BLOG

Sosyal Medya Kullanımı Yaşlı Bireylere İyi Geliyor

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileri, 65 yaş üstü yaşlılarda internet kullanımının son 5 yılda 4 kat arttığını bildirdi (mart 2019). İnternet kullanan yaşlı bireyler arasında erkeklerin kadınlardan daha fazla internet kullandığı görüldü.

Türkiye’de yaşlı nüfusun sosyal medya kullanımına dair Boğaziçi Üniversitesi bünyesinde yapılan bir araştırmaya göre,  yaşlıların sosyal ağlar sayesinde yalnızlık duygusunu yenebildiği,  yaşam motivasyonlarının artabildiği bildirildi.

Araştırmada İstanbul ağırlıklı olmak üzere Ankara, İzmir gibi kentlerden, emekli, ağırlıklı üniversite mezunu, sosyal medya kullanan 65 yaş üstü 201 kişiyle yüz yüze ve anket yoluyla görüşüldü. Yaşlıların sosyal medya kullanım nedenleri arasında bilgi edinme, sosyal etkileşim, eğlence, çevre etkisi ve gözetleme motivasyonlarının öne çıktığı saptandı. Sonuç olarak ise, bu motivasyonlardan güç alarak kişinin hayatında daha merkezi hale gelen sosyal medya kullanımının, yaş almış kişilerde ‘’hayatı yakalama’’, ‘’içe kapanmayı engelleme’’, ‘’hayatın akışını yakalama’’, ‘’hayatla barışık hissetme’’ ve ‘’sosyal yaşamdaki çemberin içinde kalma’’ algısını güçlendirdiği gözlendi.

Güvenli sosyal medya kullanımı, ileri yaştaki bireylerin hem fiziksel kısıtlılıktan kurtulmuş olarak akraba ve dostları ile sosyal bağlarını devam ettirebilmesine, doyumlu ilişkiler yaşamasına ve yeni sosyal ilişkiler geliştirmesine imkan verirken,  ileri yaşta görülen depresif semptomlar ve fiziksel rahatsızlıkların azalması gibi olumlu etkileri de olabilmektedir.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

Kaynak: https://haberler.boun.edu.tr/tr/haber/yaslilar-sosyal-medya-ile-yasama-sariliyor

TRANSKRANİYAL DOĞRU AKIM STİMÜLASYONU DEPRESYON İÇİN ORTA DÜZEYDE ETKİLİ BULUNDU

 

9 araştırmanın meta-analizine göre, transkraniyal doğru akım stimülasyonu (tDCS), majör depresif bozukluğu (MDB) veya Bipolar bozukluğu (BD) olan hastalarda orta düzeyde fayda gösteriyor.

Araştırmacılar, Aralık 2018’e kadar Major depresyon ve Bipolar bozukluğu olan hastalarda plasebo kontrollü tDCS çalışmalarının sistematik bir incelemesini yaptılar. Toplam 9 çalışmanın verileri (N = 572 hasta; ortalama yaş, 46.8 ± 13.3 yıl;% 61.5 kadın) analiz edildi.

Çalışma sırasında hastaların% 37.3’ü psikiyatrik ilaç almazken, hastaların% 36.8’i ve% 25.2’si antidepresan ve benzodiazepin kullandı. Plasebo ile karşılaştırıldığında tDCS ve plasebo grupları arasında büyük bir fark yoktu (% 14.7’ye karşı% 10.9)

Analizin sınırlılıkları, dahil edilen az sayıda çalışma ve tDCS’yi farmakoterapi ile birlikte değerlendiren bir çalışmanın olmamasıydı.

Araştırmacılara göre, tDCS ile ilişkili genel fayda mütevazı düzeydeydi.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

Kaynak: https://www.psychiatryadvisor.com/home/depression-advisor/transcranial-direct-current-stimulation-produces-moderate-benefits-for-depression/?utm_source=newsletter&utm_medium=email&utm_campaign=pa-spotlight-hay-20200129&cpn=psych_all&hmSubId=&hmEmail=zlb62feMTgU1&NID=&email_hash=d6001e4ea1b3a1750389924db35f8787&mpweb=1323-82265-348269

Mükemmel Beslenmenin Anahtarı DNA’mızda Olabilir mi?

Yirminci yüzyılın ortalarında vitaminlerin izolasyonu ve sentezi beslenme bilimini başlattı, araştırmalarda gittikçe daha fazla risk faktörü belirlendi, diyetlerde bu yönde, kötü olan besini kesme yönünde gelişti, düşük kalori, az yağlı ve düşük karbonhidratlı diyetlere dönüştü. Bu maddelerin sağlığa olumsuz etkileri kesindir, ancak bir çok beslenme uzmanı , bu besinleri tamamen kesmek yerine, ılımlılığın önemli olduğunu düşünmektedir. Her bireyin diyete yanıtının farklı olduğu bir gerçektir. Bir gıdayı belirli bir miktar almak bazı bireyler için risk iken diğer bireylerin sağlıklı beslenmeleri için gereklidir .Bu nedenle araştırmacılar daha fazla kişiselleştirilmiş, kişiye özel diyetler hakkında daha fazla araştırma yapmaya başlamışlardır.

Kişiselleştirilmiş beslenme, davranış biçimlerinden, genetiğe kadar bir çok faktörü kapsayabilir. Nutrigenetik, son yirmi yıl içinde önem kazanan bir bilim dalıdır. Genetik yapı ile beslenme ilişkisini ele alan “Beslenme genetiği” Almış olduğunuz besinlerin genetik yapınıza göre oluşturduğu etkileri tespit eder ve beslenmenizin bu yönde düzenlenmesine yardımcı olur.

Genlerin kilonuzu belirlemede, metabolizmamızı etkilemede ve obezite gibi diyetle ilişkili hastalık riskimizi değiştirmede önemli bir rol oynadığı yadsınamaz. 2006 yılında araştırmacılar INSIG2 genindeki bir varyant ile obezite arasında, popülasyonun% 10’unda bulunan obeziteye yatkın genotip ile bir ilişki bulunmuştur. Daha yakın zamanlarda, Chapel Hill’deki Kuzey Carolina Üniversitesi’nden (NC, ABD) araştırmacılar, her biri vücudun vücut yağ dokusunu düzenlemesinde ve vücudun bel / kalça oranını etkilemesinde rol oynayan birkaç genetik varyant belirlemişlerdir.

Genetikten daha fazlası var

Gıdaya verilen bireysel yanıtları araştıran dünyanın en kapsamlı çalışmasında, King’s College London (KCL; UK) ve Harvard Tıp Okulu’ndan (MA, ABD) araştırmacılar, farklı insanların farklı gıda türlerini nasıl işlediğine, hatta farklı yiyecek türlerini nasıl işlediğine dair önemli ve şaşırtıcı bir farklılık tespit ettiler. Tek yumurta ikizleri. Kısa süre önce Amerikan Beslenme Derneği yıllık konferansında (Baltimore, MD, ABD, 8-11 Haziran 2019), PREDICT I araştırması katılımcıların gıdaya yanıtı arasındaki büyük farklılığın sadece kısmen genetik faktörlerle açıklanabileceğini, her bir gıda türü için kesin miktarın değiştiğini bulmuştur.

Sonuçlar, yemek zamanı, bağırsak mikrobiyomu ve egzersizdeki farklılıkların, yiyeceğin kendisinin besinsel kompozisyonu kadar eşit derecede önemli olduğunu ve vücudun bu besinleri nasıl metabolize ettiğini daha geniş bir hikayenin sadece küçük bir parçası olarak göstermektedir.

Bu bulgular, trigliseritler, insülin ve kan şekeri de dahil olmak üzere bir dizi anahtar metabolik markerin gıdalarına verilen tepkilerin son derece bireysel olduğunu gösteriyor. Uluslararası çalışma, kontrollü veya serbestçe seçilmiş yemeklerin bir karışımına yanıt olarak 2 hafta boyunca 1100 İngiltere ve ABD yetişkinini takip etti ve kan şekerini, insülin, trigliseritleri ve diğer kan belirteçlerini yakından izledi. Çalışmaya katılanların% 60’ı özdeş ikizlerdi ve neredeyse özdeş genetik makyajlarına ve benzer ortamlarına rağmen verildikleri yiyeceklere farklı tepkiler verdiler.

Araştırmacılar, glukoza yanıt olarak gösterilen varyasyonun% 50’sinden azının genetik faktörlere, insüline yanıtın% 30’undan daha azına ve trigliseritlere yanıtın% 20’sinden daha azına bağlanabileceği sonucuna vardı. Önde gelen araştırmacı Tim Spector (KCL) “ Sonuçlarımız şaşırtıcı bir şekilde, gıda gibi temel bir girdiye verdiğimiz yanıtta hepimizin farklı olduğunu gösteriyor. Tek yumurta ikizlerinin bile böyle farklı tepkileri olduğunu görmek gerçek bir şoktu ”dedi.

 

Genlerin her şey olmadığını gösteren sonuçlarla, bu tür araştırmalar genetik profilimizi anlayarak, hem gıda hem de yaşam tarzı alışkanlıkları söz konusu olduğunda daha bilinçli seçimler yapmamıza yardımcı olur.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

Kaynak:

https://www.biotechniques.com/dna-sequencing/can-the-key-to-the-perfect-diet-be-found-in-our-dna/

 

YAŞLANMAYI ETKİLEYEN 4 AGEOTİP BELİRLENDİ.

Bilim adamları insanların neden farklı oranlarda yaşlandığını anlamaya yaklaştı.

Senin tipin ne?

Bu soru, insanların “ageotipler” olarak adlandırılan farklı sınıflara nasıl yaşlandığını kategorize eden bilim adamları sayesinde yeni bir anlam kazandı. Araştırma ekibi, iki yıl boyunca toplanan biyolojik örneklere dayanarak 43 kişiyi yaşlanan kategorilere veya “ageotiplere” ayırdı. Örnekler arasında kan, enflamatuar maddeler, mikroplar, genetik materyal, proteinler ve metabolik süreçlerin yan ürünleri bulunmaktadır. Örnekler zaman içinde nasıl değiştiğini takip ederek, yaklaşık 600 yaşlanma belirteci belirledi, bir dokunun fonksiyonel kapasitesini tahmin eden ve esas olarak “biyolojik yaşını” tahmin eden değerler.

Şimdiye kadar, ekip dört farklı ageotip tanımladı:

  • Bağışıklık,
  • Böbrek,
  • Karaciğer,
  • Metabolik,

Bazı insanlar bir kategoriye tam olarak otururlar, ancak diğerleri biyolojik sistemlerinin yaşla nasıl ayakta kaldığına bağlı olarak dördünün de kriterlerini karşılayabilir.

Çalışma ayrıca sağlıklı katılımcılar ile insüline dirençli olan veya şekeri düzgün bir şekilde işleyemeyen katılımcılar arasındaki yaşlanma farklılıklarına da baktı. Snyder, “Sağlıklı ve insüline dirençli insanlar arasındaki yaşlanma farklılıkları daha önce hiç bakılmayan bir şey.” Dedi. “Genel olarak, yaşlandıkça insüline duyarlı ve insüline dirençli kişiler arasında önemli ölçüde farklılık gösteren yaklaşık 10 molekül olduğunu bulduk.” Bu belirteçlerin çoğu bağışıklık fonksiyonu ve iltihaplanma ile ilgiliydi dedi.

Belki de en heyecan verici ve şaşırtıcı çalışmadaki herkesin zaman içinde ageotip belirteçlerinde bir artış göstermediğidir. Bazı insanlarda yaşlanma belirteçleri azaldı. Aslında, ekip bu fenomenin, katılımcıların küçük bir alt kümesi arasında hemoglobin A1c ve böbrek fonksiyonu için bir belirteç olan kreatin de dahil olmak üzere birkaç önemli klinik molekülde meydana geldiği görüldü.

Snyder, bu alt kümede yaşlanma oranlarını yavaşlatmak için yaşam tarzı değişiklikleri yapan kişiler olduğunu söyledi. Hemoglobin A1c düzeylerinde azalma sergileyenler arasında, birçoğu kilo kaybetti ve biri diyet değişiklikleri yaptı.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

Kaynak : https://www.sciencedaily.com/releases/2020/01/200113111054.htm?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+sciencedaily%2Fhealth_medicine%2Fhealthy_aging+%28Healthy+Aging+News+–+ScienceDaily%29

ALÜMİNYUM MARUZİYETİ VE ÖNLEMENİN 9 YOLU

Alüminyum her yerdedir, ancak insan vücudunda aşırı miktarda arttığında, bir sağlık tehdidi haline gelebilir. Ne yazık ki, bilimsel kanıtlar, uluslararası düzenlemelerin küresel insan alüminyum maruziyetini azaltma çabalarına rağmen, çoğu insanın hala çok fazla alüminyuma maruz kaldığını göstermektedir. Peki alüminyum vücudumuza nasıl giriyor?

Alüminyumdan tamamen kaçınılması imkansızdır, çünkü bu metal gezegendeki en yaygın olanlardan biridir ve toprakta, suda, yediğimiz yiyeceklerde ve hatta soluduğumuz havada bulunabilir.

Metal maruziyeti arttığında, fazla alüminyumun bir kısmı vücutta birikir ve bu da insan sağlığı için tehlikeli olabilir.

Bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü ve Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi gibi birçok uluslararası düzenleyici kurum, haftada bir kilogram vücut ağırlığı için 1 miligram (2.2 lbs) tolere edilebilir haftalık alüminyum alımı belirledi. Bu nedenle, örneğin, 65 kg (143 lbs) ağırlığınız varsa, alüminyum alımınız haftada 65 mg’ı geçmemelidir.

Aşırı alüminyum alımının insan sağlığı üzerindeki etkileri konusunda çok az kanıt olmasına rağmen, çalışmalar onu aşağıdaki koşullarla ilişkilendirmiştir:

  • Nörotoksisite ,
  • Alzheimer hastalığı,
  • IBD , ancak sadece hayvan modellerinde ve in vitro çalışmalarda.
  • Meme kanseri .

Haftalık alüminyum maruziyetini önemli ölçüde azaltmanıza yardımcı olacak 9 yol

  1. Kozmetik ve Kişisel Bakım Ürünleri

Bu iki ürün kategorisi genellikle alüminyum içerdiğinden, kozmetik ürünlerinizdeki malzemelere, özellikle diş macunu ve terlemeyi önleyici maddelere bakın. Terlemeyi önleyici maddelerde alüminyum, gözeneklerinizi bloke ederek terlemenizi önleyebilecek bir ajan olarak kullanılır, ancak vücudunuza da emilebilir.Almanyada yapışan araştırmaya göre sadece ter önleyici ürünlerin kullanımı ile, haftalık alüminyum sınırı aşılabilir.

  1. Pişirme Kapları

Yiyecekleri kaplanmamış alüminyum kaplarda veya alüminyum folyoda pişirmekten ve saklamaktan kaçının, çünkü alüminyum parçacıkları yemeğinize sızabilir ve daha sonra vücudunuza gidebilir. Özellikle tuzlu ve asidik gıdalara geçiş daha hızlıdır.

  1. İçme Suyu

Bölgenizdeki suyun yüksek miktarda alüminyum içerdiğini biliyorsanız, bir tür su arıtma sistemi kullanmak etkili olacaktır.

  1. Paket Servis Kutuları

Bu kutulardan kaçınmaya çalışın ve kağıt paket kutularını tercih edin. Kağıt kutular biyolojik olarak parçalanabilir ve çevre dostudur, aynı zamanda sağlığınız için alüminyum veya plastik olanlardan daha iyidir.

  1. Süpermarketlerden alınan gıdalar

Mağazadan satın alınan ürünlerden alüminyum içermeyen ürünleri seçmek bu metale genel maruziyetinizi azaltmanıza yardımcı olacaktır.

  1. Meyve ve Sebzeler

Meyve ve sebzelerin çoğunda doğal olarak alüminyum bulunur, ancak  bu sebze ve meyvelerin yetiştirilmesi sırasında alüminyum içerenilaçlamalar kullanılabilir, bu yüzden satın aldığınız tüm meyve ve sebzeleri yemeye eklemeden veya yemeden önce iyice yıkadığınızdan emin olun. Bunun dışında ıspanak, çay yaprakları, mantar ve turp gibi bazı gıdalar diğerlerinden daha fazla alüminyum emmeye meyillidir, bu yüzden organik olanlarını satın almaya çalışın veya ılımlı olarak tüketin.

  1. Alüminyum Folyo ve Tek Kullanımlık Alüminyum Pişirme Tavaları

Isı, alüminyum parçacıklarının yiyeceklerinize sızmasına neden olacak bir başka faktördür, bu nedenle alüminyum folyo veya pişirme sırasında sıkça kullanılan tek kullanımlık alüminyum teneke kutuların kullanılması, alüminyum alımınızı arttırır.

  1. İşlenmiş Gıdalar

Alüminyum rutin olarak gıda boyamasında, kıvamlaştırıcılarda ve topaklanmayı önleyici bileşenlerde ticari olarak üretilen gıdalarda kullanılır.

  1. Konserve ve İçeceklerden alüminyum açısından Korkmaya Gerek Yok

Konserve meşrubatlardan kaçınmak için birçok neden vardır, ancak alüminyum maruziyeti bunlardan biri değildir. Konserve içeceklerdeki alüminyum miktarı üzerinde yapılan çalışmaya göre ve 12 aylık depolamadan sonra bile, içecekteki alüminyum konsantrasyonunun gıdalardan aldığımız maruziyete kıyasla ihmal edilebilir olduğu bulundu.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

 

KAYNAK: https://www.ba-bamail.com/content.aspx?emailid=34793

Normalin biraz üzerinde kilo sanıldığı kadar zararlı olmayabilir

İnsanların bulundukları kilonun boy ve cinsiyetlerine göre hangi aşamada olduğunu bildirmek için hesaplanan Beden (vücut) kitle indeksi kilonuzun zayıf, ideal, aşırı kilolu ve obez olup olmadığını ortaya çıkarıyor. Beden kitle indeksinizi hesaplamak için bir çok online araç mevcut.

Neredeyse kırk yılı kapsayan ve Danimarka’da 100.000’den fazla yetişkinin katıldığı bir çalışmada, ‘fazla kilolu’ vücut kitle endeksine sahip olan kişilerin; ‘sağlıklı’, ‘normalden hafif’ ve ‘obez’ kategorisinde bulunan insanlardan uzun yaşamalarının daha muhtemel olduğu bulundu. Bu sonuçlar, “fazla kilolu” teriminin aslında ne anlama geldiğini yeniden düşünmemiz gerekebileceğini öne sürüyor.

Kopenhag Üniversitesi Hastanesi’nde klinik biyokimyacı olan Borge Nordestgaard’ın önderliğinde yürütülen bu çalışmada, Danimarka’da yaşayan ve birbirinden yaklaşık 15 yıl arayla üç grup halinde kayda alınan 100.000’den fazla yetişkinin tıbbi verileri çözümlenmiş. Araştırmacılar, (1976’dan 2013’e kadar) yaklaşık kırk yıl süren bu analiz esnasında, en düşük ölüm tehlikesiyle ilişkili olan VKİ’nin, 23.7’den 27’ye çıktığını bulmuşlar.

Eğer VKİ’niz, 18.5 ile 24.9 arasındaysa; normal veya ‘sağlıklı’ olarak düşünülüyorsunuz. VKİ’niz 25 ile 29.9 arasındaysa, ‘fazla kilolu’ olduğunuz düşünülüyor. 30 veya daha yüksek bir VKİ, ‘obez’ şeklinde sınıflandırılıyor.

Çalışmada ayrıca, ‘obez’ kategorisinde olan kişilerin ölüm tehlikesinin, ‘normal’ aralıkta olanlarla aynı olduğu bulunmuş; yaş, cinsiyet, ailedeki hastalık geçmişi, sosyo ekonomik durum ve sigara içme durumu gibi etmenler hesaba katıldığı zaman bile sonuç değişmemiş.

Bu durum; en uzun ömür süresiyle ilişkilendirilen kilo kategorisinin, son 40 yılda açık bir şekilde ‘normal’den ‘fazla kilolu’ tarafa gittiğini ortaya koyuyor. Ayrıca, ya ‘normal’ kilo sınıflandırmasının yanlış olduğunu; ya da kilomuz ile genel sağlığımız arasındaki bağlantının, sandığımızdan çok daha karmaşık olduğunu akla getiriyor.

Pennsylvania Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde çalışan ve bu çalışmada yer almayan doktor Rexford Ahima, 2016 yılında Science News sitesine şöyle söylüyor: “Bir rakam olarak VKİ, sağlığın ve ölüm tehlikesinin tahmin edilmesi bakımından tek başına yeterli olmayabilir. Bunun bağlam içinde değerlendirilmesi gerekiyor.”

Açıkçası, vücut kitle endeksi kusurlu gibi görünüyor.

Çalışmanın bazı kısıtlamaları bulunuyor. Analiz edilen bu 100.000 kişinin, Kopenhag nüfusunu iyi biçimde temsil ettiği düşünülse de; bu kişiler çoğunlukla beyaz insanlardan oluşuyor. Bu yüzden bu sonuçların, başka geçmişi olan insanlar için ne anlama gelebileceği söylenemiyor.

“Örneğin, Asyalıların önemli bir kısmında; bu kişiler fazla kilolu olmaya yönelik mevcut bitiş noktasından daha düşük VKİ’lere sahip olmasına rağmen, tip 2 diyabet ve kalp hastalığı gelişebiliyor” diye belirtiyor Landhuis.

Fakat, yapılan bir miktar çalışmada öne sürülen şeylere katılıyor; bir kişinin ne kadar uzun yaşadığı, vücudundaki kilo ve santimetre oranından çok daha karmaşık bir şey.

Landhuis şöyle açıklıyor:

“Tip 2 diyabet hastaları üzerinde yapılan bir çalışmada; teşhis konulduğu sırada normal kiloda olanlar, fazla kilolu veya obez olan kişilere göre daha yüksek ölüm tehlikesi taşıyormuş. Ayrıca 2013 yılında 97 çalışma üzerinde yapılan bir meta analizde, fazla kilolu olmanın, normal bir VKİ’ye sahip olunmasına göre daha düşük ölüm tehlikesiyle ilişkili olduğu bulunmuş. Aynı araştırmacılar, 2005 yılında yaptıkları bir çalışmada da benzer şeyler bulmuşlar.”

Bunun gibi daha çok çalışma yayınlandıkça, önümüzdeki yıllarda sağlığa yönelik daha kişisel bir yaklaşım sergilenmesi ve bu sayede birey için en iyi olan şey söz konusu olduğunda, hatalı şeylere odaklanılmaması ümit ediliyor.

Sonuçlar JAMA bülteninde yayınlandı.

Uyarmak gerekir ki buradaki araştırma sonuçları henüz fazla kilonun daha sağlıklı olmak anlamına geldiğinin net bir kanıtı değil. Ayrıca bu durum sağlıksız- dengesiz bir beslenmeye geçiş yapmanızı, yada diyetinizi değiştirmenizi gerektirmiyor.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

Kaynak: https://hekimcebakis.org/haber/saglikli-beslenme/yapilan-dev-bir-calismaya-gore-fazla-kilo-aslinda-en-saglikli-kilo-olabilir/

https://popsci.com.tr/yapilan-dev-bir-calismaya-gore-fazla-kilo-aslinda-en-saglikli-kilo-olabilir/

 

LİTYUM KULLANIMINDA DİKKAT EDİLECEK NOKTALAR

LİTYUM İLACI NE İŞE YARAR?

Lityum tuzu, Bipolar afektif bozukluk tedavisinde kullanılan duygudurum düzenleyicidir. Lityum tedavisi bipolar bozukluğu bulunan hastalarda manik ve depresif arakların sıklığını, şiddetini ve süresini azaltmanın etkili bir yoludur.

TEDAVİYE BAŞLAMADAN ÖNCE ;

  • Böbrek fonksiyonları, (üre ve kreatinin kan seviyesi)
  • Karaciğer enzimleri, (ast,alt ve ggt kan seviyesi)
  • Tiroid Fonksiyonları ,(TSH, FT3, FT4)
  • Kadın hastalar için hamilelik olup olmadığı mutlaka değerlendirilmelidir. (lityum hamilelikte ve emzirme döneminde riskli olan ilaçlar listesindedir. )

DOZ VE TEDAVİ SÜRESİ

Doz ve tedavi süresi mutlaka hekim tarafından, hastanın muayene ve laboratuvar tetkiklerinin sonuçlarına göre, hastaya özgü planlanmalıdır.

  • İlacın başlama dozu, tedavi dozu, ve ilacın kesilme dozu farklıdır.
  • Çocuklar ve ergenlik dönemindeki çocuklar için altı aydan uzun süreli tedavi tavsiye edilmemektedir.
  • Yaşlılık lityuma cevabı etkilemez. Ancak başlangıç dozu düşük planlanmalı ve hasta iyi izlenmelidir.

İLAÇ ETKİLEŞİMLERİ

  • Lityum antipsikotik ilaçlarla birlikte dikkatli kullanılmalıdır. Fenitoin ve karbamazepinle birlikte lityum kullanımı önemli etkileşimler doğurabilir
  • Lityum bazı epilepsi ilaçları ile beraber kullanılabilir.
  • Lityum antidepresanlar ile kullanılırken, SSRI grubu antidepresanların tedaviye eklenmesi durumunda, serotonin sendromu göz önünde bulundurulmalıdır.
  • Lityum ACE inhibitörleri ile kullanıldığında, lityum zehirlenmesine neden olabilir.
  • Lityum antiinflamatuvar ile kullanıldığında, (indometasin, fenilbutazon, diklofenak, ketoprofen, oksifenbuzaton, ibuprofen, proksikam, naproksen vb.) kandaki lityum düzeyini tehlikeli şekilde arttırır.
  • Lityum idrar söktürücü adı ile bilinen diüretik ilaçlarla kullanıldığında, bazı diüretikler kandaki lityum düzeyini tehlikeli bir şekilde arttırabilir.
  • Amiodaron ve benzeri bir kalp ritm bozukluğuna dönük ritim ilacı kullanıyorsanız lütfen doktorunuza bildiriniz.
  • Asprinin lityum ile kullanımı sinir sisteminde istenmeyen etkilere neden olabilir.

DİĞER ETKİLEŞİMLER;

  • İlaç olmayan fakat geniş ölçüde kullanılan ve internet üzerinden de satışı olan bitkisel ürünler, her tür zehirlenme için olduğu kadar lityum zehirlenmesi için de risk taşırlar. Bunların pek çoğu içerisinde 100 mg civarında lityum orotat bulunmaktadır.

YAN ETKİLER

Hastaların %20’den daha azında hiçbir yan etki görülmez.

  • Tremor(titreme),
  • Tiroid reaksiyonları (hipertiroidi, hipotiroidi) kadınlarda daha sık görülmektedir.
  • Kardiyovaskuler reaksiyonlar
  • Cilt sorunları (sivilce, cilt döküntüleri vb)
  • Kilo alma,
  • Kiloya bağlı kalp damar hastalıkları, tip 2 diyabet gelişme riski,
  • İştah kaybı,
  • Bulantı, kusma,
  • İshal,
  • Kanda beyaz küre sayısında artış (bazı kanser türlerinin tedavisinde etkinliği araştırılmaktadır)
  • Sık idrara çıkma,
  • Susuzluk,
  • İdrar miktarında artma,
  • Böbrek yetmezliği,
  • Karaciğer fonksiyonlarında bozulma,
  • Uyku hali,
  • Kas güçsüzlüğü,
  • Saç dökülmesi.

LİTYUM ZEHİRLENMESİ

Ani yada yavaş ilerleyen türlerde görülebilen lityum zehirlenmeleri (Lityum intoksikasyonları) sadece yetişkinlerde değil, yanlışlıkla alım sonucu küçük çocuklarda da görülebilmektedir.

  • Yanlışlıkla veya kasıtlı yüksek doz alınması,
  • Uzun süreli kullanım,
  • Tedavide, takibin yapılamaması,
  • Lityum atılımını bozan ilaç veya durumlar( idrar söktürücüler, yüksek ateş, su kısıtlaması, kontrol edilemeyen ishal, kusma gibi sıvı elektrolit dengesizlikleri, vb)
  • Lityum atılımını bozan kronik veya nörolojik hastalıklar. (özellikle yaşlı hastalarda)
  • Kalp cerrahisi gibi büyük operasyonların öncesinde kesilmediği olgularda,

BELİRTİLER

Zehirlenmenin ilk belirtileri;

  • İştahsızlık, ağız kuruluğu, ağızda metalik tat, bulantı, kusma, ishal.
  • Tremor, bilinç bulanıklığı, konuşma bozukluğu, peltek konuşma, yürüme, oturma gibi istemli hareketlerde bozulma, denge bozukluğu, göz bebeklerinin farklı büyüklüklerde olması, bakış kısıtlılıkları, görme bozuklukları kas güçsüzlüğü, bellek ve bilişsel işlevlerde bozulma, epileptik nöbet görülebilir. Her türden nörolojik bulgu değerlidir. Bazen günlük baş ağrıları veya depresif atağı taklit eden bulgular görülebilir.
  • Ritim bozuklukları ve EKG değişiklikleri .
  • Kandaki lityum seviyesinin yüksek çıkması bulgularla beraber değerlendirildiğinde tanıyı doğrular.

TEDAVİ

Lityum zehirlenmesinin tedavisi, zehirlenmenin nedenine, şiddetine ve lityumun böbreklerden atılım hızına bağlı olarak seçilir. Her durumda lityum alımının kesilmesinin ardından sıvı elektrolit dengesinin düzenlenmesi ve destekleyici tedavi atılması gereken ilk zorunlu adımdır. Bunun için öncelikle yeterli sıvı alımı sağlanmalıdır. Hemodiyaliz uygulanabilir. Bulgulara yönelik ek tedaviler uygulanır. Bunlara hekimleriniz karar vermelidir.

LİTYUM ZEHİRLENMESİNDEN KORUNMA VE LİTYUM KULLANIRKEN DİKKAT EDİLECEK UNSURLAR

Her ilaçla olabileceği gibi, lityum kullanıldığı sürece bu ilaca bağlı zehirlenmeler ortaya çıkacaktır. Bu durum, bipolar bozukluğun tedavisinde 60 yılını başarıyla tamamlayan lityumun yararlı olduğu gerçeğinin önüne geçmemelidir. Risk etkenlerinin ve nedenlerinin iyi bilinmesi ve koruyucu önlemlerin alınması ile bu tablonun ortaya çıkma sıklığı azalacak, ortaya çıktığında hızla tanınması tedavisini kolaylaştıracak, etkin ve hızlı tedaviler sekel olasılığını ortadan kaldıracaktır.

  • Lityum kullanımına başlamadan önce ve tedaviniz sırasında düzenli aralıklarla doktorunuzun önerdiği laboratuvar tetkiklerini yaptırın. (karaciğer ve böbrek fonksiyonları, tiroid fonksiyonları, ilaç kan düzeyi ölçümü, diyabete yönelik tetkikler, kolesterol değerleri vb. )
  • Tedaviniz sırasında takiplerinizi atlamayın. Doktor ile randevularınızı ihmal etmeyin .
  • Kendi başınıza ilaç dozlarınızı değiştirmeyin.
  • İlaca yönelik fark ettiğiniz yan etkilerin her birini önemseyin ve doktorunuza mutlaka bildirin. Bu yan etkilerin her biri değerlidir. Doktorunuz yan etkilerin kontrolünü sağlayacak bilgi ve destek tedaviler önerebilir. Ciddi komplikasyonların önlenmesini sağlar.
  • Zehirlenmeye yönelik bulgu ve risk etmenlerini öğrenin. Acil durumlar için yakınlarınızın bu bulgular hakkında bilgi sahibi olmasını sağlayın.
  • Tedaviniz sırasında doktorunuzun bilgisi dışında kilo kontrolü, yan etkileri gidermeye veya başka nedenlere yönelik bitkisel ilaç veya takviye kullanmayın.
  • Gelişen yeni hastalıklara yönelik (gribe yönelik ilaçlar, ateş düşürücüler, ağrı kesiciler, yüksek tansiyona yönelik ilaçlar, diyabet ilaçları vb.) ilaçları doktorunuza danışmadan kullanmayın.
  • Daha önce lityum zehirlenmesi yaşadıysanız bunu doktorunuzla paylaşın.
  • Kafein ve alkolden mümkün olduğunca uzak durun. Bol sıvı tüketin. (kafeinli içecekler el titremesi veya idrar çıkışını etkileyebilir. )
  • Var olan kronik hastalıklarınıza yönelik doktorunuzun istemi dışında bilinçsizce tuz kısıtlaması yapmayın.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize başvurunuz.

İLİK NAKLİ YAPILAN BİR HASTANIN DNA’SININ DONÖRÜN DNA’SI İLE DEĞİŞTİĞİ BELİRLENDİ

 

Nevada eyaletinde Washoe County Şerifi bürosunda görevli Chris Long dört yıl önce Alman bir donörün bağışladı kemik iliğinin vücuduna transfer edilmesi ile sağlığına kavuştu.

Ancak Long’un adli tıp bölümünde çalışan mesai arkadaşları ilik naklinin Long’un DNA’sını nasıl etkileyeceğini merak ettikleri için düzenli testlerde takip etmek istedi. Adli tıp uzmanları nakil sonrası Long’un DNA yapısında değişiklikler olmasını bekliyordu. İlik naklinin amacı zaten Long’un kanının donörün kanıyla değiştirilmesiydi, bu da doğal olarak kanın genetik yapısını değiştirecekti. Ameliyattan sonra dört ay içerisinde Long’un kanı tamamen değişmişti. Fakat uzmanlar değişimin bu denli olacağını hiç tahmin etmemişti.

Long’un sadece kanında değil dudak ve yanak içinden alınan DNA örneklerinde kendisinin yansıra Alman donörün DNA’sı da tespit edildi. 

SPERMDEKİ DNA’NIN TAMAMININ DONÖRE AİT OLDUĞU BELİRLENDİ

Long’un spermlerindeki DNA artık kendisine değil donörüne aitti. Long’un sadece saç ve göğüs kıllarındaki DNA hiç değişmemiş bir şekilde kaldı.

DNA KESİN KANIT OLARAK KABUL EDİLDİĞİNDEN BU KEŞİF ADLİ TIPÇILAR İÇİN ENDİŞEYE NEDEN OLDU

Her yıl kan kanseri ya da lösemi, lenfoma ya da orak hücreli anemi gibi diğer kan hastalığı olan on binlerce kişi kemik iliği nakli oluyor. Washoe County Şerif ofisindeki adli tıpçıların merak sonucu tespit ettikleri bu durum suçluların tespiti konusunda neredeyse şüphesiz bir delil olarak kabul edilen DNA testlerinin sorgulanmasına neden oldu. Normalde olay yeri inceleme ekiplerinin bir suç mahallini araştırması sonucu bulunan DNA örneklerinin tamamen kurban ve saldırgana özgü oldukları varsayılır.

Euronews’in aktardığına göre, bu sonuçlar kemik iliği nakli olan birisinin suç işlemesi durumunda olay yerinde bırakacağı DNA örneğinin tamamen başka bir kişiye ait olabileceğini ortaya koyuyor.

ÖRNEK BİR SUÇ VAKASI DA YAŞANMIŞ

Adli tıp uzmanı Brittner Chilton, bunun bir örneğinin 2004 yılında Alaska’da yaşandığını belirtiyor. Bir saldırı soruşturmasında dedektifler DNA veritabanından bir kimliğe ulaşmalarına rağmen bir sorun vardI. Çünkü kimliği çıkan kişi saldırı sırasında hapiste bulunuyordu. Sonra bu kişinin kemik iliği nakli olduğu tespit edildi. Sonrasında donör olan kardeşi suçlu bulundu.

SPERM DNA’SI DEĞİŞİYORSA,  LONG’UN ÇOCUĞU ALMAN DONÖRÜN DNA’SINI MI TAŞIYACAK ?

Bu aşamada bunu cevabını bilmek pek mümkün görünmüyor çünkü Long ikinci çocuğu olduktan sonra vazektomi yaptırmış. Uzmanlar bunun pek mümkün olmadığını söylüyor ve normalde kemik iliği nakillerinde sperm DNA’sının değişmemesi gerektiğini belirtse de açık bir kapı bırakıyor.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize başvurunuz.

Kaynak: https://www.dailymail.co.uk/news/article-7769433/Nevada-mans-DNA-changes-bone-marrow-transplant-replaced-German-donor.html

https://hekimcebakis.org/haber/bilim-icin-hayret-adli-tipcilar-icin-endise-verici-kesif/

HAMİLELİK- EMZİRME VE ANTİDEPRESAN KULLANIMI (Bölüm3)

Hamilelerde ve emziren annelerde depresyon yaygın bir sorundur. Gebelikte ve emzirme döneminde annede oluşan hormonal değişimler ve gebelik öncesinde var olan psikiyatrik bozukluklar doğum sonu depresyonun en sık nedenleri arasında gösterilmektedir. Depresyon ilaçları, anne karnındaki bebekte bazı sorunlara yol açabilir. Ancak çoğu zaman; tedavi edilmeyen depresyonun hem annenin hem de bebeğin üzerindeki olumsuz etkileri ilacın olası yan etkilerinden çok daha fazladır. Bu gibi durumlarda ilaç kullanımı zorunlu hale gelebilir. Hekimler hamile ve emziren annelerde antidepresan kullanımına karar verirken kişinin sağlık durumunu, gebelik sürecinde var olan veya ön görülen sorunları-riskleri de göz önüne alarak kar- zarar hesabı yapar.

Uzmanlar antidepresanların risklerini değerlendirmede farklılık gösterebilirler. Gebelikte yüksek dozda paroksetin kullanımı hakkındaki veriler endişe vericidir, kullanılmamalıdır. Bu nedenle, ilaç kullanırken, korunma önlemlerine dikkat edilmelidir.

Antidepresan kullanımına karar verildiğinde gebelik ve doğum sonrası bebeğin sağlığı ( doğum sonu beslenme, nörolojik durum vb) izlenmelidir. Yapılan çalışmalar doğum sonrası SSRI kullanımının gebelikte kullanıma göre daha güvenli olduğunu göstermektedir.

Gebelik planlayan bireyler de ilaç kullanımına başlamadan önce hekimlerini bilgilendirmelidir.

ETKİLEŞİMLER

  • Lityum ile antidepresan kullanımı (SSRI ve MAOI) serotonin sendromuna neden olabilmektedir.
  • SSRI ilaçlar kanama riskini arttırabilir. Bu nedenle kan sulandırıcı (antikoagulan) ilaçlarınız hakkında hekiminize bilgi veriniz. Digoksin ve diğer kalp ilaçlarınız hakkında hekiminizi bilgilendiriniz.
  • Epilepsi (sara) için ilaç kullanıyorsanız hekiminize bildiriniz.
  • Troid hormonu ve L-triodotronin, trisiklik antidepresanların etkinliğini arttırır.
  • Yüksek tansiyona yönelik bir ilaç kullanıyorsanız hekiminizi bilgilendirin.
  • Antidepresan kullanırken sigara içmeye devam etmek antidepresanın etkisini düşürebilir.
  • Kahvenin içindeki kafein bazı ilaçların çözülmesini yavaşlatıp ilacın vücutta birikmesine neden olabilirken, bazı ilaçların vücuttan atılımını hızlandırabilir.
  • Alkol karaciğerde parçalandığı için çoğu ilacın kandaki seviyesini artırarak sersemlik, baş dönmesi, yürüme bozuklukları, uyku hali, terleme ve benzeri yan etkilere neden olabilir.
  • Antibiyotik, tansiyon düşürücü, diyabet ilaçları da antidepresanlarla benzer enzim sistemini kullanıyor. Bu nedenle bazı antidepresanlar bu ilaçları çözen enzimlerin faaliyetini engelleyerek diğer ilaçların zehirleyici doza çıkmasına neden olup tedavi sürecini olumsuz etkileyebilir.
  • Doğum kontrol hapları da antidepresanların kan seviyesini artırabilir. Ayrıca doğum kontrol haplarının etkinliği bazı antidepresanlar ile azalabilir.
  • Greyfurtta bulunan kimyasal maddeler, ilaçların bağırsakta parçalanmasını sağlayan enzimleri baskılayarak ilaçların parçalanmasını geciktirir. Bu da ilaçların kanda daha çok birikmesine sebep olur. Kan düzeyi 2-16 kat artar, bu da doza bağlı yan etki riskini artırır. Bu ilaçları kullananlar, tedavi süresince greyfurttan uzak durmalıdır.
  • Antidepresanlar tiramin bakımından zengin yiyeceklerle tüketildiğinde tansiyonda kritik bir yükselmeye neden olabilir. Tiramin, eski kaşar, kurutulmuş et, konserve et ve balıkta bulunur.
  • Bazı kişilerde antidepresan ile beraber, pasiflora isimli şurubun beraber kullanılması serotonin sendromuna neden olabilir.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

 

Kaynak:

https://www.journalagent.com/kpd/pdfs/KPD_7_80_17_24.pdf

https://www.turkiyeklinikleri.com/article/en-antidepresan-tedavi-ilac-secimi-kullanim-ilkeleri-yan-etkiler-ilac-etkilesimleri-ozel-durumlar-konusunda-bilmemiz-gerekenler-44368.html

http://www.akilciilac.gov.tr/wp-content/uploads/2018/12/BULTEN-EKIM-2018.pdf

http://www.psikiyatri.org.tr/

http://tfd.org.tr/sites/default/files/Klasor/Dosyalar/kongreler/2005/tfd2005_023_gok.pdf

YAŞLILARDA ANTİDEPRESAN KULLANIMI (Bölüm2)

YAŞLILARDA ANTİDEPRESAN KULLANIMI

65 yaş ve üzeri yaşlılık dönemi olarak adlandırılmaktadır. Yaşlılık döneminde fiziksel hastalıkların sıklığında artış olmakta, hem diğer hastalıklara bağlı hem de yaşla ilişkili olarak ruhsal hastalıkların da sıklığında artış görülmektedir. Yaşlı bireylerde yalnızca psikiyatrik ilaçlar değil her türlü ilacın kullanımında dikkatli olunmalıdır. Yaşlılarda ilaçların vücuttan atılması için gereken iki temel organ yani böbrek ve karaciğer, artan yaşla birlikte daha az çalışmaya başlar. Bunun sonucunda alınan ilaçlar vücutta daha uzun süre kalır ve yüksek dozda alınırsa birikmeye yol açabilir. Bu nedenle yaşlı kişilerde ilaçlara daha düşük dozlarla başlanır ve doz artırmak gerekiyorsa, doz artırımı daha yavaş yapılır.

Yaşlılıkta antidepresan kullanımına bağlı yan etkiler gençlere oranla daha şiddetli olabilir. Kalp ritim bozuklukları, canlı rüyalar, huzursuzluk ve kaygıda artış, uyku isteği, sersemlik, dikkatte azalma, unutkanlık, hareket bozuklukları, düşük tansiyon, halsizlik, isteksizlik, kanama pıhtılaşma sorunları, mide problemleri daha sık görülmektedir. Anafranil ve laroxyl gib ilaçlar yukarıdaki yan etkilere ek olarak ani tansiyon düşüklüğü, göz tansiyonu, prostat büyümesine neden olabilir.

ÖNLEMLER VE ÖNERİLER

  • Yaşlı bireylerin kullanmış olduğu ilaçların listesi dozları ve isimleri tam ve doğru olarak hekime bildirilmelidir. Özellikle idrar söktürücü (lasix, desal), kan pıhtılaşmasını önleyici (coumadin), kalp ritmini düzenleyici (rytmonorm, isoptin) kalp yetmezliği (digoksin) ve yüksek tansiyonu önlemeye yönelik ilaçlar (beloc, micardis) kullanıyorsanız doktorunuza söyleyiniz. Bu tür ilaçlarla bazı psikiyatrik ilaçların etkileşme riski çok yüksektir.
  • Var olan tüm hastalıklar, diğer tüm hastalarda olduğu gibi eksiksiz şekilde hekime bildirilmelidir. Özellikle kalp yetmezliği, kalp ritminde bozukluk, yakın zamanda kalp krizi geçirme öyküsü, yüksek tansiyon, akciğer hastalıkları (sigaraya bağlı gelişmiş olan solunum yetmezliği, astım gibi),guatr ve diğer tiroid hastalıkları, son zamanlarda sık düşme öyküsü, bu düşmeler sırasında başınızı çarpma ve bilinç kaybı olması, felç geçirme öyküsü, göz tansiyonu, idrar yapmada tutukluk, prostat büyümesi, şeker hastalığı, yüksek kolesterol düzeyleri doktorunuza mutlaka söylemeniz gereken durumlar arasındadır.
  • Sadece yaşlı hastalar değil, tüm hastalar son yapılan tetkiklerini hekime bildirmelidir. (EKG, akciğer grafileri, EEG,BT,MR, kan tetkikleri vb)
  • Kabızlık için kullanılan ilaç ve bitkisel çözümler mutlaka hekime danışılarak kullanılmalıdır.
  • Akraba, komşu veya tanıdıkların önerisi ile ilaç kullanmayınız. Başka birisinin çok faydalandığı bir ilaç size uygun olmayabilir ve ciddi yan etkiler ve ilaç etkileşmeleri nedeniyle zarar görebilirsiniz. Doktorunuza danışmadan aktarlardan alacağınız bitki çayları, şifalı bitkiler vb maddeleri veya vitamin tabletleri vb takviyeleri kullanmayınız.
  • İlacı kullanımı sırasında zorluk yaşıyorsanız (tableti yutamama, tableti bölmede zorluk, ilacı sık sık unutma vb) doktorunuza iletiniz.
  • İlaçlarınızı doktorunuzun bilgisi olmadan kesmeyiniz. Bir psikiyatrik ilaç kullanıyor iken, yeni bir sağlık sorunu gelişirse, ilaçlarınız değiştirilir, yeni ilaç eklenir veya kullanmakta olduğunuz ilaç kesilirse mutlaka doktorunuza haber veriniz.

Sayfa içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için hekiminize danışınız.

Kaynak:

https://www.journalagent.com/kpd/pdfs/KPD_7_80_17_24.pdf

https://www.turkiyeklinikleri.com/article/en-antidepresan-tedavi-ilac-secimi-kullanim-ilkeleri-yan-etkiler-ilac-etkilesimleri-ozel-durumlar-konusunda-bilmemiz-gerekenler-44368.html

http://www.akilciilac.gov.tr/wp-content/uploads/2018/12/BULTEN-EKIM-2018.pdf

http://www.psikiyatri.org.tr/

http://tfd.org.tr/sites/default/files/Klasor/Dosyalar/kongreler/2005/tfd2005_023_gok.pdf

Sosyal Medya Kullanımı Yaşlı Bireylere İyi Geliyor

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileri, 65 yaş üstü yaşlılarda internet kullanımının son 5 yılda 4 kat arttığını …

TRANSKRANİYAL DOĞRU AKIM STİMÜLASYONU DEPRESYON İÇİN ORTA DÜZEYDE ETKİLİ BULUNDU

  9 araştırmanın meta-analizine göre, transkraniyal doğru akım stimülasyonu (tDCS), majör depresif bozukluğu …

Mükemmel Beslenmenin Anahtarı DNA’mızda Olabilir mi?

Yirminci yüzyılın ortalarında vitaminlerin izolasyonu ve sentezi beslenme bilimini başlattı, araştırmalarda gittikçe …