşı Deniz ürünleri: Balık ve Omega-3 Yağ Asitleri

Balık ve deniz ürünlerinde bulunan omega 3 yağ asitlerinin de Alzheimer riskini düşürmede olumlu etkisinin olduğu yapılan birçok araştırma ile teyit edildi.

Bordeaux Üniversitesinin 68 yaş ve üzeri sağlıklı 1674 kişi ile 7 yıl boyunca yaptığı ve 7. Mayıs 2002 tarihinde British Medical Journal dergisi yayınladığı büyük bir araştırmanın sonuçları haftada en az bir kez balık yiyenlerde Alzheimer riskinin üçte bir oranında düştüğü görüldü.

Bu olumlu etki, balıkta bulunan omega-3 yağ asitlerinin damarları koruyarak beyinde iltihaplanma riskini azaltmasıdan kaynaklanıyor.

Ayrıca 1999 yılında aynı yönde yapılan başka bir araştırmadan da aşağı yukarı aynı doğrultuda sonuçlar elde edildi.

Omega-3 bulunan deniz ürünleri nelerdir: Sardalya, somon, ton balığı, mersin balığı, pisi balığı, alabalık, midye ve uskumru omega 3 bakımından zengin deniz ürünleridir.

  1. Alzheimer hastalığına karşı Akdeniz Diyeti

Sebze ve balık ağırlıklı Akdeniz mutfağının lezzetli olmasının yanı sıra aynı zamanda Alzheimer karşı da koruyucu etkisi bulunmaktadır. Akdeniz mutfağının vazgeçilmezi olan zeytinyağı, sebzeler, domates, sarımsak, taze balık, ekmek ve kırmızı şarabın kalp-damar hastalıklarına karşı koruyucu etkisinin olduğu birçok araştırma ile zaten teyid edilmişti. Bu konuda yapılan çok yönlü araştırmalar bu besinlerin Alzheimere karşı da koruyucu etkisinin olduğunu ortaya çıkardı. Bu besinlerin Alzheimere karşı da koruyucu etkisi hayvansal yağlar ve proteinler bakımından fakir olmasından kaynaklanıyor olabilir !!!

Columbia Üniversitesinin yapmış olduğu bir araştırmada Akdeniz diyeti ile Alzheimer riski arasındaki ilişki ele alındı ve araştırma sonunda Akdeniz diyeti uygulanan deneklerin diyeti ne oranda uyguladığına bağlı olarak Alzheimer riskinin düştüğü veya yükseldiği görüldü. Başka bir ifade ile Akdeniz diyetini çok uygulayanlarda daha az, az uygulayanlarda ise daha fazla Alzheimer vakasına rastlandı. 2258 sağlıklı kişiyle ile başlayan bu araştırma 4 yıl devam etti ve 4. yılın sonunda araştırmaya katılanların 262 sinde Alzheimer görüldü.

Araştırmanın sonuçları hastalığın ortaya çıkmasında açık bir şekilde beslenme alışkanlığının rol oynadığını gösteriyor.

Araştırmadan ortaya çıkan sonuçlar:

Düşük oranda Akdeniz diyetinin % 9-10 oranında,

Orta derece Akdeniz diyetinin % 15-21 oranında,

Yüksek derece Akdeniz diyetinin % 40 oranında Alzheimerdan koruduğu görüldü.

Sebep tam olarak bilinmese de Akdeniz diyetinin düşük kalorili olmasının Alzheimer riskini düşürmede etkili olduğunu düşündürüyor. Çünkü düşük kalorili gıdaların beyin ve vücudu zinde tuttuğu biliniyor. Ayrıca yapılan başka bir araştırma az yemek, yani vücuda yüksek kalori almaktan sakınmak SIR2 enzimini aktif hale getirerek DNA ların ömrünü uzattığını, bunun da yaşlanmaya bağlı nörodejenerasyonu geciktirdiğini gösteriyor. Yani düşük kalori yaşlanmayı yavaşlatarak yaşlılığa bağlı beyin hücre ölümlerini geciktiriyor.

Sonuç: Alzheimer’a karşı diyet iyi, Akdeniz diyeti daha da iyi.

  1. Alzheimer hastalığına karşı şarap ve siyah çikolata

Kırmızı şarap ve siyah çikolata içerisinde bulunan ve antioksidan özelliği olan Resveratrol bilişsel gerilemeyi geciktiriyor.

Georgetown Üniversitesi Tıp fakültesi tarafından orta ve hafif Alzheimer hastası 119 erkek ve kadın ile bir araştırma yapıldı. Araştırmada hastaların bir kısmına her gün 1000 mg resveratrol diğer kısmına ise plasebo ilaç yani etken maddesi olmayan yalancı ilaç verildi. Hastaların bir yıl sonra yapılan muayenelerinde plasebo ilaç verilen deneklerin hastalığının normal seyrinde ilerlerlediği görülürken, Resveratrol verilen hastaların durumunda bir değişiklik olmadığı yani hastalığın ilerlemediği tespit edildi. Başka bir ifade Resveratrol‘ün hastalığın ilerlemesini durdurduğu söylenebilir.

365.000 kişi ile 7 yıl boyunca yapılan ve The Journal Neuropsychiatric Disease and Treatment dergisinde yayınlanan başka bir araştırmanın sonuçları ise aşırıya kaçmamak kaydıyla günde 15 gr alkol (0.3ml biraya eşdeğer) tüketmenin zihinsel gerilemeyi % 23 azalttığını gösteriyor.

Dikkatlice söylemek gerekirse, az miktarda alkolün bir şekilde beyin hücrelerine iyi geldiği söylenebilir !!!

  1. Alzheimer hastalığına karşı spor

Hiç kuşkusuz spor yaşam kalitesini artıran, fiziksel performansı yükselten evrensel kültürün vazgeçilmez bir parçasıdır. Spor, düzenli yapıldığı takdirde fiziksel performansı yükseltmesinin yanı sıra beynin fit kalmasını da sağalayan bir aktivitedir. Yapılan çalışmalar uzun yıllar spor yapan yaşlıların beyninin bilinçli düşünmeden sorumlu bölgesinin(frontal korteks) hiç spor yapmamış yaşıtlarına göre çok daha iyi bir durumda olduğunu gösteriyor.

Uzmanlar, özellikle zihinsel bozulma riski altında olan yaşlı kişilerin yaşına uygun spor yaparak bu riski azaltabiliceğini belirtiyorlar. Araştırmalar genetik olarak Alzheimer riski taşıyanların bile sporla bu riski düşürebileceğini hatta ortadan kaldırabileceğini gösteriyor.

Alzheimer karşı hangi spor daha iyi: Yüzme, yürüyüş, bisiklet veya bir başka spor dalı farketmiyor. Kişi kendine uygun bir spor dalını seçip onu yapabilir. Önemli olan, hareket edilmesi ama daha da önemli olan sporun düzenli yapılması ve bir yaşam biçimine dönüştürülmesi.

Ne kadar spor yapılma: Haftada toplam en az 3 saat spor yapmak gerekiyor. Örneğin her gün yarım saat orta tempoda yürüyüş, bisiklet sürme ya da yüzme en ideal olanı.

Sporun Alzheimera neden iyi geldiği tam olarak bilinmese de sporla beyne daha fazla kanın gitmesinin etkili olduğu tahmin ediliyor.

Sonuç olarak, “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” atasözünü akıldan çıkarmamak gerek.

  1. Alzheimer hastalığına karşı beyin jimnastiği

Beyin, tembelliği ve monotonluğu sevmez. Tıpkı vücudumuzu çalıştırmak için yaptığımız egzersizler gibi sürekli okuyarak, problemler çözerek, yeni stratejiler geliştirerek beyin hücrelerinin çalışmaşını teşvik etmemiz gerekiyor. Beyin ne kadar farklı konularla meşgul olursa o kadar çok beyin hücresi aktif hale geçerek beynin fit kalması sağlanmış olur.

Hepsi efektif(verimli) olmamakla birlikte yüzlerce hatta binlerce beyin jimnastiği yöntemi bulunmaktadır. Bulmaca çözmek(pek verimli degil), matematik problemi çözmek, yabancı dil konuşmak, yeni bir yabancı dil öğrenmek, hatta satranç oynamak bile bir beyin jimnastiğidir.

Beyin jimnastiğinin Alzheimer’ın ilerlemesini yavaşlattığını gösteren birçok araştırma bulunmakta.

Bu araştırmalardan birkaç örnek:

Kelime oyunları, bulmaca ve pratik faaliyetler: Bangor üniversitesi tarafından 718 demans hastası ile yapılan ve The Cochrane Library dergisinde yayınlanan 15 farklı araştırma, günde 45 dakikalık beyin jimnastiği, örneğin kelime oyunu, bulmaca çözme, tarife göre pasta yapmak, bahçede çalışmak gibi aktivitelerin, hastaların bilişsel yeteneklerini şaşırtıcı bir şekilde arttırdığını gösteriyor.

Yabancı dil öğrenmek: Toronto York Üniversitesinin yapmış olduğu bir başka araştırma ise, iki lisan konuşan veya iki lisanlı büyüyenlerde, sadece ana dilini konuşanlara göre daha az Alzheimer görüldüğünü gösteriyor. Araştırma ayrıca iki lisan konuşanlarda görülen Alzheimer vakalarının tek dilli yaşıtlarına göre 5 yıl sonra başladığını gösteriyor.

Sebep: İki dil beynin sürekli aktif olmasını sağlıyor. Beynin konuşuma esnasında kelimelerin otomatik olarak ikinci bir dile formüle ediliyor olması beynin sürekli yeni bağlatılar kurarak meşgul olmasına sebep oluyor. Bu da doğal olarak beynin sürekli fit kalmasına sebep oluyor.

 

Kaynak: https://saltuerk.wordpress.com/2016/09/25/alzheimera-karsi-alinacak-yedi-basit-oenlem/

Yazar: Mehmet Saltuerk

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

Aromatik Yağların Yan Etkileri ve Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar.

Uçucu yağlar bitkilerin yaprak, çiçek, meyve, kabuk ve kök kısımlarından çeşitli yöntemlerle elde edilen, çoğunlukla sıvı, nadiren yarı katı halde, oda ısısında uçucu özelliğe sahip yağlardır.

Uçucu yağlar oldukça konsantre ve güçlüdür. Örnek olarak 1 klogram lavanta uçucu yağı elde edebilmek için, 150 kg lavanta çiçeği kullanılır. Uçucuu yağlar, üretildikleri bitkiden çok daha yüksek dozda etken madde içerir.  Bu durumda da akıllara gelen ilk soru bu denli yüksek miktarda etken madde içeren uçucu yağların yan etkilerinin olup olmadığıdır. Makyaj ürünlerinden cilt bakımlarına, migren tedavisi gibi alternatif tıp uygulamalarında, gıda aromasından parfüm yapımına, ilaç sanayisinden dezenfektanlara kadar birçok alanda kullanılmaktadır.  Uçucu yağların bilinçsiz kullanımı özellikle cilt üzerinde önemli sorunlara yol açarken, istenmeyen ilaç etkileşimleri ile fototoksisite, karaciğer toksisitesi ve nörotoksisite vakaları görülebilmektedir. Ancak bir çok insan doğal ürünler olmaları nedeniyle uçucu yağların her hangi bir yan etkisi olmayacağını düşünmektedir.  Örnek olarak 2012 yılında yayınlanan bir vakada yüksek dozda oral yoldan alınan nane yağının neden olduğu toksik şok tablosunu anlatmaktadır. https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3546250/

Amerikan Zehir Kontrol Merkezleri Birliği Ulusal Zehir Veri Sistemi 2015 Yılı Faaliyet Raporuna göre 20 yıllık süre zarfında her yaş grubundan küçük ve tüm advers olayların karşılaştırılması sonucunda özellikle 6 yaş altındaki çocuklarda olumsuz sonuçlar oldukça fazladır.

Ne Yapılmalı?

Aromaterapide kullanılan tüm ürünler yüzde 100 doğal ve organik olsa da doğru uçucu yağ , doğru oranlar ve doğru uygulama yöntemleri sağlanmadıkçagüvenli ve faydalı olmamaktadır. Her konuda olduğu gibi aromaterapi konusunda da konunun gerçek uzmanları ile çalışmak ve doğru adımları atmak önem taşıyor.

Bir tıp doktoru reçete etmediği sürece asla dahili olarak kullanılmaması gereken uçucu yağlar,  harici kullanımda  dermal hassasiyet, irritasyon, baş ağrısı ve migren, mide bulantısı, astım nöbetlerine neden olabilmektedir. Hamilelik, emzirme dönemlerinde ve çocuklarda doktora danışılmadan kullanılmamalıdır. Satın almak istediğiniz uçucu yağı, mümkünse üretiminden (yeri, tarihi, bitkinin kendisi) kimyasal kompozisyonuna kadar tanıyın. Kullanmak istediğiniz uçucu yağ ile ilgili dozaj ve kullanıma ilişkin güvenlik uyarılarını mutlaka güvenilir bir kaynaktan okuyun, öğrenin ve devamlı bilgilerinizin sağlamasını yapın. Bergamot gibi fototoksik bileşikler içeren uçucu yağları kullandıktan sonra en az 12 saat güneş ışığına çıkmayın. Ailenizde veya sizde herhangi bir fiziksel veya ruhsal rahatsızlık geçmişi varsa, uçucu yağları kullanmadan önce mutlaka doktorunuz ile durumu görüşünüz. Astım veya benzeri bir akciğer rahatsızlığı bulunan bireyler aromaterapi için buhar inhalasyonu kullanmamalıdır. Esansiyel yağlar yanıcıdır ve ısı kaynaklarından uzakta tutulmalıdır, çocukların ulaşamayacağı yerlerde saklanmalıdır.

Yanlışlıkla uçucu yağların ağızdan alınması veya, alerjik reaksiyonların başlaması, yan etkilerin gözlenmesi durumunda, kullandığınız ürün ile birlikte acil yardım alın. Esansiyel yağlar göze temas ederse bol su ile durulayarak derhal bir hekime başvurun. Evcil hayvanlarınız için veterinerinize danışın. Difizörde kullanılan esansiyel yağlar, insanlarda olduğu gibi hayvanlarda da çok ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için doktorunuza danışınız.

 

Kaynak: https://www.medicalnewstoday.com/articles/326732.php?utm_source=newsletter&utm_medium=email&utm_country=TR&utm_hcp=yes&apid=&utm_campaign=MNT%20Weekly%20News%202019-10-23&utm_term=MNT%20Weekly%20News#uses

 

 

 

 

Keto diyeti sedef hastalığında potansiyel olarak zararlı

Ketojenik Diyet Bazı Cilt Hastalıklarını Kötüleştirebilir.

Fareler üzerinde yapılan bir araştırma çok yüksek yağ içeriğine sahip ketojenik diyetlerin cilt hastalıklarını kötüleştirebileceğini gösteriyor.  Uzmanlar özellikle sedef hastalığı bulunan bireylerin bu tür diyetlerden kaçınmasını öneriyor.

Ketojenik diyet karbonhidrat alımı düşük yağ alımı ise oldukça yüksek olan bir diyet türüdür. Genellikle kilo vermek amacı ile uygulanan ketojenik diyet kaba tabiri ile vücudun karbonhidrattan ziyade yağları enerji kaynağı olarak kullanmasını hedeflemektedir. Bazı çalışmalar keto diyetinin tip 2 diyabetin semptomlarını yönetmede yardımcı olduğunu ve bilişsel işlevlerle ilgili sorunlara karşı koymada, epilepsi nöbetlerini azaltmada etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak keto diyeti grip benzeri semptomlar ve deri döküntüleri gibi bazı istenmeyen etkilere neden olabilir.

Keto diyeti sedef hastalığında potansiyel olarak zararlı

Araştırmacılar, psoriasis benzeri deri iltihabı olan fare gruplarını, farklı ketojenik diyetlerle besledi. Yüksek MCT diyetlerinin – özellikle balık yağı, fındık veya tohumlardan türetilen omega-3 yağ asitleri içeriyorlarsa – farelerde cilt iltihaplarının daha da kötüleştiğini bulan araştırmacılar, uzun zincirli trigliserit (LCT) bazlı ketojenik diyetlerin sedef hastalığı benzeri cilt iltihabının ilerlemesini yavaşlatıp yavaşlatamayacağını da araştırdı. Her hangi bir iyileşme gözlenmese de Öncelikle zeytinyağı, soya fasulyesi yağı, balık, kuruyemiş, avokado ve et gibi [LCT’ler] ile sınırlı, dengeli bir ketojenik diyetin cilt iltihabını arttırmadığını, özellikle omega-3 yağ asitleri ile birlikte yüksek miktarda MCT içeren ketojenik diyetlerin önceden mevcut cilt  hastalıklarını daha da kötüleştirebileceğini bildirdi.

Bu araştırmaya yönelik bilinmesi gereken bir diğer nokta, araştırma kapsamındaki farelerin, çoğu insanın uygulayamayacağı derecede %77 oranında yüksek yağ ile beslenmiş olmalarıdır.

 

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

 

Kaynak: https://www.medicalnewstoday.com/articles/326724.php?utm_source=newsletter&utm_medium=email&utm_country=TR&utm_hcp=yes&apid=&utm_campaign=MNT%20Weekly%20News%202019-10-23&utm_term=MNT%20Weekly%20News

Ketojenik Diyet Zararlı mı ?

Dr Alp Sırman’ın populer science dergisinde yayınlanan “beslenmenin evrimi üzerine” başlıklı yazısı keton diyetinin çarpıcı yönlerini ve yan etkilerini ortaya koyuyor. Içeriye göre; bu dediklerin hepsi 140 yıllık bir kitaptan esinlenilmiş. Ayrıca kitabı yazan da bir tıp veya beslenme uzmanı değil cenazeye levazımatçısıymış. Bu kitabı 1864’te bir İngiliz cenaze levazımatçısı olan William banting, doktorunun kendisine verdiği beslenme önerilerini uygulayıp zayıfladıktan sonra yazmış. Günümüzde kilo vermeye çalışan çoğu kişi bir cenaze levazımatçısının kendisine verdiği beslenme önerilerini uyguladığında habersiz olabilir. Bizde bu nedenle bu yazıda alıntılar sunuyoruz. Banting 30’lu yaşlarında şişmanlamaya başlamış. Onun için o dönemde hareket etmek bugünkü gibi obeziteye karşı çözüm olarak görüyormuş. Bu nedenle Nehir kıyısında Oturan Banting 2 saat boyunca kürek çekmiş. Ancak bu durum onun iştahının daha da çok açılmasına sebep olmuş ve daha fazla yemek yemesiyle sonuçlanmış. Ancak bu durum onun daha fazla kilo almasına sebep olmuş. 1862 yılında bir 65 boyunda 91 kilo olan adam günlük aktivitelerini yerine getirmekte zorlanıyormuş. Nefes darlığı bel fıtığı gibi rahatsızlıklardan ve duyma güçlüğünden yakınan Banting kraliyet cerrahi Akademisi üyesi dr. William Harvey’den bugün için tarihi kabul edilen bir randevu almış. Bu sırada Dr. William Harvey, Paris’te yapılan bir Tıp kongresinden dönmüş ve zamanın ünlü fizyoloğu Claude Bernard’ın karaciğerin şeker metabolizması ve şekerin depolanması ile ilgili çalışmalarından çok etkilenmiş. Claude Bernard aç bırakılan köpeklerin karaciğer toplardamarların da yüksek düzeyde şeker tespit ettiği için, karaciğerin şeker metabolizması ve saklanmasındaki rolünü biliyordu. Sindirim metabolizması üzerinde çalışmalar yaptığından sindirim sistemi fizyolojisi ve diyabet konusunda dönemin en bilgili bilim insanıydı. Dr. Harvey kulaklarındaki duyma sorunu için gelen Banting’in göbeğinden gözlerini alamaz ve öğrendiği bilgileri onun üzerinde kullanmak ister. Banting’e bugün yaygın kullanılan düşük karbonhidrat ve yüksek yağlı bir diyet verir. Banting bu diyet ile 1 yılda 25 kilo verir ve son 26 yılının en sağlıklı günlerini geçirir. Bu sonuçtan o kadar etkilenir ki bir kitap yazar. Letter on Corpulance . Tarihin ilk yüksek protein,yağ ve düşük karbonhidrat içeren diyet kitabı da böylece 1864 tarihinde bir kulak burun boğaz uzmanı önerileri ile yazılmış olur.

Dr. Alp Sırmanın ilgili makalesinden özetle;

Ketojenik diyet

Önce şu konuyu belirteyim, ketojenik diye isimlendirilen ama ketojenik olmayan bol Kuruyemiş, bezelye proteini veya ünlülerin yaptığı ketojenik görünümlü diyetler ile ilgisi yok. Kısaca konumuz beslenmenin evrimi, modası değil. Düşük karbonhidratlı beslenmenin tarihinde biraz daha geriye gidelim. 140 yıl da neymiş diyenler için sanırım 4000000 yıl yeterli olur. 4000000 yıl önce de dönem dönem göbek çevremizdeki birikmiş yağları ketojenik diyet ile tüketip zayıflıyorduk. Fakat burada önemli bir ayrım var. 4000000 yıl önce çok şişmanladık biraz Keto beslenelim de zayıflayalım karşı kabilede yakışıklı/güzel bir şempanze var ona güzel görüneyim gibi bir amacımız yoktu. O yıllarda Ne yesem diye bir seçimde yapamıyorduk. Ne bulursak onu yiyorduk. Hayatta kalmaya çalışıyorduk. Peki neden ketojenik diyet yapıyorduk? İnsan bile değilken. Alt tarafı şempanze, şişman olsa ne olur zayıf olsa ne olur diye düşünen kişiler olabilir açıklayayım: Yapmak zorundaydık. Zorunluluk kış koşullarında başka tür beslenme seçeneğimiz olmamasından kaynaklanıyordu. Menümüzde olan, soğuktan donmuş hayvan kemiklerinin içindeki ilikleri emmeye çalışmaktı. Ayrıca şanslıysak kemik üzerindeki bir miktar et parçalarını da sıyırıyorduk. Birazda bitki kökleri.

Şimşek hızıyla fırlayan göbek

Bizler meyveleri yiyip mümkün olduğunca yağlanan, yağ biriktiren, kışın da o yağları tüketerek hayatta kalan bir türüz. Bugün unlu ürünler ,şekerler özellikle rafine şekerler gibi basit karbonhidrattan zengin beslendiğimizde Şimşek hızıyla göbeğimizin çıkmasıda bu türün devamı olmamızdan kaynaklanıyor. Az önce yazdığım gibi basit şekerler ve Karbonhidratları hemen yağa çevirmek üzere düzenlenmiş bir metabolizmamız var. Sonbaharda meyveler olgunlaşıyor, biz olduğumuz tüm meyveleri oburca tüketiyoruz ve bu sırada doyma hissi bile oluşmuyor. Çünkü doyma refleksi olursa ağaçtaki meyvelerin ya da büyük bir şans ile bulduğumuz balın tümünü yeme şansımız ortadan kalkar. Kim bunlar kışa hazırlık için. Peki bu sistem 7/24/365 yiyeceğin bol olduğu ortamda ne yapar? Obezite ve metabolik hastalık tablosu tabii. Tarım devriminden bu yana yiyecek bol, neden obezite son 30 yılın hikayesi olarak ortaya çıktı diye soracak olursak hazır besin endüstrisi ve içecek endüstrisi bu problemi ortaklaşa bir şekilde son dönemde yarattı.

Ketojenik diyet zararlı mı?

Bizler kış dönemlerinde ketojenik diyet, yani bulduğumuz hayvanların Kemik iliklerindeki yağ ve çok az karbonhidrat ile kış koşullarında yaşamaya göre evrildik. Ama bu beslenme şekli uzun süreli beslenmeye uygun değil. Çünkü uzun süreli ketojenik beslenme yani altı aydan fazla süre ketojenik beslenildiğinde;

  • Lif olmadığından mikrobiyotamız sağlıksız hale geliyor ve kabızlık başlıyor.
  • Düşük düzeyde asidoza yol açtığından kemiklerde bulunan kalsiyum çözünüyor ve bu böbrek taşlarına ve kemik erimesine yol açıyor.
  • Lipid profilinde hiperlipidemi yönünde değişim oluşuyor, kolesterol düzeyi yükseliyor.
  • Çocuk ve gençlerde asidoz baskılanan büyüme hormonunun yol açtığı kemik gelişimi ve büyüme problemleri ortaya çıkabiliyor.

Ketojenik diyet kilo verme amaçlı uygulanabilir ama en kısa zamanda sağlıklı beslenme rejimine dönülmesi şartıyla. Tekrarlamak istiyorum buraya kadar okuduklarınız orijinal ketojenik diyet. Zaten güncel ketojenik diyetler ismi değiştirilmiş Akdeniz diyetine dönüşmüş durumda ve içinde bitkisel yağlar ve daha fazla protein, sebzeler,kuruyemişler ve salatalar var. Bilindiği gibi Akdeniz diyeti ve yaşam şekli de en sağlıklı beslenme şekli. Bilimden ayrılmayın.

Kaynak: Popular Science / Eylül / 2019 /

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

Neden D Vitamini Seviyemiz Düşük ?

D vitamininin Aslında vitamin olmadığının bulunuşu

Sör Mellanby, köpekler üzerinde çalışmalarını sürdürürken bu çalışmalardan bağımsız olarak Huldshinsky ve Chick ekibi, çocuklar üzerinde raşitizm tedavisi konusunda başka bir çalışma sürdürüyordu. Huldshinsky ve Chick, raşitik çocukların güneşe çıkarıldığında veya yapay ultraviyole ışığına maruz bırakıldıklarında ringa balığı yağı verilmiş gibi tedavi olduklarını gözlemledi. Bu ilginç durumu Steenback and Hart keçiler üzerinde yaptıkları araştırmalarda kalsiyum metabolizmasını düzenlemesi ve sonuçta ultraviyole ışığının D vitaminine dönüştüğünü 1916’da aydınlatmaları ile açıklığa kavuştu. Bu dönüşümün kimyasal yapısı da konu ile ilgilenen birçok bilim insanının katkıları ile 1920 ‘de vitamin D,1,25-dihydroxyvitamin D 3 olarak kimyasal olarak da tanımlandı. Kısa süre içinde oluşum mekanizması ve etken maddeleri de ortaya çıkartılarak yeni bir dönem başladı.

D vitamini çılgınlığı dönemi

Önce D vitamini testleri rutin olarak yapılmaya başlandı. Televizyonda D vitamini ekilerinin sonu gelmez yararları anlatılmaya başlandı. D vitamini normal değerleri hakkında tartışma başladı. Birisinin normal dediğine diğeri anormal diyordu. Toplumun kafası iyice karıştı. Medyada kim daha fazla görünüyorsa ABD ve ülkemizde onların sesi duyulmaya başlandı.

Bu süreçte neler söylenmedi ki;

Örnekler ilginç: güneşlenmenin d vitamini ve androjen arttırdığını söyleyen bir araştırmada d vitamini yüksekliği ile androjen yüksekliğinin ilişkili olduğu söyleniyordu.

D vitamini ve gün ışığı korelasyonu

Tam tüm erkek nüfusunun sevdiği bir haber. Güneşlenelim d vitamini de alalım androjenimiz artsın. Gerçekte bu kadar kolay mı peki. Hayır, sadece bir korelasyon söz konusu ve benzeri korelasyonlar yalnızca 2008 ile 2009 arasında d vitamini satışlarında %82’lik bir artışla sonuçlandı. Artık endüstri bu yeni pazarı fark etmişti. E vitamininde başarılamayan süper vitamin imajı belki de d vitamininde tutacak kim bilir ?

Son 10 yıldır D vitamini konusunda 1600’den fazla çalışma yayınlandı bu çalışmalar ve vitamininin depresyondan kansere ms hastalığına kadar giden birçok hastalığı önlediği veya tedavi ettiğini yazıyordu. Zaten D vitamini konusunda toplumun bir bölümünde oluşan her şeye Deva fikrinin desteklenmesine de bu araştırmalar destek oldu peki bunca araştırmaya ve yararlı olduğuna ilişkin Söylemlerine rağmen D vitamini neden rutin tedavilere girmedi sizce? neden başlangıcında olduğu gibi belli medyatik Grup dışında kabul görmedi?

Cevap bariz bir şekilde ortada

Bu araştırmaların bilimsel olarak kanıtları zayıf. Çoğu gözlemsel yani bir form gönderilerek katılımcıların gözlemlerini yazmaları şeklinde yapılmış çoğunda neden-sonuç ilişkisi ortaya koyulamamış.Şimdi bu söylemi burada bırakırsak D vitamini konusunda yapılan spekülasyonlara bir tane daha eklemek dışında bir şey yapmış olmayız. Bu nedenle D vitamini konusunda yapılan ilginç bir Araştırmadan alıntılar ile devam etmemiz bilime uygun olur. Bu araştırma Pub Med ve Cochrane’de yapılan araştırmaların tek tek incelenmesiyle oluşturuldu ve her bölüm iki yazar tarafından kontrol edildi.

D vitamininin iyileştirdiği iddia edilen hastalıklar;

Düşme ve kırıkların azalması, Üst solunum yolu hastalıklarına önleyici etkileri, kanseri önleme, toplam ölüm oranının azalması depresyon ve akıl sağlığına olan yararları…

Ancak bu iddiaların Sadece biri osteoporoza bağlı kayıplarının azalması dışında tarafsız neden-sonuç ilişkileri çift kör deneylerde plaseboya karşı etkinliği gösterilerek Kanıt kalmadı.

O zaman Sorun nerede?

Iddiaların hepsi bilimsel çalışmalara dayanıyor. Son 10 yılda 1600 araştırma D vitamininin olumlu etkilerini destekledi.Vitaminin yaygın kullanılması da böyle başladı.Şimdi aklınıza bir soru gelebilir Madem bilimsel araştırmalar ile destekleniyor neden rutin Tabii tedavilerde kullanılmıyor?

Çünkü araştırmaların standartları yanlış sonuç alınmasını kolaylaştırıyor, örnek araştırmalara göre D vitamini alınması solunum sistemi hastalıklarını azaltıyor D vitamini alanlar solunum sistemi hastalıklarına çok daha az yakalanırken almayanlar da solunum sistemi hastalıkları sık görülüyor. Burada gözden kaçan durum D vitamini almayan Deney grubunun Afganistan’da yaşayan 3 yaş civarı hasta çocuklar olması. D vitamini alanların ise New York, New Jersey de oturan erişkinlerin olması. Bu durumda solunum yolları hastalıklarına daha az yakalanılmasını sadece D vitaminine bağlayabilir miyiz?

Tabii ki hayır! D vitamini alınması depresyonu azaltıyor. Eğer incelemede depresyon skalası kullanmazsanız böyle bir sonuç elde etmeniz doğal sonuçtur. Bu örnekleri arttırmak mümkün Hepsine tek tek yazmak sıkıcı olabilir. Örneklerin ortak noktaları İsa gözlemsel olmaları sebep sonuç ilişki girilememesi ve pozitif sonuçların abartılması olarak özetlenebilir.

Peki D vitamini gereksiz mi?

Hayır değil. D vitamini eksikliği Gerçekten de çok yaygın. D vitamini eksikliği neden yaygınlaştı sorusu da bu noktada akla gelebilir. Güneşlenen kişilerde de eksiklik gözlemleniyor. Hatta D vitamini alan kişilerde de eksikliği düzelmiyor. Burada D vitamininin metabolizmasına göz atmakta yarar var. D vitamini kalsiyum metabolizmasının içerisinde önemli rol oynar. Bağırsaklarımızda Kalsiyum emilmesi için D vitaminine ihtiyacımız vardır, yani D vitamini kendi başına değil kalsiyum metabolizması üzerinden etki eder. D vitamini vücudumuzda ön madde olarak sentezlenir. Ciltte ultraviyole ışını etkisi ile dönüşür ve son olarak böbreklerde kanda ölçümünü yaptığımız D vitamini haline gelir. Kalsiyum çok önemli bir mineraldir. Kaslarımızın kasılmasından kemiklerimizin sağlamlığına kalp ritmimizden sinir hücrelerimizin uyarılmasına kadar giden onlarca önemli fizyolojik olayda yer alır. Bu nedenle Kandaki düzeyi son derece hassas biçimde dengede tutulur. Kalsiyum düşünce vücudumuz acil önlem olarak tiroid bezinin yanlarında bulunan mercimek boyutunda paratiroid adı verilen bezinin salgıladığı paratiroid hormonu aracılığı ile en büyük kalsiyum deposu olan kemiklerimizde çözülerek kana karışır.

Bu kalıcı bir çözüm mü?

Hayır, kemiklerimiz den kalsiyum alınması kemiklerimizin yumuşamasına ve deformasyonuna yol açar bu duruma Raşitizm adı verilir. Tansiyon yükselmesinin diğer bir yolu da bağırsaklardan emilmesidir. Bunun için ne gerekir derseniz yazı konumuz olan D vitamini İşte tam bu noktada devreye girer. D vitamini bağırsaklarımızda kalsiyum emilmesini arttırarak kalsiyum depolarımızı doldurur,Kanda kalsiyum düzeyi yükselir, parathormon düşer ve denge sağlanır. Düz mantıkla aklınıza şöyle bir soru gelebilir:

Aşırı D vitamini alırsa bağırsaklarımız dan çok miktarda kalsiyum emilir bu yararlı mıdır? Cevap hayır. Böyle bir durumda Böbreklerimiz devreye girer ve aldığımız fazla kalsiyumu idrar ile atarız. Temel fizyoloji çok kısaca özetlemek gerekiyordu. D vitamini kullanırken bu bilgileri hatırlatmakta yarar olacak Burada akılda tutulacak önemli konu D vitamini yükseldiğinde para tiroid hormonunun düşmesi Böylece kemiklerden kalsiyum alınmasının azalması yani kemiklerimizin kırılmaya dirençli olması.

D vitamini eksikliği neden bu kadar arttı?

Son 15 yılda D vitamini ölçümü sonuçları düşüyor, hatta sadece güneşsiz bölgelerde yaşayanlar da değil güneş alan bölgelerde de. Bunun nedeni vücudumuzun artık D vitamini üretmiyor olması. Kabahat vücudumuzda değil bizde, dünyayı her şekilde kirleten bizde. Hava kirli ev artık sadece şehirlerde değil bütün dünyada kirlendi. D vitamini sentezi için gereken ultraviyole ışığı bu filtreyi geçemiyor. Diğer bir neden de 1970’lerden itibaren tonlarca tüketilen tarım ilaçlarının özellik ve en çok kullanılan Roundup’ın vücudumuzda D vitamini sentezleyen cyt p450 enzimini bloke etmesi. Kısaca bir vitamin eksikliğinden çok çevre sorunu ile karşı karşıyayız.

D vitamini ne kadar kullanılmalı?

35 Güney 35 Kuzey enlemleri dışında kalan kişilerin her gün 800 ıu d vitamini kullanmalarında sakınca yok. Kişilere bu miktar için test yapmaya gerek yok.

Matematik her yerde.

Havacılık tarihine Gimli planörü olarak geçen bir uçak kazası var. Gimli planörü B767,libre ve kilogram karışınca kendisini kullanılmayan piste buldu. Kanada’da 1983’te Metrik sisteme geçti, aynı günlerde Canada, ilk elektronik uçuş sistemlerini kullanan uçağı hizmete sokmuştu. Daha önceleri analog olarak izlenen yakıt düzeyi artık uçuş bilgisayarları ile izleniyordu. Ne olduysa bu yüzden oldu zaten. Uçağın bilgisayarı çalışmadı, yakıt izlemedi, uçağa konulan yakıt kilogram yerine libre olarak yazılınca 130 tonluk uçak 1200 metrede motorları durunca planöre döndü ve artık amatör Karting yarışlarının yapıldığı hava kuvvetlerinin eski gimli pistine indi. Neyse ki pilot eski bir planörcüydü. Ve uçağı planör gibi kullanmayı başarabildi. Aynı nedenle Mars’a gönderilen 125 milyon dolarlık mars climate orbiter de düştü. Nedeni yakıt hesaplamalarında kullanılan birimlerin farklı olması. Bunu D vitamini ile ne ilgisi var diyebilirsiniz. D vitamininde iki ayrı ölçüm birimi var mikrogram ve uluslararası ünite IU.

Bu 2 birim karışırsa ciddi sorunlar çıkabiliyor. Zira 15 mikrogram 600 IU’na eşdeğer. 600 mikrogram ile karışırsa aşırı dozaj ile karşılaşa biliniyor. D vitamini dozajı arttıkça yapılması gereken analizler de artmaktadır. Başta belirttiğimiz gibi D vitamini aslında bir hormondur. Çok farklı sistemlere etki eder. Kontrolsüz kullanılmamalıdır. Paratiroid hormonu, kanda ve idrarda kalsiyum düzeyini ölçtürmek, yüksek doz d vitamini verildiğinde yararlı olur.

Kafa karıştırmak en iyi strateji.

Vitaminler konusunda kafa karışıklığına farklı haberler yol açıyor. Karışıklık özellikle oluşturuyorsa? Vitamini her derde deva denirken bir bölüm insan bu çılgınlığa karşı duruyor. Ama her zaman olduğu gibi kişilerin adı en fazla duyuluyor. D vitamini konusunda temel bilgiler belli. Peki neden bunca bilgi kirliliği var? Böyle yapıldığında benzer örneklerinde olduğu gibi dikkat D vitamini eksikliğine yol açan nedenlerden uzaklaştırılıyor. Şüphe oluşturma bu tür toplum sağlığı oluşturan tarım ilaçları, hava kirliliği gibi etkenleri gözden gizlemek için en iyi yöntemdir.

Bir diğer neden de mucize ilaç beklentisi. E vitamininde uygulanan yöntem D vitamini nede uygulandı ve başarılı oldu. Bir ilaç olacak, her şey iyi gelecek, Yüksek dozda bile kullanırsa yan etkisi olmayacak. D vitamini çılgınlığı böyle bir zeminde yükseldi.

Sonuç olarak

D vitamini eksikliği ağırlıklı olarak çevresel faktörlere bağlı. D vitamini takviyeleri 800ıu/gün gibi makul düzeyde yararlı. Daha yüksek dozlarda mutlaka izlenmesi ve laboratuvar testleri gerekiyor. PTH düzeyi düşmüyorsa durum yeniden değerlendirilmeli. D vitamini eki alırken beraber yenen yiyeceklere eklenen D vitamini dozu gözlenmeli.  Bilimden ayrılmamalı.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize başvurunuz.

Kaynak: Popular science / Eylül/ 2019

Magnezyum Eksikliği

Magnezyum Vücutta, en fazla bulunan dördüncü mineraldir. İnsan bedenindeki toplam magnezyumunun yaklaşık yüzde 99’u kemiklerde, kaslarda ve yumuşak dokularda bulunurken, sadece yüzde 1’i kandadır.

Yapılan araştırmalar 1900’lü yıllara göre magnezyum alımının neredeyse yarıya indiğini ve yetersiz olduğunu göstermektedir. (https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/15930481) aynı şekilde araştırma sonuçlarına göre  kan magnezyum düzeyi normal çıkan bireylerde bile magnezyum eksikliği bulunabiliyor. Çünkü sadace yüzde 1’i kanda bulunan magnezyum düzeyinin düşük olması durumunda diğer dokulardan takviye edilerek kan magnezyum düzeyi dengeleniyor.

MAGNEZYUMUN GÖREVİ;

  • Yorgunluğun ve bitkinliğin azalmasına katkıda bulunur.
  • Elektrolit dengesine katkıda bulunur.
  • Normal enerji oluşum metabolizmasına katkıda bulunur.
  • Sinir iletimi ve kalp kasının da dahil olduğu kas kasılımına katkıda bulunur.
  • Normal protein sentezine katkıda bulunur.
  • Normal kemiklerin korunmasına katkıda bulunur.
  • Normal dişlerin korunmasına katkıda bulunur.
  • Hücre bölünmesinde görevi vardır.

MAGNEZYUM EKSİKLİĞİ BELİRTİLERİ

  • Huzursuz bacak sendromu
  • Saç dökülmesi
  • Halsizlik
  • İştahsızlık
  • Kabızlık
  • Baş ağrısı, baş dönmesi
  • Çarpıntı ve ritim bozukluğu
  • Uyku problemi
  • Tırnakların uzamaması ve kırılması
  • Hafızanın zayıflaması
  • Tansiyon yüksekliği
  • Tuzlu gıdalar tüketme isteği
  • Mide bulantısı
  • Kalsiyum eksikliği
  • Zihin bulanıklığı
  • Depresyon

Bu belirtiler, eğer başka bir bozukluğa veya vitamin- mineral eksikliğine bağlı değil ise magnezyum eksikliği de akılda tutulmalıdır. Bazı ilaçlar (bazı antibiyotikler, kortikosteroidler, antiasid ilaçlarve bazı kalp ritim ve kalp yetmezliği ilaçları), magnezyum atılımını, emilimini etkileyebilir. Hekiminizden bu konuda ayrıntılı bilgi alabilirsiniz. Ayrıca yapılan çalışmalar magnezyum eksikliğinin D vitamini eksikliğine de neden olduğunu göstermektedir. (https://www.sciencedaily.com/releases/2018/02/180226122548.htm

Yaşlılıkla beraber vücudun magnezyum ihtiyacı artmaktadır. Menapoz sürece dahil olduğunda magnezyum eksikliğinin belirtileri çok daha ciddi bir şekilde ortaya çıkabilir. Emilim eksikliği veya kötü beslenme magnezyum ihtiyacının besinlerden karşılanmasını zorlaştırır. Bu tip durumlarda hekiminizin önerdiği dozda magnezyum takviyesi almak gerekebilir.

 

Magnezyum takviyesi tipleri değişiklik göstermekle beraber, Sitrik asidin enerji metabolizmasındaki merkezi rolü nedeniyle magnezyum sitrat enerjinin çok gerektiği kas ilişkili işlerde ve spor yapan bireylerde spor sonrası kasların dinlenmesi, yeniden toparlanması için tavsiye edilmektedir.

Magnezyum glisinat sinir, beyin ilişkili hatta mikrobiyota ilişkili durumlarda daha fazla faydalanım sağlamaktadır. Uzmanlar anksiyete (kaygı) bozukluklarında ise glisinat tavsiye etmektedir. Uzmanlar Sitrat veya glisinatın her ikisinin de beyin bariyerini geçebildiğini ve migren tedavisinde kullanıldığını belirtiyor. sitrat veya glisinatın kandaki etkiside birbirine çok yakın.

MAGNEZYUM NELERDE BULUNUR?

  • Yeşil yapraklı sebzeler (ıspanak, pazı..)
  • Kuruyemiş, tohumlar (kaju, susam, kabak- ay çekirdeği..)
  • Baklagiller (nohut, mercimek, barbunya, kuru fasulye..)
  • Sebzeler (brokoli, taze fasulye, enginar, pırasa..)
  • Deniz ürünleri (somon, uskumru, karides..)
  • Bitter çikolata
  • Hindistan cevizi
  • Meyveler (muz, çilek, incir..)
  • Bazı baharatlar (kimyon, karanfil)
  • Domates
  • Rezene

Bir takviye kullanmadan önce mutlaka hekiminize danışmayı ve gerekli tetkikleri yaptırmayı ihmal etmeyiniz. Vücudumuz için gerekli olan tüm vitamin ve minerallerin dengesi hayati önem taşımaktadır. Bu nedenle bilinçsiz olarak herhangi bir gıda takviyesi tükenmeyiniz.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Kaynak:  https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/15930481

https://www.fitekran.com/magnezyum-eksikligi-belirtiler-nedenler-takviyeler/

https://www.sciencedaily.com/releases/2018/02/180226122548.htm

 

 

 

 

Kolin Diyeti ve Demans

Kolin esansiyel bir besin maddesidir. Normal vücut fonksiyonları ve sağlık için önemli bir ögedir. Kolin suda çözünür bir maddedir fakat vitamin veya mineral değildir. Metabolizma, karaciğer , beyin , kas ve sinir sistemi gibi pek çok hayati olayda rol oynamaktadır. Hücre yapısı , hücreler arası mesaj taşınması, yağların taşınması ve metabolizması , DNA sentezi, sinir sistemi üzerinde temel görevleri bulunmaktadır. Kolin, hafıza, ruh hali ve zekayı düzenlemede önemli bir rol oynayan bir nörotransmitter olan asetilkolini üretmek için gereklidir. Bu nedenle, kolin alımının beyin fonksiyonundaki gelişmeler ile ilişkili olması hiç şaşırtıcı değildir.

Doğu Finlandiya Üniversitesi’ndeki araştırmacılar tarafından yapılan yeni bir çalışma, fosfatidilkolin diyeti alımının demans riskini azaltmada etkili olduğunu öne sürüyor. Yapılan çalışmanın sonuçlarına göre kolin alımı %28 oranında demans riskini azaltıyor. Alzheimer hastalığı, şu anda tedavisi olmayan en yaygın bunama nedenidir. Bu nedenle, yeni bulgular demansın önlenmesinde hayati bir rol oynayabilir.

Çalışmanın verileri Kukiyo İskemik Kalp Hastalığı Risk Faktörü Çalışması, KIHD’den elde edildi. Araştırmanın başlangıcında, 1984-1989 yıllarında, araştırmacılar 42-60 yaş arası yaklaşık 2500 Finli erkeği diyet ve yaşam tarzı alışkanlıkları ve genel olarak sağlık açısından analiz ettiler. Bu veriler ortalama 22 yıllık bir takip süresinden sonra hastane kayıtları, ölüm nedenleri ve ilaç geri ödeme kayıtları ile birleştirildi. Ayrıca, çalışmanın başlamasından dört yıl sonra, yaklaşık 500 kişi hafıza ve bilişsel işlemlerini ölçen testleri tamamladı. Takip sırasında 337 erkekte bunama gelişti.

Yoğun bir şekilde egzersiz yapan sporcular, yüksek miktarda alkol tüketenler, menopoz sonrası kadınlar, hamileler kolin eksikliği açısından daha yüksek riske sahiplerdir.

Yapılan çalışmalar, özellikle Alzheimerlı hastalarda asetil kolin yapılması için ihtiyaç duyulan enzim çok az olduğunu göstermektedir.  Alzheimerlı hastalara kolin kaynağı olarak zengin olan yumurta sarısı, soya, organ etleri ve ayrıca buğday embriyosunda bol bulunan “lesitin” veya diğer adıyla “phosphatidyl kolin” verildiğinde,   hastaların hafıza kaybında geçici düzelmeler görülmüştür. Araştırmacıların dikkat çektiği diğer husus; beynin hafızayla ilgili bölümlerinin özellikle bebeklikte ve çocukluk döneminde yeterli kolin alınarak geliştirilmesi gerektiğidir. Anne sütüyle uzun süre beslenen bebeklerde kolin ihtiyacı karşılanmaktadır.

En iyi kolin kaynağı besin maddeleri Yumurta sarısı, organ etleri, soya ve yeşil yapraklı sebzelerdir.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için lütfen hekiminize danışınız.

Kaynak:

https://www.sciencedaily.com/releases/2019/08/190806101530.htm?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+sciencedaily%2Fhealth_medicine%2Fhealthy_aging+%28Healthy+Aging+News+–+ScienceDaily%29

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC2782876/

ONLİNE TERAPİ NEDİR ? NASIL OLMALIDIR ?

Online terapi, çeşitli engeller nedeni ile psikiyatri uzmanları veya psikologlar ile  bire bir görüşme imkanı …

KORONAVİRÜS VE ÖNLEMLER

Şiddetli akut solunum sendromu koronavirüs 2 (SARS-CoV-2 [1]), Çin anakarası dışındaki 30’dan fazla ülkeye …

Sosyal Medya Kullanımı Yaşlı Bireylere İyi Geliyor

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileri, 65 yaş üstü yaşlılarda internet kullanımının son 5 yılda 4 kat arttığını …